A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Ben Kavgacı Değilim, Onlar Benimle Kavga Ediyor!

Kategori Kategori: Söyleşi | Yorumlar 0 Yorum | 04 Ocak 2017 03:57:32

Yaklaşık 2 saatlik röportajlara alışkınız biz. Ama 2 vaaar, 2 saat var! Kelimeleri en kalitelisinden İngiliz kumaşı gibi top top fırlatan, gözüne kestirdiğini şöyle bir havalandırıp cıııııııırt diye makası atarken gözünü bile kırpmayan; ağzının içindeki toplu iğneleri düşürmeden, canı istediği anda karşısındakine batırmaya hazır olduğunu hissettiren bir adamla konuşuyorsanız, o 2 saatlik "performansı" yazıya dökmek hiç de kolay olmuyor.

“Atölye’de buluşalım” demişti Barbaros Şansal... Nam-ı diğer “Terzi Yamağı”… Ya da dostlarının seslenişiyle “Barbi”. Twitter’dan aylar öncesinden başlayan tanışıklığımız, Kıbrıs’a yerleştikten sonra, neredeyse her gününü birlikte geçirdiği ortak dostlarımız nedeniyle de iyiden iyiye bir ahbaplığa dönüştü. Twitter üzerinden günlük sataşmalar, fikir teatileri neyse de, iş  “onun sahasında” ve yüzyüze konuşmaya gelince, ne yalan söyleyelim biraz gerilmedik değil…



Gazete haberlerinden, televizyondan ve sosyal ağlardan yansıdığı kadarıyla sivri dilli, hayli muzip, e biraz da snop bir adamla karşılaşmaya hazırlamıştık kendimizi. En kötü ihtimalle, röportajı yarıda keser, dudaklarının arasındaki toplu iğneleri etlerimize etlerimize batırıp, kapıya “Nöbetçileeer! Atın şunları” diye bağırır, üstüne de Twitter’da bir güzel engeller geçerdi bizi… Ama öyle olmadı. Sıklıkla gülme krizimizin geçmesi için ses kayıt cihazını kapatmak zorunda kaldık. Tabii ki lafını sakınmadı ve “istersen bu bölümü yayınlamayabiliriz” uyarılarımıza karşı gözlerini kısıp, dudaklarını büzerek “ne münasebet” bakışları fırlattı.

Reportare’nin temel kuralı, okuyucuya olabildiğince sohbeti bire bir aktarmaya çalışmaktır. O yüzden mümkün olduğunca kesip biçmemeye, konuğumuzun kişiliğini yansıtan cümlelerini tam da ağzından çıkana en yakın haliyle vermeye çalışırız. Bu sefer de aynı çabaya giriştik. Pahalıya mal oldu bu bize… Artık hayatımıza “Barbaros Şansal cümleleri” diye bir kavram yerleşti! Her biri ikişer paragraf uzunluğunda cümle kurar mı insan? Kuruyormuş işte! Ama korkmayın, ara sıra yutmakta zorlanacağınız ifadeler içerse de, genel olarak şerbet gibi akıp gidiyor cümleler…

Gümüşsuyu’ndaki mabete, "Atölye" dediğine bakmayın… Yıldırım Mayruk ve Barbaros Şansal imzasını taşıyan her şey gibi, Atölye de daha kapıdan girer girmez olanca şıklığıyla sarmalıyor sizi. Sade, ezmeyen, abartısız bir şıklık bu. Bizi karşılayan hanım, Barbaros Bey’in az sonra geleceğini söylüyor. Birbirimizi cesaretlendirmeye çalışan bir bakış fırlatıyoruz aramızda. Derken Barbaros Şansal giriyor “kabul salonuna”; üzerinde mavi  sweatshirt, altında jean pantolonu, gümüş takıları ve güler yüzlü rahatlığıyla. Sonrasında çaylı, sigara tellendirmeli, bol kahkahalı 2 saatlik bir sohbet…

Kesinlikle çok ilginç, kesinlikle çok güçlü, kesinlikle çok zeki, kesinlikle çok birikimli, kesinlikle çok eğlenceli, kesinlikle çok özgüvenli bir adam Barbaros Şansal…

