![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
Bilgi edinilir bilinç oluşturulur. (III)
Bilgi edinilir, bilinç oluşturulur: Bilgi edinmek, bilinç oluşturmak, vicdanı uyandırmak bireysel edimler ve sorgulamalarla oluşur. Ancak bu ve benzeri kavramlar bireylerin birbirleriyle toplumsal ilişki kurma koşullarında olabilir. Bilinçlenme, bireyleşme, insanlaşma aynı zamanda toplumsallaşmadır da. Aristo; “insan sosyal bir hayvandır” derken bu gerçeği ortaya koyuyordu. Tecrit ve tekil halde yaşayan bir insanın kendi hakkında bir belirlenimde bulunması da mümkün olmaz. Kıskanç mı, hırslı mı, dürüst mü, riyakâr mı olduğunu bilemez. Bu insani eğilimler toplumsal ilişkilerde canlanır ve tanınır.Farklı ve çatışkılı tüm arzuların, eğilimlerin, çıkarların, tasarım ve amaçların, kısaca tüm bireysel yönelimlerin yaşanması toplumsal ilişkiler ağında doğup canlanır. ![]() İlkel yaşam biçimlerinden, gelmiş olduğumuz modern aşamada da toplu halde yaşamanın karmaşık süreçlerini düzene sokmak için insanlık bilinci kurallar ve kurumlar oluşturagelmiştir. Ayrıca ahlaki değerler, törel ilkeler, gelenekler, mitolojik söylemler ve dinler gibi tarihsel-tinsel bilinç formları yaratmışlardır. Mitolojiler de toplu halde yaşamanın ilksel ürünleri olarak, sorunları anlamak ve çözmek için belirli söylemler ve ritüeller geliştirdiler. Doğa olayları ve arkasındaki kuvvetlerin bilinemediği bir dönemin bilinci olarak ortaya çıkmışlardır. Olayların ve sebeplerin gerisindeki etkenlerin var olduğunun sezgisi var, bilinci yok. Ama ilkel düzeyde de olsa Us görünenle yetinmez, doğası gereği görünüşlerin arkasındaki sebebi ve gücü merak eder. Çünkü merak duygusu bilinci tetikleyen, aklı araştırmaya kışkırtan doğal bir dürtü olarak işlev görür. İlgilenmenin, araştırmaya başlamanın ilk adımı. Bilimin olmadığı, bilincin tamamen duyusal görülerle işlediği bir aşamada sezgiye dayalı söylemler geliştirilir. Nedensellik olarak daha çok doğa olaylarının görüngüsünü taklit eden figürler ve ritüellerle tapım biçimleri ve inanç formları oluşturulur. Görünmez nedenlerin yansıması olan görüngüleri taklit ederek görünmez güçlere hükmedileceği sanısı uyanır; dualar, ibadetler, tapımlar, kurban adama gibi gelenekler tarihsel olgular bilincin bu formda görüngüleridir. Bilinç bu aşamada hep görünmez güçlerin şiddetinden korunma ve yaşamsal gereksinmelerinin karşılanması eksenli olarak kendini gösterir. Mitolojilerin kendi içinde evriminden din doğmuştur. Dinler kendi sistemlerini kurarken mitolojik figürleri, efsaneleri, hayal ürünü figürleri kullanmışlardır. Bu süreç insanlık bilincinin dağınık, çok tanrılı, doğaya gömülü halden çıkış hamlesini niteliksel bir sıçramayı tek Tanrı kavramına Musa’nın üzerinden Tevrat’la yapmıştır. İlk olarak her şeyi; yeri, gökleri, suyu, toprağı, tüm canlıları ve sonunda insanı da O yaratmıştır. Bu yüksek soyutlamayla bilincin gelişmesinde yeni bir düzlem belirmiş oldu. Görünmez, her şeye gücü yeten, yarattığı insanlarla ahitleşen, bu konuda onları sorumlu kılan, nasıl yaşamaları gerektiğine dair emirler verip ilkeler koyan, cezalandıran, bağışlayan, hesaba çeken, gücünü yalnızca kendinden alan, varolmak için hiçbir şeye ve kimseye muhtaç olmayan ezeli ve ebedi mutlak bir irade. Bu noktada önceki süreçlerden temel bir ayrım var; bireyin sorumlu kılınması. Tevrat’ın söyleminde her ne kadar birey sorumluluğunu kendi iradesi ile oluşturamasa bile, en azından kurallara uyabilen ve sorumluluk üstlenebilen bir birey olarak görülmesi değerlidir. Büyücülük yasaklanmış, doğal varlıkların, insan eliyle yapılmış hiçbir şeyin İlah edilemeyeceği kesin olarak bildirilmiştir. Bilinç, ilk olarak evreni yaratan ve yaratılan olarak belirleme düzeyine gelmiş oldu. Böylece ben bilincinin, bireysel iradenin insanın bir özne olarak doğuşunun tohumları atılmış oldu. Horev dağında Musa Tanrısına, “kavmim, seni gönderenin adı nedir diye sorabilirler, ne diyeyim” diye sorduğunda “Beni size Ben olanım gönderdi”, ben olan ben gönderdi. Çıkış: 3/14 “Ehye asher Ehye: Ben olan Ben. “sonsuza kadar adım bu olacak. Kuşaklar boyunca böyle anılacağım” Çıkış: 3/15 Burada Ben, kapalı bir tanım değil, sürekli oluş ve yaratış halinde olmanın ifadesidir. Bu söz Musa’nın değil Tanrının kendini tanımlamasıdır; varlığını hep “oluş halinde” sonsuzca sürdüren olarak. Ben kavramı ile ilk kez kaynağı kendinde, sürekli oluşta olan ve böyle bilinecek olan bir yaratıcı irade kabul edilmiştir. Her tekil birey bir Ben’dir. Yaratıcı Tanrı yarattığı insanları bildirdiği kurallara uymakla sorumlu kılmıştır. Sorgulama, yorum yapma hakkı verilmemiştir, dolayısıyla özgür düşünceli ve özgür iradeli birey henüz doğmamıştır. Özne oluşmamıştır. Sorumluluk var özgürlük yoktur. Bu durum, düşünce sahibi bireyin tinsel doğasına uygun olmayan gerilime yol açar. Sorumlu kılınan birey pratik yaşamında bildirilen kurallara uymak zorunda, fakat nedenini sorgulayamaz, kendine özgü amaç belirleyemez. Eylem bireyden ama akıl ve ilke dışarıdan, tanrısal iradeden. Elbette bu çelişik bir durumdur ve aşılmak zorundadır. Bireylerin kendi özgün akılları ile düşünemedikleri, toplu halde yaşamanın kurallarına uyamadıkları; salt içgüdüsel, doğal dürtülerin hükmü altında yaşanan tarihsel bir aşama. Onun için katı kurallar konmuş, uyulmaması durumunda şiddetli ceza uygulamaları kullanılmıştır: “-Yabancıya , öksüze, dul kadına haksızlık edene lanet olsun -babasının karısıyla yatana lanet olsun, -herhangi bir hayvanla cinsel ilişki kurana lanet olsun, -annesinden ya da babasından olan kız kardeşiyle yatana lanet olsun -kaynanasıyla yatana lanet olsun, -suçsuz birini öldürmek için rüşvet alana lanet olsun, -bu yasanın sözlerine uymayan ve onları onaylamayana lanet olsun, -Bütün halk ‘amin’ diyecek” (Yasa Tekrarı. 27/19-26) Tarihsel durumda toplumsal ve kişisel ilişkilerin ne durumda olduğuna dair veriler. Doğal olarak bu koşullarda yaşayan bireylerin nasıl düşünecekleri, bireysel girişim ve davranışlarının sınırları da dışarıdan belirleniyor. “Bu andın sözlerini duyup da kimse kendi kendini kutlamasın ve kendi isteklerim uyarınca yaşasam da güvenlikte olurum’ diye düşünmesin” ( Y.T: 29/19) Öte yandan gerçek dışı düşüncelere karşı yasaklar getiren, evrensel nitelik taşıyan adalet çağrıları da yapılıyor. Büyücülük kesin olarak yasaklanıyor. Adaleti gözeten ve bunlara uyulması gereken evrensel nitelikli ilkeler belirtiliyor. “Ülkelerini alacağınız uluslar büyücülerin, falcıların öğüdüne kulak verirler, ama Tanrınız Rab buna izin vermiyor. (Y.T: 18/14) “Bir adamla İsrailli kardeşi ya da yabancı arasındaki davalarda adaletle karar verin. Yargılarken kimseyi kayırmayın.” (Y.T: 1/16-17) “Tanrınız Rab, tanrılar tanrısı, rablerin Rabbidir. O kimseyi kayırmayan, rüşvet almayan Tanrıdır. Öksüzlerin, dul kadınların haklarını gözetir. Yabancıları sever, onlara yiyecek, giyecek sağlar. Siz de yabancıları seveceksiniz.” (Y.T: 10/17) Bilinç oluşturulur derken, merkezinde düşüncenin olduğu Tinin tarih sahnesinde özgülüğe doğru edimsel olarak nesnelleşmesini söylemiş oluyoruz. Özgürlüğün nesnellik kazanması Öznenin ortaya çıkmasına da ortam yaratmıştır. Sadece dayatılmış kurallara uymakla sorumlu ve sorgulanamaz fikirlerle yaşam dönemi aşılmak zorundadır. Tarihin kendi yasallığı bu sınırlamayı kendi iç dinamikleri yoluyla aşmanın yolunu buluyor. Akıl, insan, ruh üzerine pek çok düşünür kafa yormuş, düşünce üretmiş olsa da bireyin bağımsız ve özgür iradesi ilk olarak İsa ile tarihe girmiştir. Her bireyin kendi iradesi ile sorgulayarak, araştırarak birey olacağı müjdelenmiştir. Özgür irade, özgürce düşünme yetisini kullanması gerektiği, bunun bireye bağlı olduğu belirtilmiştir. Hitap eden, çağıran, ilkeler koyarken konuşan hep birinci tekil şahıstır; Ben. İncil’de konuşan hep O’dur. Tevrat’ta hitap eden Rab’dır. Onun muhatapları birey değil toplu olarak kavimdir; bireysel seçimin ve düşünmenin oluşmadığı durum. Burada konuşanın hep “Ben” olması sadece İsa konuşur anlamında değil. Her bireye yönelik bir çağrı, her bireyin “Ben” olduğu müjdesinin verilmesidir. Ama bu müjdeyle herkesin ben bilincine erdiği anlamına gelmez. Her insanın özgün özne olma potansiyeli olduğunun kendisinde olduğunun hatırlatılmasıdır. Bilincin evriminde yeni bir aşama: “Yeryüzünde hazineler biriktirmeyin. Hazineleriniz neredeyse yüreğiniz oradadır. (Matta. 