A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Mustafa Alagöz | 10 Nisan 2017 08:42:28

Varlığımızı üç yoldan duyumsarız: Anılara dönerek- şimdide kalarak-geleceğe kaçarak. Anılardan özlem ve pişmanlıklar gelir. Şimdiden sevinç ve mutsuzluk (bunalım), gelecekten korku ve umut ya da beklenti. Aslında özlem-pişmanlık, korku-umut (beklenti) ne geçmişte ne de gelecektedir; çünkü ikisi de gerçeklik olarak yoktur.

Bunlar ancak anda duyumsanabilir. Yaşadığımız anı nasıl anlamlandırıyorsak, içeriğini nasıl var ediyorsak ona bağlı olarak geçmiş ve geleceği çağırıyoruz; onları şimdiye biz çağrışım olarak ekliyoruz.

Geçmiş nesnel olarak şimdi de bulunmaz, fakat bir deneyim olarak şimdinin içine dalmakta, anı yaşamakta, farkındalığı güçlendirmekte bir güç olarak bulunur.

Gerçek olan andır; sadece ana tanık olabiliriz, onu deneyimleriz ve etkinliğimizi anda yapabiliriz. An, bütün geçmişi taşıdığı gibi bütün geleceğe de gebedir.

İnsan ölümün bilincinde olan bir varlıktır; bu, bir geleceğin olduğu bilinciyle iç içedir. Ancak gelecek hep anda duyumsanmakla beraber insanı şimdi olmayan, ama “olacak olandan” kaçınamayacağı gerçeğiyle yüzyüze getirir. Olacak olanın farkındalığı insanın şimdisini etkiler, diğer yandan geleceği karşılama sorumluluğunu da harekete geçirir. Bu sorumluluğu nasıl yerine getireceği bireyin seçimine bağlıdır.

Gelecek gelecektir, bu zorunlu bir süreçtir; buradan şu sonuç doğar: yaşam sonsuz akış içerisinde kendini hep anda gerçek kılarken belirsiz olan geleceği belirli hale getirir. Bu beliriş sisler arasında hazır, tamamlanmış bir olgu olarak değil, hayatın kendini açması, anın kendinden kendini doğurması olarak varlık bulur. Bu anlamıyla gerçek olan andır ve o sonsuzdur, önüne geçilmez yaşamsal bir akıştır. Bunu gerçek kılmak, akışın yönünü etkilemek, amaca bağlı olarak suret kazandırmak iradi bir seçimle olur. İrade özgür seçimdir ama keyfi değildir. Bunun anlamı ilk olarak; insan seçim yapmaktan kaçınamaz demektir, seçim yapmamakta bir seçimdir. İkinci olarak seçimlerimizin gerçekleşme derecesi seçtiğimiz araçların işlevsel uygunluğuna, izlenen yolun doğruluğuna ve müdahale ettiğimiz olgunun dirençlerine bağımlıdır. Her seçim bir başlangıç, bir yola çıkıştır; her yolun bir sonu, her başlangıcın bir amacı vardır. Onun için denir ki “seçiminiz kaderiniz olur”, bunun yanında kaderden kadere de geçilebileceği söylenmiştir. Bunlar bize özgür iradenin diyalektiğini söyler; seçerken özgür, seçince seçtiğine bağımlı. Her neyi seçersek, izlenecek yolun koşullarına, belirlenen araçların yetkinliğine,  varılacak amacın bağlayıcılığına mahkumuz. “İnsan özgürlüğünde mecburdur” (Arabi)  ya da “hakimiyetimiz mahkumiyetimizdir” (İ. Emre)

Seçim yapmak, amaç belirlemek gelecek olan her ne ise ona yol açmaktır. Bu yolda yürümek, umut oluşturmaktır. Umut gelecekle ilgilidir. Şimdinin gerçekliği, şimdinin geçiciliği, ama her durumun bir “şimdi” olması, şimdinin doğurganlığı umudun nesnel temelidir. Şöyle diyebiliriz; UMUT varoluşsaldır, ancak bilinçli eylemlilikle varlık kazanır anlamında.

İnsan özgür seçim varlığıdır; özgür seçim seçmemeyi de seçebilmek, reddetmek yetisine de sahip olmak demektir. Seçenekler çokluğu içinde dayatılanı reddetmek iradenin özgürlüğünü oluşturur, buna karşın seçimlerimiz de kaderimiz olur; bu yan ise iradenin keyfi olmazlığını belirler.

