A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

YABANCILAŞMA

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Çoşkun Özdemir | 12 Nisan 2023 20:19:39

Öncelikle, Türkçenin felsefe yapmayı ne kadar kolaylaştırdığını gösterecek bir kavramla karşı karşıya bulunmak güncel(!) bir fırsattır. Felsefe aynı zamanda olgudaki karşıtlıkları birlikleri içinde bulma, tanıma ve anlama ve kavrama olarak ta anlaşılmalıdır. Çünkü felsefe somut olguyu anlar ve olgu diyalektik kurguldur, ama sözcükler ve sıradan dil olgunun bütünlüğünü ayrıştırır ve parçalı görür ve gösterir. Bazı sözcükler, bazı dillerde bu parçalanmışlığın yerine bölünmemiş bütünün somut halini gösterir. Dilimiz bu sözcükler açısından çok zengindir.



Bu anlamıyla Yabancılaşma sözcüğü; kendi karşıtını da içinde taşır, karşıtı yabancılaşmanın konusu olarak, yabancı olmayan kendidir, kendi ise kendine yabancı olamaz, ama henüz bir şey, potansiyelken, kendindeyken, kendi de değildir, çünkü henüz, olmamış, edimselleşmemiştir, öyleyse kendi, hem kendi hem de kendi değildir. Çünkü kendi olacaktır ki, kendi olmadığı için bunu yapmalıdır. Sözcük bize dolaylı olarak kendini,  ama dolaysız olarak ise kendine yabancıyı, kendi olmayanı verir. Biri ötekinin içinde yansımış olarak vardır.

Yaygın kullanımı içinde yabancılaşma kavramının içeriği şudur: insan doğuştan edimselliği içinde verilidir, ne olması gerekiyorsa odur, ereği özgürlükse özgürdür, kendinde ne ise gerçekte de o'dur, kendidir. Ancak içine doğduğu toplumsal ilişkiler, toplumsal-nesnel Tin, bu verili özgürlüğünü, yada kendi olarak özgürlüğünü elinden alır ve böylece insan doğal olarak kendinin olan, yani doğuştan getirdiği özgürlük, etik ve estetik değerlerini yitirir, toplumsal ilişkilerin kendinden ayırdığı şey ile özünden uzaklaşır kendi olmaya son verir, kısaca özünden-kendinden ayrı düşer ve kendine yabacılaşır.

Kavramın bu açıklanışı başlangıç verisi olarak kendine, Jann Jack Rousseau'nun ünlü saptamasını alır."insan özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur." (J.J.Rousseau.toplumsözleşmesi.çan.yayınları..çeviri. Vedat günyol.1965.2.baskı. s.12.) Rousseau cümlenin devamında şunları söyler." Falan kimse kendini başkalarının efendisi sanır ama böyle sanması, onlardan daha da köle olmasına engel değildir. Bu değişme nasıl olmuş? Bilmiyorum. Bunu meşrulaştıran nedir? İşte bu soruya karşılık verebilirim."( Aynı yer).

Rousseau saf bir kabulle, insanı doğuştan özgür varsayar. Nesnel Tin'i ise bu Özgür insanı tutsak kılıcı. Ancak şunu düşünmez;  insanın içine doğduğu nesnel tin olmazsa, onu özgür kılacak bir tini kendi başına nasıl ve ne kadar zamanda oluşturabilecekti? Oysa ne çocuk özgür olarak doğar -bu doğal olarak da olanaksızdır,- ne de, içine doğduğu toplumsal Tin, ne kadar gelişmiş olursa olsun onu doğrudan özgürlüğe taşır. Nesnel tin olmadan özgürlük olanaksızdır, ama nesnel tin var diye özgürlük zorunlu değildir. Gene de Rousseau, kendisi özgürleşmiş ise içine doğduğu ve o tutsak kılıcı olarak varsaydığı nesnel tin yoluyla özgür olmuştur.

