A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Bir Süreç Olarak İnsan

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Mustafa Alagöz | 19 Ekim 2018 13:14:49

İnsan pek çok nitelikle yüklü karmaşık bir varlıktır. Karmaşıklık onun zihinindeki tortulardan, geçici duygusal dalgalanmalarından, inançlarından ve kişiliğindeki iniş çıkışlarından kaynaklanmaz. Bunlar karmaşıklığın sebebi değil, varoluşundaki farklı yaşamsal enerji kaynaklarının uyumsuzluğunun ürünleridir.

İnsan son satırı yazılmamış ve yazılamaz olan kitap gibi bitimsiz bir süreçtir. O sürekli kendini aşma yolunda içten içe uyarılması ile bulunduğu duruma tutunma isteği arasındaki karşıtlığın bitmeyen gerilimiyle yaşar. Onun bitimsiz bir süreç oluşunun temelini bu gerilim oluşturur.  Bu durum insanda varoluşsal bir huzursuzuğa yol açar. Söz konusu bu huzursuzluktan kastımız biyolojik, içgüdüsel, doğal yaşamsal süreçden kaynaklanabilecek olanlar değil, anlam arayışına bağlı olarak ortaya çıkan tinsel kökenli bir kaygıdır.

Genel olarak tanımlar tanımı yapılan olgunun temel özelliklerini ortaya koyan ve sınırlarını çizen düşünsel belirlenimlerdir. Tanımlar bu haliyle olguları süreç olarak değil donmuş bir suret olarak ortya koyarlar. Öte yandan her tanım olguların derinliğine dalıp varoluş süreçlerini anlamak için bir zemin ve hareket noktası olarak da işlev görürler.

Bu bağlamda insana dair pek çok tanım yapılagelmiştir. Tanımların çokluğu insanın “pek çok nitelikle yüklü” olmasından kaynaklanır. Farklı bilimsel disiplinler kendi durduğu yerden yöntemine bağlı konuya açıklık getirmeye çalışırlar. Ancak bunların hiç biri İnsan kavramını bize eksiksiz veremez, çünkü insan bir nesneyi bilmesi incelemesi ve anlaması gibi kendini bilemez: bilen ve bilinen aynı olduğu için her bilme girişimi bileni önceki durumundan yukarı çıkarır, böylece bizzat bu yolla insan yeniden kendi kendisine konu haline gelir. Bundan dolayı insan tam olarak kendini yakalayamaz. Onun bitimsiz bir süreç oluşunun temeli “tam olarak yakalanamaz” gerçeğinden kaynaklanır. Yunus Emre’nin “bir ben var benden içeri” , ya da Musa Peygamberin “Ben olan ben” (“aşer ehye aşer) “İnsan dünyaya sonsuz olarak açılmış olarak davranabilen bir X’dir.” (M. Scheller) gibi söylemler bu gerçeğe işaret eder.

Dünya’ya  sonsuzca açılmış olarak davranmak onun bilgi kapasitesinin, yaratım yeteneğinin sonsuz olduğuna işaret eder. Beyin insanın pratik ve düşünsel etkinliklerini algılarken bunu yeni akson ve dendrit bağlantıları kurarak gerçekleştiriyor. Fizyolojik olarak gerçekleşen bu sürecin felsefi boyuttaki karşılığı “el-beyin”, “dil-düşünce”, “hayal gücü- beyin” diyalektiği olarak kavramsallaştırılır. Ayrımın her birisi kendine göre farklı işlevlerine bağlı olarak yapılır.

El-Beyin bağıntısı doğrudan pratik etkinliklere, bedensel gücün kullanımında; Dil-Düşünce bağıntısında düşünsel arayışlar, sorgulamalar, sorun çözme, teoriler üretme, ...vb. süreçlerde. Üçüncüsü ise gelecek tasarımları planlama, hayaller kurma, ütopyalar üretme; özlemler ve dilekler oluşturma biçimindeki tinsel çabalara karşılık gelir.