“Seveceksiniz” demiyoruz… Çoğunuza fikirleri, seçtiği cümleler, meydan okuduğu değerler nedeniyle aykırı ya da itici gelebilir… Barbaros Şansal da sevilmeyi ve onaylamayı beklemiyor bilesiniz…

Muhtemelen bir solukta okuyamayacaksınız. Onun için sakin olun… Çayınızı alıp arkanıza yaslanın… İyi okumalar…

Röportaj: Sinan Dirlik & Ulvi Yaman
Fotoğraflar: Doğuş Kozal
Gümüşsuyu, 12 Ekim 2015



7 Haziran'dan 1 Kasım'a...


Sinan:  Önce biraz politika konuşalım… 7 Haziran’da bir seçim yapıldı, sonuçlarını beğenmedik ve 1 Kasım’da tekrarlıyoruz. 7 Haziran’dan bu güne, geride bıraktığımız süreci nasıl değerlendiriyorsun?

Barbaros Şansal: O süreç aslında 3 Kasım 2002’de, bizim “Yaratıcılık Asla Demokratik Değildir” adlı 2023 hikâyelerimiz kapsamındaki bir defilede başladı. AKP nin ilk seçimi kazandığının ertesi günüydü. Swiss Oteldeki defilenin baş mankeni de Seyfi Dursunoğlu’ydu. O gün gelen bütün laikçi teyzeler ve sosyetik hanımlar “ay İslam devrimi mi oluyor?” diye bana soruyordu. Podyumda transparanlardan tesettürlü kıyafetlere kadar her türden elbise vardı.  3 Kasım 2002 seçimlerinden bahsediyorum. Sonradan Yılmaz Özdil bir kitabında ("Beraber Yürüdük Biz Bu yıllarda") bu defileyle ilgili magazin haberlerine bakarak “Yıldırım Mayruk tesettür defilesi yaptı” diye yazdı. Bir de Müjdat Gezen, öğrencileriyle sergilediği bir oyunun başlangıcında Yıldırım Mayruk’un “Yaratıcılık, asla demokratik değildir” sloganlı 2023 defilesi, AKP’yi iktidara taşımış, tesettürü yasallaştırılmış gibi anlatıldı. (REPORTARE'nin notu: Mayruk'un söz konusu defilesi Oray Eğin'in Radikal gazetesindeki yazısında da eleştirilmişti )

Sinan: Şu, en sonunda senin podyuma çıkıp “Türkiye laiktir laik kalacak” dediğin defile mi bu?
Barbaros Şansal: Yok o 10 Kasım defilesi… O daha sonra… Benim her defilemde; defileden çok, sonunda ne yapacağım beklenir zaten.  Bu sözünü ettiğimse 3 Kasım seçimleriyle AKP iktidarının geldiği ilk sene… 2002 yılı... Sonrasında, yok 12 Eylül’dü, yok saltanatın kaldırıldığı 1 Kasım’dı, böyle kerrat cetveli üzerinden yürüyen siyasetle Türkiye bugüne geldi. 7 Haziran’ı bir seçim olarak görmüyorum ben. O geçim derdiydi siyasetin. Çünkü 33 saat çalışmış milletvekilleri, bütün özlük haklarını aldılar ömür boyu, maaşlarını aldılar, danışmanlarını işe aldılar ve toplam 33 saatte  iki kere meclise gittiler. Birinde tezkereyi onayladılar, birinde de herhalde altın günü yapıp dağıldılar.

Bence Türkiye’deki çağdaş demokratik, sosyal, laik, hukuk sisteminin çöküşü daha Çiller ve Yılmaz döneminden gelen bir miras. Dolayısıyla burada direkt AKP’yi hedef almayı da doğru bulmuyorum. Rahmetli babaannemin bir lafı vardır: "kıçını kiraya veren acısına katlanır” derdi rahmetli.