Daha antik yunan Tin'inde bile insan özgürlüğünün olanağı doğmuştu, o nedenle de Sokrates, platon, Perikles özgür insanlardı. Ama toplumsal Tin'de var olan ve onun çok derinlerinde bulunan bu bilinç ve olanak herkes için değildi. Günümüzde bile özgürlük tini için en gelişmiş Avrupa ülkelerinde bu tinin içinden özgür insan çıkması genel değil, rastlantısaldır.

Gerek Marks, gerek Feurbac kavramı kullanıma sokuşlarında Rousseau'nun, insanı verili olarak daha doğuştan özgür kabul etmesini, başlangıç noktası olarak alır. Ayrıca, bununla birlikte toplumsal Tin'in de binlerce yıllık insanlık tarihinin birikimi olarak değil, kendiliğinden baştan verili olduğu inancı esas alınır. Bu iki inanç, din'inde temel varsayımıdır. Bir varlık olarak ele alışında insan ve toplumsal tin, her nasılsa oluşmuş olan-süreçsel bir şey değil,  süreçsiz,verilmiş olan bir şeydir.. Ve başlangıcın içeriği her zaman sonucun da içeriği olarak ortaya çıkar. Gerçek olmayan bir veriden başlama gerçek olmayan sonuçlara varır.
                        
YABANCILAŞMA KAVRAMI
       
Konumuz insandır.

Yabancılaşma kavramının kendisi bize, edimselliği, bir işi,- iş ki, süreçtir- anlatır. Her süreç oluştur. Ama yabancılaşma sözcüğü aynı zamanda yabancılaşan şeyi içerir, bir şey vardır ki yabancılaşır, yada önce yabancılaşan şey var olmalıdır. Var olan şey ise önce, başka bir şey değil, kendidir, öyleyse süreç 'kendi' olan bir şeyin kendi olmaktan çıkıp kendi olmama haline gelişini imler.

Oysa Oluş-süreç kendinde'den edimselliğe geçiştir. Edimsellik kendi olma sürecidir ki olumsuzunu da kapsar, yani kendi olmayanı da.

Bütün kavramlar kendinde halleri,-kipleri içinde, bir başka deyişle potansiyel hallerinde süreçsizdir,  süreçleri ise edimselleşmeleridir. İncir çekirdeği henüz ne incir ağacı ne de incirdir, edimselleşmesinde ağaç ve incir olacaktır, ama nasıl edimselleşeceği sürecinde ortaya çıkacaktır. Sürecin başlangıcı olarak verili olan ise  'kendi'dir. Süreçsiz kendi, kendinde olarak donmuş bir şeydir ki, aynı zamanda kendi değildir. Süreç ise kendi olmayan kendinin edimselliği olarak kendi'leşmedir.

İnsan ve başka her şey, kavramında, kendi olma ile olamama arasında ki diyalektiğin kurgulluğudur, hem kendisidir, hem değildir, iki yanın olumsallıkları kurgul yapıda, yani 'olumsalda' gömülüdür, ama donmuş olarak değil, sürekli devinimin dengesi olarak. Kavramda başlangıç, kendi, süreç kendinde olmamaya varması gerekir gibi durur. Oysa başlangıç kendi değildir, sadece potansiyel kendi'dir, kendi olmak için ya da kendi olamamak için bir başlangıçtır. İnsan oluşta hayvan ve insanın birliğidir. Yada düşünce ve güdüselliğin, aynı anlamda olmak üzere sonsuz ve sonlunun, evrensel tekilin.

Kendinde kendi, verili olandır. Verili olan bilinmelidir, yoksa süreç bilinemez olarak sürecek ve içeriksiz boş süreç olacaktır.

Gerçekten yabancılaşma kavramını kullananlar bu hareket noktasını, 'kendiyi' ne olarak biliyor? Burada kendi dediğimiz şey kendinde insandır. Öyleyse kendi olarak insan nedir?