İnsanın tüm etkinliklerinde bu diyalektik bağıntılar yaşanır, ancak hepsinde ortak olan bir başlangıç noktası var ki, o da seçim yapmaktır. Seçim yapmak insanı tüm varlıklardan ayıran bir yetidir; çünkü seçim yapmak düşünmek demektir, eyleme geçmek üzere bir yol belirlemektir.

Biyolojik evrim bilincin ortaya çıkmasıyla tamama ermiştir, çünkü Varlık tüm niteliklerinin bilinip  kavranabileceği aşamaya insanla ulaşmış oldu. Evrimin tamama ermesi derken anlatılmak istenen, canlıların gelecekte de aynı biçimde kalacakları, görünüşlerinin değişmeyeceği anlamında değil; elbette bu değişimlerin sonu gelmez, ancak onlarda içkin olan fiziksel, kimyasal, biyolojik yasaları değişmeden kalır.

Bilincin ortaya çıkmasıyla insan seçim yapma, iradesini özgürce kullanma, sorumluluk alma yetkinliğine erişmiş oldu. Bu aşamadan önce sorumluluk doğadaydı, bilincin ortaya çıkmasıyla artık insan kendi sorumluluğunu üstlenmek sorunusalıyla yüz yüze geldi. İşte insanın varoluşsal, tinsel huzursuzluğu da bu nokta kendini göstermiş oldu.

Öte yandan doğa kuvvetlerinin zorunlu, şaşmaz işleryişi karşısında özgürleşmenin yolu da açılmış oldu. Huzursuzluk, kaygı, korkunun getirdiği gerilimler, özgürleşme yetkinliğinin edimselleşmesiyle tersine çevrilebiceği de mümkün olabilidi.

Bilinç doğanın zorunluluklarını, yani doğa yasalarını ortadan kaldıramaz, değiştiremez de; ancak onu keşfederek ve ona boyun eğerek ona hükmedebilir, amacı ve istekleri doğrultusunda kullanıp işletebilir. Boyun eğdiği ölçüde onu kendi hizmetine koşar, ama  o ölçüde de özgürleşir. Bu özgürlüğün edimselleşmesi, zorunluluk-özgürlük diyalektiğinin tinsel alanda gerçekleşmesidir.

Genellikle Özgürlük keyfilikle karıştırılır, oysa Özgürlük sorumulukla, zorunlulukla sınırlanan ve  biçimlenlenen keyfliktir. Bütün yapıp etmelerimiz bir isteğin itkisiyle olur. İtkiler içten ve dıştan ya da ikisinin birleşmesiyle olabilir, ama istekleri gerçek kılmak, istekle onu doyuracak nesneyi buluşturmak gerekir. İstekle onun nesnesini buluşturmanın itkisi sorumluluk üstlenmeyi ve özgür irade koymayı  talep eder.

Seçim yapmak bir isteğin yerine getirilmesi ya da isteği karşılayacak nesneye, dileğe, yaşam biçimine yönelmektir. İsteklerle onun nesnesinin buluşması insanın emeğini ve eylemini gerektirir. İrade istekle eylemin birliği, bir isteğe tutukuyla bağlanmaktan oluşur.

Seçim yapmak bir irade koymaktır, ama seçmemek de bir seçimdir ve bu sadece insana özgü bir yetidir.  İnsan olumluyu olduğu gibi tersini de, kendi arzularına, içgüdüsel itkilerine, çıkarlarına aykırı seçimler de yapabilir; dahası bir başkasının iyiliği için, yaşama alan açma konusunda kendini feda edercesine fedakârlıkta ve feragatta bulunabilir. Ona “eşrefi mahluk” denmesinin nedeni bu olsa gerek. “arzularına sınır koyması ve özgür irade sahibi olması insanın onurudur” (Descartes). Söylemlerimizde “beşer” kavramı da geçer, ama özellikle tasavvufi bilgelik, Kuran kaynaklı olarak “İnsan” kavramıyla “Beşer” kavramını aynı içerikte kullanmaktan ısrarla kaçınır.