O halde seçimlerimizi neye göre yapabiliyoruz, başka bir ifadeyle irademizi edimsel kılarken belirleyici güçler nelerdir? Arzularımızın, doğal dürtülerimizin, açgözlülüğümüzün, hırslarımızın itkisi mi; yoksa özgürlüğe, adalete, hakkaniyete bağlı değerlerin çekimi mi? Dürtüsel ya da çekimsel yöntemlerin her birisinin kendine göre sonuçları vardır, doğal olarak başlangıçlar kendi özlerine uygun sonuçlar doğururlar. 

Gelecek bilinci, geleceği karşılama sorunu ve sorumluluğu insanı doğal olarak kaygılandırır. Umut gelecekle ilgili insani bir hal, ama beklenti de öyle. Kelime anlamlarından daha öte kavramsal olarak baktığımızda bu iki belirlenim arasındaki ayrım nedir? Seçimlerimizi hangi güçlerin kudretiyle yaptığımızı anlama çabası bizi böylesi bir ayrımın olup olmadığı sorunuyla karşı karşıya getiriyor.

Beklentiyle umut arasındaki ayrım nedir? Gelecekle ilgili tasarımlarımızı, amaçlarımızı ve çabalarımızı bireysel çıkar, arzular, hırslar, bencilce sahiplenmeler, otorite olma … gibi dürtüler ve uyaranlarla yapabiliriz. Bu durumda tasarımlarımız, amaçlarımız ve çabalarımız bize dayatılan içsel ve dışsal doğal itki ve uyaranlar tarafından belirlenmiş olacaktır. Tüm yapıp-etmelerimiz bu değerler üzerinden gerçekleştirilince buradan özgürleştirici, esenlik verici; birey kendiyle ve başkalarıyla huzurlu ve ferahlık veren bir ilişki yaşayamaz. Daha çok tedirgin, güvensiz, hayal kırıklığına açık bir hal oluşur. Beklenti buradan doğar, daha doğrusu gelecekle bu tür itkiler ve “değerler” üzerinden kurulan ilişkiyle doğan hale beklenti diyebiliriz.

Beklenti özneldir; evrensel, ‘haklı çıkarılmış’, ortak kabul görmüş değerlerle yola çıkmadığı için vardığı sonuç genellikle amaçlarının tersine sonuçlar doğurur. Doyurulmamış arzuların, kişisel çıkarın ve hırsların belirlemesiyle yapılan seçimlerden beklenti doğar. Bu durum daha başlangıçta bir dağınıklık, belirsizlik taşır; çünkü beklentinin gerçekleşmesi ötekini gözetmeksizin ortaya çıkmıştır. Bu durumda kaçınılmaz olarak başkasının dirençleriyle karşılaşmak durumuyla yüzyüze gelecektir. Çünkü beklenti temel olarak dış dünyanın, ona dışsal olan koşulların kendisinin isteklerini gerçekleştirecek şekilde devinmesini istemektir. Bunun gerçekleşmemesi hayal kırıklığı doğurur, başkasını suçlamaya yönelir. Sorumluluğun kendinde olduğunu kabul etmez, tüm olumsuzlukların dışarıdan kaynaklandığını dillendirir. Beklentili yolculuk beraberinde hayal kırıklığı tohumlarını taşır ve onları geçtiği yollara ekerek yürür; öfke, hayal kırıklığı, küskünlük, tatminsizlik depresif çöküntüler ekilen bu tohumların dikenli nebatları olarak boy verir. Bunlar doğal dürtülerin ürünü çarpık beşeri hallerdir.

Umut da gelecekle ilgili bir duygudur. Umut aynı zamanda bir hayal, bir ütopyadır da; ancak boş değil.