Bütün felsefe tarihi ve toplumsal bilimler sonsal olarak bu sorunun yanıtına yönelimlidirler."kendini bil", "kendini bilen rabbini bilir'  gibi özdeyişler hem kavramsal bilme, hem de dinsel bilinç anlamında, hem genel olarak bilgiye hem de dinsel bileğiye yönelik çabaların ereğini özetlerler.

Gerçek felsefe, antik yunanda bu belgiyle ortaya çıkar.  İnsanın ne olduğu bilginin ne olduğu ile eklemlenir. Kendini bilmeden, bilmeyi bilmek anlaşılır. Kendini bilme, yada bilmeyi bilme ereği, antik yunan felsefesinin ereği olmakla kalmaz, aydınlanma filozoflarının da temel sorunları olmaya devam eder, çünkü henüz kendi'nin, insanın ne olduğu ile ilgili doyurucu bir bilgi oluşmuş değildir, antik yunan olsa olsa bu araştırmaya bir giriştir.  Descartes, Spinoza,Locke, Hume, Kant,Fichte, insan anlağının ne olduğu sorununu felsefelerinin merkezine koyarlar ve bütün keşifleri katkıları bu konu ile dolaysız olarak ilgilidir. Hegel'in mantık bilimi bu ereğin edimselleşmesinin bir biçimini sunar. İnsanın ne olduğu sorunu taze ve çözülmemiş bir sorun olmaya öylesine devam eder ki; Freud ve psikoloji bilimi henüz yüz yıllık bir geçmişle bu alanın bir boyutu olarak yepyenidir.

Tin'in bu kendine olan ilgisi ve bu ilginin tekil bireylerdeki baskısı, kendini bulma yolundaki keşifler, bireylerin çabalarının toplamı olarak önümüze gelir.

İnsan tinsel bir varlıktır. Tinsel sözcüğü bir 'anlık' gerecine dönüşmüş her şeyi kapsar, ama tüm bu gereçlerin içinde çekirdek olarak veya yalın olarak düşünce bulunur, yada düşünceden yoksun bir tinsel biçim, gereç yoktur. Düşünce sonsuz bir güçtür, insan eline geçirdiği bu araç ve aynı zamanda gereç ve aynı zamanda erek ile kendi olmaya çabalar. Kendi olması, karşıtında başkasının olmamasını gerektirir, başkası olmaması sınırlanmaması amacının gerçekleşmesidir, bu ise özgürlüktür, kendinden başka her bir sınırlayıcının ortadan kaldırılması, yada kendinin kılınması özgürlüğün edimselleşmesidir. Öyleyse insan basit bir düşünce varlığı değil, özgürlük varlığıdır. Özgürlük ereği karşısında düşünce araç ve gereç işlevindedir. Ama özgürlük henüz erektir, boş bir erek, edimsel değil. Öyleyse insanın kendisi henüz 'kendinde' özgürlüktür. Edimsel değil, boş bir özgürlük, yalnızca olanak olarak var olan bir özgürlük.
                    
KENDİNDE ŞEY-KENDİNDE İNSAN.

Felsefenin bazı soyut kavramlarını tanırız, ama çoğu zaman, ne işimize yaradığını, nerede kullanıldığını, kullanmamız gerektiğini bilmeyiz. Bu soyut felsefi kavramların işlevsizliğinden değil, bizim felsefeye dışsal oluşumuzdan kaynaklanır. Doğal anlağın felsefe ile en büyük sorunu bu kavramların kullanıma sokulmasında kendini gösterir. Daha derinden baktığımızda ve kavramsal düşünmeye başladığımızda bu soyut kavramların adeta düşünmenin iskeletini oluşturduğunu, ya da loğos'un, 'kendinden' hareket edenin, düğüm noktalarını oluşturduğunu, onlarsız düşünmenin ise yöntemsiz, soyut, keyfi düşünceler yığını elde etmekten başka bir işe yaramadığını fark ederiz. Yöntemsiz düşünmenin en ürkütücü sonucu, yöntemin kendi akışında, kendini sınırlayan ve düzene koyan etkinliği yerine, öznelliğin kendi sınırlamaları ve başıboş ilerlemesi ile elde edilen kavramdan kopmuş, boşlukta sallanan sonuçların elde edilmesidir.