Bir seçimde bulunmak, bunu eylemlerinin ruhu haline getirip bir amaca bağlanmak insanda sorumluluk bilincini ve duygusunu yaratır. Sorumluluk üstlenir olgunluğa gelmek insanı toplum, hukuk ve varoluş karşısında muhatap haline getirir; başta kendi doğal yetilerini açığa çıkarmak ve özgür iradesiyle eylemde bulunmak onun özgürlüğünü edimselleştirmesi, kendi benliğini inşa etmesi, beşerlikten insanlığa yükselmek anlamına gelir; yani  keyfiliğin rastgeleliğinden ve savruluğundan özgür iradenin bilinçli sorumluluğu ile yaşamanın doyumuna erişir.

İnsan akıl, irade, vicdan sahibi olmakla doğasına aşkın tinsel bir yetkinliktir. Bu üçlü birlik kendiliğinden canlalanmıyor, bireyin seçimli eylemlerini gerektiriyor. Akıl-irade-vicdan kavramlarının toplumsal yaşamda olgusal karşılığı kurumlar olarak ortaya çıkar. Modern toplumu ölçü olarak alırsak üniversiteler, bilim ve teknoloji kurumları toplumun aklı, Siyaset kurumları ve başka iktidar birimleri iradesi, yasama-adalet-hukuk ise vicdanıdır. Bunlar birbirinden ayrılmaz, bütünsel bir varlığın (insanın ve toplumun) varlığının ve etkinliğinin uyumunu sağlayan olmazsa olmaz sacayaklarıdır. Zorunlu olanla keyfi olanın, bilimsel olanla iradi olanın diyalektik bağıntısı bireysel ve toplumsal yaşamın kendi içinde olan dirimsel süreçlerin yönünü ve etkinliğini belirler.

Bilimin gelişimi, doğa yasalarının daha kapsamlı ve derinlikli olarak keşfedilmesi insanı doğa karşısında daha hükümran kıldı; dolayısıyla geleceğe yönelik projeler oluşturma, hayaller kurma ufkunu da genişletti. Giderek doğayı hoyratça kullanma, onun efendisiymiş gibi davranma, topluma yönelik ise “mühendislik” heveslerinin, ütopik hırsların dayatmayla gerçekleştirileceği varsayımalarının doğmasına yol açtı.

Tarihsel olgular, bilimsel gerçekler, akli yargılar ve sosyal pratikler bu heveslerin boş olduğunu acı deneyimlerle bize gösterdi; insan bilincinde devrimsel nitelikte dönüşümlere yol açan keşifler bunu kanıtladı.

Darwin’le, organize dinlerim insanın (Âdemin) yaratılmasına dair tasarımsal söylemlerinin tutarsızlığı en azından bilimsel açıdan kanıtlanmış oldu. Aklına, bilincine, özgür iradesine güvenen insanın kibri Freud’la yıkıldı. Çünkü biz insanlar bütün yapıp etmelerimizde aklımızın kudreti, bilincimizin somut düşünceleriyle davranıp-yaşadığımızı zannediyorduk; meğer bilinç altı diye bir güç içimizde yaşıyormuş ve bunun gücü buzdağının görünmeyen yanı kadar devasa büyüklükteymiş. Ekonomik ve toplumsal kararlarda, organizasyonlarda, uygulamalarda keyfi olamayacağımızı, bu alanların da yasalılık altında olduğunu Marx gösterdi. Nihayet Nietzsche, yaşantımızı ve benliğimizi ne kadar dinsel, ideolojik ve değişik aidiyet duygularıyla, Kavramın kaskatılığı ile yaptığımızı zannetsekte içimizde “güç istemi” olarak ifade ettiği varoluşsal bir itki varmış.