Umut bir anlamda başka yaşam kurma isteğidir. Ancak bu iki yönlü olabilir: öncelikle şimdide var olandan kaçış için istenebilir, yaşanmakta olan, gerçek olanla uyum sağlayamamak başka bir yaşam özlemi doğurabilir. İşte umudu beklentiden ayıran seçim bu noktada ortaya çıkar. Öncelikle dönüştürülecek ya da terk edip aşılacak koşullar var olan gerçekliktir. Bu gerçekliği neresinden, ne için ve nereye varmak üzere dönüştürmeye kalkışmak, bunun sorumluluğunu üstlenmek umudu canlandırmak, onu vücuda getirmektir. İkinci olarak varolan gerçekliğin darlığının, haksızlığının, yetersizliğinin bilincinin oluşturulmasıdır. Bilmeye dayalı sorumluluk üstlenmek, belirlenmiş ereğe doğru dönüştürücü eyleme girişmek bir bütünlük oluşturur.
Ereğin düşüncede belirlenmesi, şimdide niyet olarak varlık kazanır; henüz “var olmayan” niyet olarak şimdiyle bağlanır. Bu durum şimdiyle geleceğin birliği olarak umuda varlık verir. Umut bir duygu, bir erek olarak bireyin kendi kendini içsel disiplin, sorumluluk duygusu, eylemliliğe dönük yaşam sevinci ile doldurmasıdır. Bireyin kendini gelecek üzerinden şimdide kurup yönlendirmesi ona içsel bir bütünlük verir. Bu bütünlükten yaşamsal dinamizm, özgüven doğar ki bu imandır. ‘Umut bir hayal bir ütopyadır’ derken kast edilen bu içeriklerdir. İncil’de Hz. İsa’nın “Olmadan önce olsun diye söyledim” kelamı bu gerçeğe işaret eder.

Belirlenen bir ereğe erişmenin, yaşatılan bir umudun gerçekleşmesinin garantisi var mı? Yanıt; hayır. Çünkü yaşanan anın, içinde devindiğimiz gerçeğin idrakinde yetersizlikler eylemde bocalamalar ereğin belirlenesinde yanlışlar yapılabilir. Ayrıca bir sonuca, ereğe doğru yol alırken önceden kestirilmesi mümkün olmayan pek çok etken olabilir. Umudun bir ütopya, bir hayal olması  bu koşullara da bağlı olmasındandır. “Deveni sağlam kazığa bağla sonra Allah’a emanet et” özdeyişi bu gerçeğe işarettir; ‘sen elinden geleni, üzerine düşeni yap gerisini varoluşun akışına bırak’ anlamında.

Umut ve boş hayalin içeriğine dair Arabi’nin şu sözleri konuya ışık tutar nitelikte
“Hem içinde bulunduğu durumdan razı olup hem intikal talep eden insan, birleştirmek ve cem’ etmek isteyen biridir...

Yaşadığı günü kınayıp dünü överken insan hep aynı insandır: Dünü yaşarken de onu kınayıp bir önceki günü övmekteydi. Bu hep böyle devam eder...

İnsan sıkıntıdan kaçıp rahatlamak ve darlıktan çıkmak talebinde yaratılmıştır. Haricindeki her şeyde, içinde bulunduğu darlıktan rahatlamak ve genişleme imkanı bulunduğunu zanneder. Çünkü insan bir halde bulunduğunda, o hal kendisini ihata(kuşatmış) edip avucuna almıştır ve bu durumun böyle olması kaçınılmazdır. Bu nedenle insan kendini kuşatılmış bir halde görür ve kuşatılmışlığın dışındaki şeylerde genişlik ve rahatlık bulunduğunu zanneder. Çünkü halinin haricindeki hali ve durumu belirli bir şey olmadığı için onu daraltmayacaktır. Bu nedenle üzerinde bulunduğu halin dışındaki hususlarda (zaman, iş, hal vs.) bir genişlik arar. İçinde bulunduğu halin dışına çıktığında ise o mevhum genişlik gider ve geride bir hal ortaya çıkar. Bu kez insan o tek hal tarafından ihata edilir. Bu tek hal insanı ihata edip sınırladığı için onda da daralma görür ve birinci haldeki gibi yeni halinden de çıkmak ister. İnsan hep böyle hareketi sürdürür. “(fütühat-ı Mekkiye…C:16/S;21-22)

* * *

Tinsel olgular doğada bulunmaz; bilincin ve iradenin gücüyle insan eylemleriyle var edilen bir alemdir o. İnsan Tin varlığıdır derken onun doğal yanı inkar edilemez. Bunun anlamı şudur: insan özgürlüğe yazgılıdır. Özgür irade sahibidir, onun bilincinin karşısında hiçbir varlık direnemez, bilinmez olarak kalamaz demektir. Bu yetilerle donanımlı insan kendiliğinden özgür iradesini kullanır veya her şeyi anlayacak biçimde bilincin kapılarını açmış demek değildir. Bir bedene bağlı olması ve bu bedenden kaynaklanan arzular ve beklentiler insanın aklını ketler, bilincini bulandırır. Onun için kadim bilgelik, tasavvuf insanın nefs terbiyesine, içsel bir yolculuğa, ruhsal bir arınmaya uğraması gerektiğini söyler. 