Kendinde-şey kavramı, soyut ve logosun üzerinde yürüdüğü arı kavramlardan biridir. İlk kurgul moment, oluştur. Oluşta, henüz yok olan var olmuştur. Oluş öncesi her şey kedindedir. Aristoteles buna potansiyel demişti, hezel ise 'kendinde-şey'. Henüz kendi içinde saklı olan. oluş; kendinde'den, kendi için olana geçiştir, saklı olanın açığa çıkışı.

İnsan doğuşunda kendinde dediğimiz kiptedir. Düşünmeye başlaması oluşa giriş, yada 'kendi için' olan kipliğe geçiştir.

Oluş, kendi olmayana karşı oluştur, çünkü henüz kendi değil, yalnızca potansiyeldir, soyuttur, somutlaşması kendi olması için devinimidir. Devinen nedir. Kendi olmak isteyen ile kendi olmaya engel olan yanın devinimi. Kendi olmaya engel olan moment ne? Sonsuzun karşısında sonlu olan, yada evrenselin karşısında tekil olan. İnsanda ise sonsuza ve evrensele karşılık gelen düşünsel yan ile sonluya ve tekile karşılık gelen doğal yan.

İnsanın özüne yabancılığı (kendi olmama kipi)dışsal bir yan değildir. Zaten insan doğuşunda kendi değildir, potansiyeldir, edimsel değildir, yani kendi olumsuzudur, henüz var değildir, var olduğu kadar yoktur'dır da. Varlaşması oluşacaktır.

İnsan iki yandan doğa ile kuşatılıdır, İçten ve dıştan. Potansiyel haldeki kendi, kendi olma sürecinde, hem iç doğası, hem dış doğa tarafından olumsuzlanacaktır, çünkü doğa her durumda kendi olan öznenin, özgür olanın karşıtıdır, çünkü doğadır ve bağımlıdır-karşıt olumsuzdur ve olumsuzlayandır ve elbette düşünsel özne olan yan da doğal olanı olumsuzlayacaktır, çünkü içgüdüsel ereği kendi olmak ve karşıtını olumsuzlamaktır. Kendi'nin, yani düşüncenin, kendini özgür kılacağı, karşısındaki öteki diyalektik moment işte bu ikili görünümlü doğal yandır. Doğal olan tekil ve sonlu idi, doğal olmayan, yani düşünce evrensel ve sonsuz; düşüncenin edimselleşmesi ki, özgürleşmesi olarak doğal olanda sınırlanmaması ve onu öte geçmesidir. Şimdi ortaya çıkan olumsal yan, eldeki var olan şey, kurguldur. Olumsuz olan düşünsel yanın, olumlu olan doğal yanı içine alarak, ortadan kaldırarak, olumlu olarak yeniden ortaya çıkışı, oluştur. Kurguldur, aşılmış diyalektiktir ve geçici bir dengede 'kendi' oluştur.

İnsanın iç doğal yanı, iç sınırlayanı hayvan olarak doğadır ve kendi değildir. Hayvan insan değildir öyleyse insan kendi ve kendi olmayanın birliğidir. Böylece yabancılık ona kendilik kadar içseldir.

İnsanın kendine yabancılığı o kadar içseldir ki, duyu organları yoluyla bilir, ama duyu organları bilgiyi vermez. Öyleyse duyu organları kendine yabancılığın sürekli zinciridir.