6/19-20) Öğütle beraber sorumluluğu, kendini içten gözeterek özeleştiriye varan uyarılar yapılır. Çünkü özeleştiri bireyin kendi olabilmesinin olmazsa olmaz yöntemidir; yaşayan, eylemlerde bulunan, karar veren bireyin bunları niçin neye göre yaptığının hesabını kendine vermesinin biricik yoludur. Bu kavram İsa’dan önce Davud’un Mezmurlarında ilk olarak dile getirilmişti. İsa’da insanlara önerilen Ben olma çağrısı Kuran’da “tövbe et yaklaş” söylemi ile daha belirli ve edimsel boyuta erişmiştir. Bilincin özbilince evrilme sürecinde aynı anlamı içeriyor olmak kaydıyla, ama farklı biçimde dile getirildiğine tanık oluyoruz. “Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün” ( Matta: 7/5) Bunları kişinin kendi çabasıyla yapabileceği hatırlatılır: “Dileyin size verilecek; arayın bulacaksınız. Kapıyı çalın size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.” (Matta: 7/7-8) Kurana geldiğimizde konuşan artık Biz’dir: Yaratan, öğüt veren, yaşamsal ilkeler koyan, bireyin her eyleminden kendisinin sorumlu olduğunu, ayrıca inançta zorlama ve bir aracının olmadığını bildiren de O’dur. Tabiatın, canlı-cansız tüm varlıkların ortak dili olarak “Biz” konuşur. “Alemlerin Rabbi” olarak her yerde ve her şeyde fail olan evrensel bir kudret olarak. Eski Ahitte bireye Rab’bin buyruklarına sorgusuzca uyulması emredilir, ama ötekini sevmesi de salık verilir. İncil’de “benim sizi sevdiğim gibi birbirinizi sevin” denir. Kuran da sevgiye çokça vurgu yapar, ama bunun varoluşsal bir eylemsellikle oluşacağını bildirir. “iman edip salih amel işleyenlere Allah bir vedud verecektir”, der. (Meryem:96) Bu alıntıların amacı, biri diğerinden daha üstün daha hakiki olduğunu söylemek değil, BİLİNCİN kutsal metinler üzerinden aşamalı gelişim sürecine dikkat çekmektir. Bu hakikât felsefede de, bilimde de gerçekleşmiştir. Ancak onlarda bilincin vicdan boyutu yoktur. İnsan bütünlüğünün tecellilerini vicdan ve vefa duygularından doğan eylem ve davranışlarında görürüz. Bilim bu süreci aydınlatır, felsefe mantıksal olarak anlamlandırır. Bunlar akla ve mantığa hitap ederler; ama şunu da teslim etmek durumundayız, eğer bilim ve felsefe olmazsa vicdan uyandırılamaz, canlılığını koruyamaz. Şu özdeyiş buna işaret eder: “Şefkatsiz ilim şeytaniyet, ilimsiz şefkat meczubiyettir”. Burada, bilinci tanımlamaktan çok onun yansımalarını, görüngülerini, tarihsel, tinsel ve varoluşsal bir doğası olduğunu elden geldiğince dile getirmeye çalıştık. Görüngüler bireyler üzerinden her aşamanın kendine özgü tarihsel koşulları altıda deneyimlenerek dile getirilir. Bilinç-Sorumluluk-Özgür İrade- Vicdan bütünlüğü Tinsel dünyanın doğasında bulunan değerlerdir. Varlık töz olarak sonsuz ve tektir. Tinsellik bu tözün dışında ayrı bir töz değil, onun kapsamı içinde kendi sonsuz akışı ile formlara bürünerek varoluşta kalır. Evren kozmik bütünlük olarak kendi yaratımları üzerinden kendini kendine BİLİNÇTE gösteriyor gibi. Ama önemli bir farkla: Evren ve yarattıkları kendi üzerine dönemez, kendini kendine konu edinemez. Düşünce-düşünen Özne olan insan her şeyi, her varoluşu olduğu gibi kendini de kendine konu edinebiliyor, bir oluşum olarak nesnellik kazanıyor: BİLİNÇ oluşuyor: edinilen bilgiler, yaşanan deneyimler, yapılan sorgulamalar, üstlenilen sorumlulukların bireşimi olarak. Yazının en başı Bilgi edinilir bilinç oluşturulur. (I) önceki bölüm Bilgi edinilir bilinç oluşturulur. (II)
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
![]() |