Biz, bize gösterildiği kadar görüyoruz siyaseti. Bak ben çok küçük yaşlarda Mevhibe İnönü’nün elbiseleriyle işe başladım ve Özal, Yılmaz, Çiller, Erbakan, Sezer, hepsiyle de çalışma fırsatım oldu. Bir tek Gül ve Erdoğan hariç. Zaten o da mümkün değildi, çünkü bir erkek olarak onları prova etmem düşünülemezdi onlara göre... Kaldı ki zaten böyle bir talep de gelmedi. Ha, gelmemesi de beni sevindirdi doğrusu. Çünkü ben Noel ağacı dekorasyonu yapmıyorum, ben kadın elbisesi dikiyorum.

7 Haziran seçimlerine de Türkiye üzerinden bakmamak lazım. Türkler hep ben merkezli baktıkları için dünyaya, dünyanın merkezini de Türkiye gibi görüyorlar. Oysa dünyanın merkezi Türkiye değil. Ankara ya da Lefkoşa, Paris ya da Londra değil. Ülkelerin başkentleri var ama dünyanın bir merkezi, başkenti yok. Türkler her konuya kendi mecralarından, kendi medyalarının ürettiği algılardan yola çıkarak analiz yaptıkları için çok fevri, çok sanal oluyor her şey. Bu, bugüne özgü bir durum da değil üstelik. Her devirde vardır bu…

Mesela 1977’de (77 1 Mayıs’ı) 33 vatandaşımız ölürken, ben çok gençtim, Osmanlı sokağının köşesinde panzerler insanların üzerinden çatır çatır kemik kırarak geçerken, biz ayakkabı topluyorduk. Sonra Ermeni katliamı meselesi protesto edilirken, Sezen Aksu gelip Taksim Parkı’nın girişine bir terlik bıraktı protesto için. Oysa o 1 Mayıs gecesi Hilton Otelinde Hürriyet’in balosu vardı ve Sezen Aksu da tuvaletiyle o balodaydı büyük bir ihtimalle. O gazetenin patronları da, o başlığı atan o gazetenin patronları da oradaydı. Yani bunu Ilıcak’lardan, Karacan’lardan, Doğan’lardan, taa Simavi’lerden alabilirsiniz. Hakkı Tarık Us’lara kadar gidebiliriz…

Demek istediğim, Türkiye yakın tarihi boyunca kimliksizleştirerek, mülksüzleştirerek, asilleştirmeye çalışarak, büyük nüfus hareketleriyle göçler alarak, göçler vererek bir niteliksiz nüfus yarattı. Bunun suçlusu AKP değil, bunun suçlusu CHP değil, bunun suçlusu MHP değil. Tarihsel süreç içerisinde bunun üç tane mihenk taşı çıktı ortaya: Menderes, Özal ve Erdoğan. Esasında üçü de aynı zihniyettir zaten. Sadece Özal’ı biraz ayırmak lazım içlerinden… Daha demokrat bir yaklaşımı vardı. Onun dönemindeki papatyalar şimdi deve dikeni olarak Belçika sokaklarında karşımıza çıkıyorlar. Türkler, devletçi gelenekten, bu biat ve sadaka kültüründen çıkamadıkları için kendi kimliklerini de bulamıyorlar ve çıkmaz bir siyaset sokağında bir oraya bir buraya sürüklenip duruyorlar.

1 Kasımda olası bir seçimde sonuç değişmeyecek. Halk yine alay edecek. Bu arada, Azerbaycan’da öğretmen maaşı 200 Manat iken, bütün lüks butikler ve oteller Bayan Aliyev’in emrindeyken, Fox TV gibi sözde muhalif bir kanalın sabah programlarını sunan Küçük İsmail “Bayan Aliyev’in üstün zevkiyle oluşturulan Bakü” diye konuşacak. Kulağımla duydum bunu. O zaman dedim ki ben Barbaros olarak belki aykırı, radikal, marjinal bir çocuk olarak görülebilirim ama en muhafazakarlardan biriyim aslında... Çünkü insan, erdem, ahlak, ve kültürün korunması taraftarıyım. Bizler kentlerimizi imha ederken, kültürümüzü imha ederken kendimizi koruyamayan bir nesiliz. Bak mesela bir tartışmadır gidiyor, efendim Ankara Garı’nın camları kırıldı, hasar gördü! E iyi de Haydarpaşa da peşkeş çekildi? Ona üzülen yok yani? Neyin kavgasını yapıyorlar? Aslında yok hiçbirinin birbirinden farkı. Ne CHP nin, ne MHP nin, ne AKP nin, ne HDP nin! Hiçbirinin birbirinden farkı yok. İnsanoğlu iki delikli bir silindir sonuçta… Ağzından laf yerine dışkı, ardından da dışkı yerine laf üreten sistemler bunlar. Ha, biri daha Emevi zihniyetinde veya Vahabi zihniyetinde. Biri, daha Stalin zihniyetinde, daha Lenin zihniyetinde…  Bok değil kaka! Sonuçta hepsi aynı teraneyi anlatıyorlar.