Duyusal yetiler orta terimdir. Bağ hem doğa ile hem doğaüstü ile. Hem fizikle hem metafizik ile. bir yan doğaya bitişik öte yan doğaüstüne. Doğa sınırlı ve sonlu olandır, metafizik(düşünce-us) sınırsız ve sonsuz olan. İlki ikinciyi sağlıyor, ya da kısıtlıyor. İkinci birinci vasıtası ile varlık kazanıyor, ya da var olamıyor. İkinciyi yapan birinci, birinciyi kendi yapan, sınarlarını aşan……

İnsan doğuştan kendine yabancıdır, kendi dediğimiz kavramıdır, potansiyeli, insanın dışındaki hiçbir şey kendine saltık yabancı değildir, yabancılık görecedir. Çünkü kendi doğa varlığıdır ve doğa varlığı olarak kendidir.

İnsan ise sadece doğa varlığı olarak kendi  değildir, kendinde doğaüstü de vardır ama kendinde kipinde.

Yabancılaşma bu bağlamda alınmalıdır. İnsanın kavramına yabancılığı bitmez. İnsanın kendine yabancılığı sonsuzda ortadan kalkar bu ise soyuttur. Öyleyse insan kendine yabancılık ile kendi olmanın birliğidir. Bu birliği sağlayan karşıt yanlarının iç -içeliğidir.

TOPLUMSAL TİN VE KENDİNDE- KENDİ OLARAK İNSAN.

Toplum karşısında insan ilkin, kendinde insan olarak, oluşmuş olan toplumsal tine yabancıdır, toplumsal tin de ona ve o toplumsal tine dışsaldır, toplumsal Tin, zamansal ve uzamsal olarak kendi dışında uzun bir sürecin kendi üstüne katlanarak oluşunun ürünüdür. Bu kendi dışında bulunan birikimin, kendi içine alınması yani içe yansıması, kendi özü haline gelebilmesi için, o toplumsal tinin tüm momentlerinden bizzat kendisi geçmelidir, çünkü içeri alınarak özü kuran, bizzat yaşanandan içeri yansıyandır. Kendinde İnsan, kendi kendine yabancılığını törel tini kavrayarak, kendinin kılarak aşacaktır, bu karşıtlıkta kendi gelişiminin binlerce yılın kültürü karşısında yabancılığı gene kendi çabası ile ortadan kaldırılacaktır ve burada bir yabancılıktan söz edilecekse,  insanın kendi olacak kendisi, törellik karşısında yabancı yandır. Soyun ürettiği bilişsel, dinsel, sanatsal kültür, soyun yabancılığını aşmaya çabaladığı uzun bir kendi oluş sürecidir ki, potansiyel olan kendi, bu kültürün içinde edimselleşerek kendi olacaktır. Burada toplumsal Tin'in, içine giren tikel tinin varlığı karşısında görece özerk bir özne gibi durduğu görür. Çünkü tekil Tin'in karşısında binlerce yılın kalıtı olarak, özümlenmek veya özümlenememek için bekler, elbette Tikel tin ona bir şey katana dek ona ilgisi bir halde.

FEURBAC VE MARKSIN YABANCILAŞMASI.

Feurbac'ın, ateizmin ve benzeri görüşlerin insanın din ile bağını, kendine yabancılaşması olarak ele alması, tam olarak öncül ile soncul'u, sonda çıkan ürünün yerlerini suni olarak değiştirmesindendir.