Bir şeyi anlamak onun oluş dedenlerini bilmekle olur. Bu doğal bağıntı hiçbir keyfliğe meydan vermeyecek şekilde herkese karşı eşit mesafede durur; hangi niyet ve yöntemle ele alınırsa alınsın süreç aynı zorunluluk altında akar. Bilimin nesnel olması, ya da hakikatin herkese eşit mesafede duruyor olması, her kim yöntemine uygun olarak deney yaparsa sonuç aynı olacak anlamına gelir.

Tinsel alanın ve insanın kendini bilme, kişilik oluşturma sürecinde yolculuk bu denli kesinlik içermez. Çünkü her bireyin yeteneği, ilgi alanları, alışkanlıkları, beklentileri ve arzuları farklıdır. Olguları anlama, yorumlama ve içselleştirme derecesi aynı olamaz. Bu durum insanı iradesini nereye yönlendireceğini belirler. Bireyin benlik düzeyi ne olursa olsun, yeteneği ve amaçları ne kadar farklı olursa olsun sonuçta seçim yapmak, iradesini kullanmak zorundadır. Ancak düşünsel kaynaklı, iradeye bağlı eylemlerin ve ürünlerin ilkesiz, içsel vaorluşsal yasalılık içermediği de söylenemez.

İrdenin özgür olarak edimselleşmesi insanın seçimlerinden vazgeçebilmesi, amaçlarını terkededip farklı amaçlara bağlanabilmesiyle olur. Bu durum günlük söylemlerde ve fikir tartışmalarında “sana göre-bana göre” gibi düşünsel savurganlığın, keyfiliğin geçerli olduğuna dair varsayımların ortaya çıkmasına zemin olur.

Tinsel alan Doğa’da hazır bulmadığımız, Doğa’nın kendiliğinden var edemediği ilişkiler, olgular, yaşam biçimleri gibi insan üretimlerinin tamamından oluşur. Düşünce bu âlemin merkezinde bulunur, çünkü bütün etkinlikere eşlik eder; etkinlik alanları ve ürünleri ister doğal nesneler üzerinde dönitürücü etkinlikler olsun, ister öznel tasarımların, hayallerin dışavurumu yoluyla sanatsal yaratımlar olsun durum değişmez.

İnsanlar olarak birbirimize bağımlıyız -muhtacız-; toplu şekilde ve toplumsal organizasyonlar içinde yaşamak zorundayız. Öyleyse insana ve topluma ilişkin çözümlemelerde, ideolojik kurgulamalarda, politik-ekonomik yaşam modelleri üretmekte de keyfi, dayatmacı olunamaz.

İnsan fıtratına uymayan hiçbir tinsel olgu  insanlığın özgürlüğüne, güvenliğine ve yaratımına hizmet edemez. Ne kadar insancıl, iyi niyetli; hayallerimizde canlandırdığımız sorunsuz, mutlu, barışçıl, sevgi ve dostluk bağlarıyla örülmüş paylaşımcı bir cennet dünyanın özlemini dile getirse de bu ütopyalar maddi-nesnel dünyanın sert duvarlarına çarpıp dağılır; tarihin, bireyin, toplumsal yaşamın nesnel ilkelerine uymadığı sürece...

Bilişmsel ve teknolojik gelişmeler insanın tüketim hırsını alevlendirip doğayı hoyratça kullanma pervasızlığını tetikledi. Ancak Doğa’ya saygısızlık misliyle geri dönüyor. İnsandaki bu açgözlülük, hükmetme hırsı “kapitalizm” olarak toplumsal bir sisteme dönüştü. Ancak varoluşun bir yasası kendi yolunu açıyor: Bu pervasızlığın ürünü olan özgürlük, adalet, güvenlik, insanca yaşama taleplerinin dünya çapında gerçek kılınmasının zorunlu olduğunu da ortya koyuyor: “her sorun kendi çözüm koşullarının maddi güçlerini de beraberinde getiriyor” (Marx).

Özgürlüğün edimselleşmesi, hakkın tecellisi, adaletin yaşamın tüm alanlarına egemen olası elbette kolay olmadığı gibi çabucakta gerçekleşmiyor; insani-tinsel değerlerin yaşamı devindirmesinin önüne geçmek mümkün değil, çünkü bu varoluşun doğası ve talebidir, onun için umutlar, hayaller, ütopyalar da hep olacaktır.