“ben iyi olanı yapmak isterken karşımda hep kötülük vardır. İç varlığımda Tanrı’nın Yasası’ndan zevk alıyorum. Ama bedenimin üyelerinde bambaşka bir yasa görüyorum. Bu da aklımın onayladığı yasaya karşı savaşıyor ve beni bedenimin üyelerindeki günah yasasına tutsak ediyor. Ne zavallı insanım! Ölüme götüren bu bedenden beni kim kurtaracak? (Pavlus: Romalılara Mektup; 7/21-23)

Gerçek bilgi başa gelendir. Kişi bundan emindir; iman kavramı bunu söyler. Eminlik -özgüven- iman insanı umuda bağlar. Ve umut insanın sorumluluk duygusunu güçlendirmesi yanında evrensel olana bağlanmasını güçlendirir.

İnsanın kendini bilmesi nesneleri bilmesi değildir. Nesneler sonuçlanmış, içsel değişmez yasallıkları ile bilincin önünde oldukları gibi dururlar. Ancak insan öyle değil: eylemleri ile kendini var eden, var edişinde kendini bilen, evrik olarak bildikçe kendini var eden, sonsuzca dönüşme potansiyeli olan bir muammadır. “İnsan sınırsız bir şekilde dünyaya açılmış olarak davranabilen bir X’dir. (Max Scheler)  Umut bu süreçte canlanır, bu sürece can verir, enerji katar.

Umut da hayal, ideoloji, felsefe, politika, sevinç, hırs …. gibi tinsel olgudur: doğal varlıkları yoktur. Bunun anlamı insanın bilinçli ve iradi eylemlerinin ürünü olmalarıdır. Tinsel yaratımlar -olgular- insani bir öz taşımaları bize bir şeyi işaret eder: somut, tekil bireyi ancak tinsel ürünleri, bunu yaratan eylemleri, dahası hayallerini ve umutlarını da bu yolla bilip anlayabileceğimizi. Tinsel gerçekliklerin insan ürünü olması bu olguların görünüşleri ve işlevleri her ne kadar farklı olsa da onları var eden yaratıcı kaynak birdir; insan.

Tinsel gerçeklikler, eylemler ve ürünler insanda birlik bulurlar. Felsefe, din, bilim, adalet, özgürlük, …vd. olgular bireyin içselliğinde yansıyıp-yaşayan duygular birbirinden kopuk ve bağımsız kendilikler olamazlar. Her birisi insansal hakikatin suret kazanmış bir görünüşü, birer antropolojik fenomendirler. Evrik olarak bakarsak, insanın mahiyetini, onun varoluşsal özünü bu olgusal görüngüler -fenomenler- üzerinden bilebiliriz: tinsel olguların görüngüsel varlığını ancak antropolojik temelli felsefi anlayışla anlamlandırabiliyoruz, çünkü bu yaklaşım belirli bir görünüşe, belirli bir parçaya ya da yöne bağlı kalmaksızın bütünlüğü verebilir.

*  *  *

Bir davranışı değerli kılan nedir? Şöyle de sorabiliriz; yapıp-etmelerimizin dağınıklığını, rasgele akışını nasıl önleriz? Eylemlerimizin içeriğini anlamayı ve değerlendirmeyi nasıl sağlarız?
İnsana dair çeşitli belirlemeler yapılabilir, ancak bunlar ne kadar farklı olurlarsa olsun her belirleme onun doğasına, Zât’ına yönelik oldukça bu farklı belirlemeler birbirine bağlı olarak aynı varlığı göstermiş olurlar. Bu bağlamda insan bir eylem varlığıdır diyebiliriz. Neden? Çünkü tüm görüngüleri, içsel gerçekleri, kendi aslını ortaya koyma biçimlerinin tümü, ancak eylemde ve eylem yoluyla mümkün olabilir. İnsan kendi birlik-bütünlüğünü -tevhidini- kendi eylemlerinde vücuda getirir.