İnsan tür olarak binlerce yıl dinsel anlamda mitolojinin hapsinde kalmıştır. Bilmeye cesaret edememiş inanmıştır. İnanama ile bilme arasındaki bu çelişki insanın kendine yabancılığını ortadan kaldırmaya çalışarak kendi olma sürecidir. İlkel inançlardan, gücü, bilgiyi ağaçlarda, hayvanlarda, güneşte, ayda aramadan, bu tekil şeylere sonsuz bilgiyi yüklemekten derece derece vazgeçerek, sonsuz bir varlığa tek tanrıya inanca yükseliş, inanç olarak kalsa da yabancılaşmayı yenmenin ve evrensele ilerlemenin yolculuğudur, kuşkusuz kavramsal olarak değil, tasarımsal olarak. Düşünce evrenseldir, onun ne olduğunun bilinci evrenselliğin bilincidir. Nitekim mitoloji en gelişmiş ve bu anlamıyla en evrensel yapıya yunan mitolojisi ile ulaşmıştır ki, bu en gelişmiş mitolojiden ileriye felsefeyi, evrensel düşünceyi, özgürleşmenin tözü olan bilgiyi keşfederek ulaşmıştır.

Marksın insanın emeğine yabancılaşmasını kendine yabancılaşma olarak alması yine insanın kendisi ile yabancılaştığı şey arasındaki ilişkinin karmaşasından doğar. Sanki insan emeğinin ürününün sahibi olmakla kendine yabancılaşmasını yenecekmiş gibi. İnsanın kendi; emeği ile ilişkilendirildiğinde emeği ve ürünü çok basit dışsallıklar olarak görünmelidirler, sonuçta emeğinden elde ettiği tükettiğidir, tüketim nesnelerini insanın kendi yerine koymak olsa olsa iki şeyin insan özü ile bağıntısının ne olduğu ile ilgili bilgisizlikten doğar.

Sonlu bir şeye sahip olma, sadece sahip olmadır, onun efendisi olma, olma değil, ama yabancılaşma ve kendi olma ise sahip olma ile ilgisizdir, kendi olma praksisin içe dönük yansıması, yanıdır, dışsal yanı ise sadece tüketilecek ve bitirilecek bir şeydir, kalıcı değil, bu anlamı ile kendi olmaya bir katkısı yoktur, sadece doğa varlığı olarak devamlılığa bir katkıdır. Hegel’in küsbe dediği şey. Marks praksis kavramı ile yöntemde oldukça yaklaşır,  ancak soyut metafiziğe olan nefreti onu, gerçekliği içinde Tin'inede uzak, duruşu, bu da nesnel tin'de salt olumsuzu, yıkılması gerekeni ve kötüyü görmesine yol açar, nesnel tinin kapsadığı evrensel insani yan ilk yanın gölgesinde yok olur. Marks gerçekte heceli baş aşağı çevirmek isterken kendi kendini baş aşağı çevirir. Çünkü Hegel’de yöntemin başı ve ayağı gerçek yerlerindedir. Marks ayağı baş, başı ayak yerine gönderir. Bu zor ve imkânsızdır, ama gene de öznellik olarak çok kolaydır.

Verili törellik insana yabancılık kabul edilence, insan evriminin ve bu nedenle tinsel birikimi nereye koyacağız, neye bağlayacağız. Oysa insanlığın tarihi kendi olmanın, insanlaşmanın tarihidir, -tarih dediğimiz şey tam da budur- yabancılaşmanın değil, toplumsallığın bir boyutunu ötekilerden koparıp, insanı ise olmuş bitmiş bir mükemmellik olarak alacaksın ve düşünceyi bu iki baştan sakat ve çürük veri üzerine kuracaksın. Bu hali ile yabancılaşma teorisi soyut bir bir kavram haline döner, yani gerçekliğinde koparılmış, bu nedenle de olmayan, yaşamayan bir kavram, ne dersek diyelim, var gibi kabul edilerek, bu kabullerin üzerine bir sistem kurmak, ya da düşünce geliştirmek olsa olsa tarihsel bir sanı olarak kalır. Tekil insanın kendi özgürlüğünü yaratıp besleyecek kadar hüneri olsaydı, uygarlık için, ya da özgürlüğün olanağı için gerekli olan mitolojik dönemden Us'sal döneme geçiş binlerce yıl beklenemezdi. Pek de iyi olurdu, ama bu bu çocuksu ve saf bir beklenti olarak olanaksızı beklemek olurdu.