“Kul ancak yaratıcısını inşa eder,

Onu yaratan ise inşa ettiğidir”(İ. ARABİ)

Bir anadolu bilgesinin, İ. EMRE’nin özlü kelamı: “HAKİMİYETİMEZ MAHKUMİYETİZDENDİR”

 

Bu yazı gazete duvar'da yayınlanmıştır.
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







İNSAN; Kıyısı olmayan derya - Evrenin merkezi nerede?
İhtimaller Hesabı
Çocuklarınız arabada güvende mi?
Ulusal Giz
Erdoğan demokrasiyi kaldırıyor

Avrupa Birliği maskaralığı!!!
Avrupa'da yaşayan Müslümanlar kendilerini siyasetten dışlanmış hissediyor
An ve zamanda Avrupa Birliği
Üçüncü Dünya Savaşı’na hazırlık
Papa Fransis inançsız mı?

İşsizlik rakamları açıklandı. %3.4 artış!
Borçistan'da sosyal patlamalar kaçınılmaz görünüyor!
En iyi 10 kripto para birimi
Yabancı yatırımcının yeni endişesi: Erken seçim
Sri Lanka'da gerçekleştirilen Paskalya Bayramı saldırılarından korkunç ayrıntılar

Yavaş seyahat nedir, nasıl yapılır?
Parkinson hastaları için umut
Pasaportun yolculuğu
“Dünyanın sonuna” gidiyorlar!!!
Narsisizm nedir ve görülme sıklığı neden artıyor?

‘Anlatamıyorum’u dünyanın en çok okunan ikinci şiiri
Zamannın ruhuna aykırı bir sergi
Kendini unutup insanı bulmak
Kafka hayranlarına sevindirici bir haber
Parayı giyinmek ya da sanatı yaşamak

İnsan, Kıyısı olmayan derya - Kuşkularımı gider
Tarihsel olan nesnel olmaya kapalı mı?
Algı çok tanık tek
Bir Süreç Olarak İnsan
Ütopya: Ayakları yerde, başı gökte

Türkiye, Avrupa'nın ve ABD'nin çöplüğü oldu
Çin’in plastik atıklarının yeni adresi Türkiye
Varlığımız varlığına armağan mı ceza mı?
‘Uyurgezer’ adımlarla felakete doğru
Dünyanın turnusol kâğıdı

Uzay yolcusu kalmasın
Yemek sanatından dövüş sanatından dem vuranlara gelsin. İşte size bilim sanatı.
Anı yakalamak
Yapay Zeka psikiyatrik tedavilerde kullanılacak
Wing drone ile kargo servis izni aldı.

Japonlar uzak bir göktaşından örnekler topladı
Rengarenk bir Ay
İyi ki doğdun Proton!
Kibir Hastalığı
Yeni diller ortaya çıkıyor

Dünya nüfusunun %11'i aç!
Avustralya 15’nci Türkiye 66’ıncı sırada…
Dünyanın en yaşanılabilir şehri : İstanbul 130 Sydney 11. sırada
Kadınların hak eşitliği oranı Avusturalya'da %96.8 Türkiye'de %79.38
Hukukun Üstünlüğü Endeksi: Türkiye 126 ülke arasında 109'uncu sırada

Müslüman Kardeşler’in ilk yenilgisi
Doğan Özgüden : özgürlük örneği, hakiki vicdanımız
Beyaz Saray’ın Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi olarak Müslüman Kardeşler
Pentagon’un yedek gücü olarak Müslüman Kardeşler
MI6 ve CIA’nın destek gücü olarak Müslüman Kardeşler

Saltanat
Kıtanın ortasında - Kata Tjuta Yolcuları
Teksir
Amerika Projesi
Sinemalı günler

Sümer Atasözleri ve Özdeyişler
Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git