Eylem etkinlikten farklı olarak görülmelidir. Etkinlikler kendiliğinden; dürtülerden, alışkanlıklardan, anlık uyaranların itkisiyle oluşan davranışlardır. Eylem ise anlamlı, bilinçli yönelim; hedefi belirlenmiş, araç ve yöntemleri seçilmiş,  bir sonuç elde etmek üzere yapılan etkinliklerdir: her eylem aynı zamanda bir etkinliktir, ancak her etkinlik eylem değildir. Etkinlikler doğal, kendiliğinden, yaşamsal enerjinin rasgele dışlaşması olduğu için buradan insani bir oluş çıkmaz. Eylemler öyle değil; bilinçli, amaçlı, başlangıcı, izlediği yol, seçtiği araçlar ve önceden belirlenmiş menzili olduğu için kendinde bütünlüklüdür. Birey bu yolculuğunda kendinde toplanmıştır, dağılmaya karşı tedbirlidir. İşte bu dağınık olmayıştan-kendinde toplanmış olmanın verdiği farkındalık ve sorumlulukla çıkılan yoldan umut doğar. Başka bir ifadeyle bu yolculuğun dirimselliği, enerjisi umudun vücud bulmasıdır.

Yukarıda sorduğumuz, “bir davranışı değerli kılan nedir?” sorusunu şöyle yanıtlayabiliriz: bir davranışı ahlaki, bir eylemi hakiki, bir yaşamı anlamlı kılan onun umududur. Burada umut boşluğa yönelmiş bir beklenti değil, emeksiz ve bedelsiz, çaresizlikten saçılan bir yakarış, öznesi belli olmayan bir güçten hak edilmemiş beklenti değildir. Tersine bireyin kendi emeğine, kendi sorumluluğuna, kendi ereğine yönelik yolculuğundan doğan ahlaki bir taleptir.  “gerekeni yapmak ciddiyetin ve içtenliğin kanıtıdır, himmet beklemek değil” (MAHARAJ)

Yapıp-etmelerimizin ilhamı gayedir, UMUT bu ilhamdan doğan yaşamsal enerjidir. İnsan gerekeni yapmakta ne kadar kararlı, gayesine ne ölçüde sadık ve “haklı çıkarılmış” değerleri kendine ne kadar içtenlikle kılavuz edinmişse o kıvamda umutludur, bir o ölçüde kendinde toplanmıştır.
Bireyin yaşamı umudu ölçüsünde anlamlı, doyumlu ve mutludur. Umut dışsal bir olgu değil, içsel bir hakikattir. “umutsuz yaşanmıyor” dendiği olur; elbette öyle, ama yaşanabilir de; doğal itkiler, anlık etki-tepki biçiminde var olan bir beşer olarak.

Beklentisel yaşam kendine dışardan koşullar, taleplerde bulunur. Kendini koşulların kollarına bırakarak, olayların kendi arayışlarına uygun şekilde akmasını diler. Özlemlerine ulaşmasının olanakları sadece “….olsaydı,  … olması lazım” gibi boş beklentilere bağlı olduğu için içsel dünya tedirginlik, gerilim ve hayal kırıklıklarına gebe olur. Sonuç ise genellikle beklentilerden çok uzağa düştüğü için öfke, mutsuzluk ve depresif hallerin oluşmasıyla noktalanır.

Öfke ve depresif hal aynı gerçeğin iki yüzüdür; öfke dışa yönelmiş şiddet, depresyon ise içe yöneltilmiş öfkedir. Her iki durumda da hedefte bir suçlu, bir sorumlu vardır, ama kendisinin dışında. Dışarda kendine bir hedef ya da sorumlu bulamayan öfke enerjisi içe yönelir. Bu insanın kendi enerjisi ile kendini vurmasıdır, kendine saldırısıdır. Tıpkı canlı organizmanın savunma askerleri olan antikorların içinde bulunduğu vücudun organlarına saldırıp alerjik rahatsızlıklara yol açması gibi. 