Öte yandan, Mark'sın insanın doğadan kopuşunu olumlu yabancılaşma olarak anlaması, yabancılaşma kavramının rastgele kullanımını gösterir. Çünkü insan doğaya yabancılaşmaz, insan düşünen ve bilen olarak doğaya zaten yabancıdır, ancak yabancılığını giderebilir, onunla arasını açar ve kendi olur, o da, kendi doğasını ve dışsal doğayı kendinin kılarak, bunu yapabilmesi aynı zamanda kendi olma ve yabancılığını aşma sürecidir ki, bir sürecin iki yanı olarak iç içedir.

Kavram yanlış bir öncülden harekete başlar, bu nedenle, ürettiklerinin tümü süreçte değişmeden akıp giden logostan kopuk,  ilineksel yığını olmak zorunda kalacaktır ve kalmıştır.

İnsanın tözü tinselliktir, tinselliğin ereği ise özgürlük, ama töz henüz öz ve özne değildir. Töz'ün tikel öz ve özne haline gelebilmesi için, içinden geçmesi gereken edimselleşme süreci ve bu sürecin, içe ve geriye yansıması özü ve özneyi oluşturup yaşamsallaştırması gereklidir. İnsanın kendi olabilmesi için, yalnızca ona kendiliğinden kucak açmayan doğa değil, ayrıca içinde kendi olabileceği, kendi cinsinden olan tinsel dünyanın da verili olması gerekir ve bu verili dünya ne kadar kendiyi barındırıyorsa o kadar kendi olma olanağı vardır, boş tinselliğe doğum boş tinsellik üretecektir. Marks'ın, Rousseau'nun varsaydığı gibi özgürlük değil.

Dinin edimselleşmesi insanın kendine yabancılaşması değil, kendini yabancılıktan kurtarmasının bir biçimidir. Dinlerin tarihinde insanın insanlaşma süreci kendini apaçık ortaya serer. Özgürlük insan için hazır bekleyen bir öte yana dönüşle elde edilecek bir şey değildir…

İnsanın özüne yabancılığı dışsal bir yan değildir. Zaten insan doğuşunda kendi değildir, potansiyeldir, edimsel değildir, yani kendi olumsuzudur, henüz var değildir, var olduğu kadar yoktur dır da.

İnsan aynı zamanda zaten hayvandır, kendi değildir. Hayvan insan değildir, öyleyse insan kendi ve kendi olmayanın birliğidir. Böylece yabancılık ona kendilik kadar içseldir.

Yabancılaşma kavramında kendinde insan yoktur, görülmez, oradan başlanmaz, verili bir insani özellikler toplamının sahibi olarak ele alınır. Oysa insani özellikler herkese verili değildir, ancak kazanılır, çabayla, eylemle ele geçirilir.

Rousseau, Marks ve klasik yabancılaşama savunucuları nesnel tin'in olumlu yanı ile ilişki kurarak özgürleşmişler, doğuştan özgür olduklarını ise sanmışlardır. Sandıkları oldukları ve oldukları sandıkları değildir, bu anlamıyla gene de, kendi- kendilerine yabancı sayılabilirler.

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve utkulu olacaktır
YILMAZ GÜNEY’E DAİR ekitab
Dünya Sağlık Örgütü: Yeni Kovid-19 varyantı ölümleri arttırabilir.
Yazarlarımızdan Sevgili Aykut Yazgan’ı kaybettik
Yurt dışına göç eden Türk vatandaşları: 2022'de son 7 yılın rekoru kırıldı

Hollanda'da aşırı sağcı Wilders'in seçim zaferi
Avustralya ulusal dijital kimlik sistemine geçiyor
İsrail - Hamas çatışmasında savaş suçu işleniyor mu?
Türkiye’de 21 yılda 15 bini aşkın arazi, 289 bini aşkın konut ve işyeri yabancılara satıldı
FRANSA İKTİDAR CEPHESİ DERSLERİ HAL VE GİDİŞ: SIFIR