 İnsan umut etmeye kurguludur, ancak bu kurgunun harekete geçirilmesi kendine bağlıdır: O bir anlam varlığıdır. Anlam; bilmekle, sorgulamakla, yapmakla ve umut etmekle bağlantılı bir hakikattir. Anlamak bu birliği gerçekleştirmektir, anlam bu birlikten doğan bütünlüktür.
“Kant’a göre evreni, insanı, saltık olanı kavramak şu üç ide üzerinden olur; ‘Bir-Birlik-Bütünlük’.” Bu ideler “ne bilebilirim, ne yapabilirim, ne ümit edebilirim” sorularına yönelik düşünmelerimizi organize eder. Bilen ve düşünen, yapabilmek ve anlayan her insan, içinden gelen şu sese kulak vermek durumunda kalır: Ne umut edebilirim? İnsan umut etmeye kurguludur derken kast edilen budur.

Maddi yaşamın koşulları dışsaldır; tarihsel ve toplumsaldır. Bunlar bireyselliğimizin kendini gerçekleştirmesi için olanaklardır. Dışsal koşulları etkileyebiliriz; ancak kendimize göre belirleyip şekillendiremeyiz. Ancak ne olduğumuz, kim  olduğumuz varlığımızın anlamı nedir gibi sorunlar doğrudan kendi kendimizle buluşup buluşamayacağımıza bağlıdır.

Sorumluluğunu üstlenen insan kendi umudunun da mimarı olabilir, ama umutsuzluğa kapılmasına gerek yoktur, çünkü “ona yaratılışı verilmiş ve doğru yola (umuda) yönlendirilmiştir.” İnsan umuduyla da bilinir.

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







MEB Müsteşarı: Ezberci eğitim geleneklerimize uygun
Merkel’in çatalı ve Polonyalı muslukçu
Bu kafa ile nereye kadar?
“Talan”ın en onur kıranı!!!
“Evrim Bir Gerçektir Ve İnanç Meselesi Değildir”

Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devletini tanıyoruz…
Bu Trump’a vurulan son darbe mi?
Bütün sağlık bilgilerinize internette bir yerde erişmek mümkün mü?
Sağlık Bakanlığı şehir hastanelerinde kiracı olacak
Avustralya %61 ile eşcinsel evlilikler için 'Evet' dedi

Avrupa Birliği : Türkiye, kara listeye girebilir
Bitcoinin yeni rekoru 8315 Amerikan doları
2018’de dolar 1,97 TL olacak demişlerdi !!!
Dikkat: Emlak balonu patlamak üzere
Cennet'te iki tanıdık daha!!!

15 yılda 6 bin 375 kadın öldürüldü…
Alzheimer : Yüzyılın Belası
Coğrafya
Kütük Siyaseti: Nerelisin?
Atanamayan sol ya da al yazmalının ölümü

Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor
Çığlık
Bir tarihi miras daha böyle katledildi

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Korkunç rapor: Milyarlarca insan için su felaketi!
Türkiye ‘gıda egemenliğini’ kime karşı, nasıl kaybetti?
Sadece üç senemiz kaldı!
Okyanuslar için verilen 5 tehlike alarmı.
Cinayetin ardından çevreciler buluşuyor

Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?
Dubai'de ilk robot polis göreve başlıyor
Avrupa Parlamentosu robotlu hayata düzenleme
Yeni nesil market!!!

Asurlu tüccarların tabletleriyle Anadolu'da yeni antik kentler bulundu
Körtiktepe'de tarım öncesi yerleşik yaşam tespit edildi
Göbekli Tepe’nin üç taşı, üç rengi
Bir Altın Elbiseli Adam daha bulundu!
Göbekli tepe’de Kafatası Kültü

Türkiye de her 100 bin kişiden 251'i cezaevinde
Erdoğan Ailesinin Gizli Offshore Anlaşması
Türkiye medyasında nefret söylemi
'İntihar girişimi' patlaması!
“6 Bin ‘AK Troll’ Sosyal Medyayı Manipüle Etti”

Türkler nasıl ve neden müslüman oldu?
Müzik ile Resmin Dansı
UNUTMA-K: BAŞLANGIÇ
Organik aydın, turfanda vekil
Kriz değil, çöküş…

Korkunun ecele
Edebiyat Notları, Eylül - Ekim
Sürdürülebilir
AKIL UZ
İyi kötü

Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi
Saha Türkleri
Yeni yıl armağanı hediye e-kitap : Leyla Erbil ile


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git