Birleşmiş Milletler’den 48 ülke için korkutan rapor
Daron Acemoğlu: Türk halkını zor günler bekliyor
Türkiye’de yıllık et tüketimi 10 kg dan az
Çin Alman otomobillerini tahtından ediyor.
Acemoğlu: 15 yıl Türkiye için fırsat penceresi bunu harcarsa sonu trajik olur

İngiltere'de yeni bir domuz gribi varyantının insandaki ilk vakası tespit edildi.
Gerçek insan değil ama ayda binlerce dolar kazanıyor
ANA(KADIN)LARIN SESİ
Dünya genelinde kanser vakalarında büyük artış
İnsan vücudu ne kadar sıcağa dayanabilir?

"DUHOK KONUŞUYOR" ekitap
ENTERNASYONAL
REMZİ RAŞA’YI ANMAK İÇİN
GREV HAKKI TARTIŞILIYOR, TANINIYOR
“İŞÇİLER SAHAYA İNMELİ”, BÜLENT ECEVİT’LE SÖYLEŞİ

Senede bir gün
SABİTESİZ GÖRECELİ OLABİLİR Mİ?
Ana gibi yar, Anadolu gibi diyar olmaz
HÜMANİZMANIN KANITLANMASI
YABANCILAŞMA

Türkiye, Avrupa’nın atık deposu mu?
Kuzey Denizi'nde sızıntı korkusu
AKBELEN ORMANI DİRENİYOR
Akbelen Ormanı'ndaki çevre direnişi
WMO aşırı sıcaklarda kalp krizi ve ölüm uyarısında bulundu

Yaşgünün Kutlu Olsun James Webb Uzay Teleskobu
Su ve deterjan olmadan çalışan bir çamaşır makinesi
Akıl okuyabilen robot tasarladılar
Sanal Gerçeklik, Artırılmış Gerçeklik , Metaverse, Sanal Uzay Nedir?
Apple'dan iPhone Uygulamalarına Dev Zam: 1 Dolarlık Uygulama 17 TL Oldu

Şempanzeler rakiplerine karşı savaş stratejileri kullanıyor.
Kazakistan'da 3.400 yıllık erken dönem Türk piramidi bulundu
Avustralya’da Dingolar “Neredeyse İnsan” statüsündeydi.
'Kayıp sekizinci kıta' Zelandiya ilk kez nasıl haritalandırıldı, sonuçları ne olabilir?
İnsanların ataları 'yeryüzünden silinme noktasına gelmiş olabilir'

Dünya cinsiyet eşitliği konusunda ne durumda?
Türkiye Avrupa’da lider, dünyada 14. Sırada
Türkiye'de su krizi araştırması yayımlandı
Suudi Arabistan yüzlerce göçmeni öldürdü
Yalan haberlere neden inanıyoruz?

Göbeklitepe'deki son keşifler ne anlama geliyor?
AYKUT YAZGAN’I OKUMAK
Megapik “Yeniden” adlı kitabın yazarı Dr. Meltem Hınçal ile bir söyleşi....
Mektub var, Ragip Duran’dan
Türkiye’de farkında olmak ya da olabilmek...

QUO VADİS
Irkçılığın eli barut ve benzin kokuyor, yüzü ölüm
VAAT EDİLEN TOPRAKLAR
Kanunsuz Batı
100 Yaşında Cumhuriyet

Amerika’da Ayrımcı Politikalar ve Siyahi Mücadele Tarihi
Dünyanın İlk Destan Kahramanı: Gılgamış
Antik Çağlarda Kendi Memleketlerine Karşı Savaşan Paralı Askerler
Sümer Atasözleri ve Özdeyişler
Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar










Basa git