Türkiye’nin meselelerine gerçek çözümleri, ülkenin birlik ve beraberliğini, dünyaya entegrasyonunu, evrensel değerlerini konuşan siyasetçiye rastlamıyorum ben. Sadece popülist bir siyaset yaklaşımıyla var oluş sergiliyorlar. Postalizm, postalize siyaset diyorum ben ona. Bu seçim kampanyası, Sibel Can’ın konseri gibi ya da Gülben Ergen’in bir daha hamile kalması gibi…  Böyle bir siyaset bu! O yüzden daha apolitik duruyorum yani. Kerhanedeki bakireyim. AKP’sinden HDP’sine her partiden arkadaşlarım var. “Bizim partide siyasete gir” diyenler de oldu ama bak ne var biliyor musun? Bence birey olmadan toplumsallaşamazsın. Toplum bireylerden oluşur. Bu toplum, birey olarak beni kabul etmiyor ki? Beni birey olarak kabul ettiği yer ve zamanlar var sadece. Mesela Gezi Parkındaki duruşum ona uyduğu için kabul ediyor ama LGBT birey olduğum için “susacaksın” diyor. Ateist olduğum için “haşa günahkarsın” diyor. Sosyalist olduğum için “belki ucundan faydalanabiliriz” diyor. Devrimciyim dediğim zaman “sakın bu kelimeyi ağzına alma” diyor. Ama ben biraz da sosyetiğim diyorum, “o kısmını hiç konuşmayacağız” diyor. Peki beni kim yapmak istiyorsunuz?

Sinan: Barbaros her niyete yenen muz? Ne niyetine yersen o biraz?

Barbaros Şansal: Ama hep öyle yapmıyor muyuz? Karanlıkta ve susarak sevişerek üremiş bir toplumun çocuklarıyız. Annem babamla severek ya da isteyerek evlenmemiş ki? Alt gelir gruplarında, anasıyla babasıyla aynı odada uyumak zorunda kalan çocuklar, ana babalarının cinsel hayatının acı çekmek olduğunu zannetmiş hep. Ahlayıp inliyorlar ya, “babam anneme her gece kötülük yapıyor” diye düşünüyor çocuk. Cinsel ve dinsel devrimini yapmamış bir toplum, seçim yapsa ne olur?

Sinan: Artan şiddet için ne diyorsun?

Barbaros Şansal: Şiddet hep vardı. Bu yeni değil ki? Ben Sansaryan’da işkence gördüğümde, Selimiye de yattığımda, Zührevi’ye alındığımızda, saçlarımız tıraşlanıp insanların içinden tek sıra halinde akciğer röntgenine Sirkeci’ye yürütüldüğümüzde, trenlere konup Eskişehir’e sürüldüğümüzde, Bodrum’dan toplanıp fişlendiğimizde şiddet hep vardı. Hortum Süleyman’da da vardı. Savaş Ay, Osmanlı sokağında variller yakıp hedef gösterdiğinde de vardı. Uğur Dündar panzerlerin üstünde Doğan Karakaplan’la birlikte balyozlarla kapıları kırdığında da vardı. Şiddet sadece siyasi ya da darp olarak yoktu ki? Şiddet toplumun her kesiminde vardı. Bergen öldürülürken de vardı. Feri Cansel ölürken de vardı. Şiddet Zeynep Uludağ cinayetinde de vardı. N.Ç. davasında da vardı. Şiddet bu toplumun genetiğinde var. Dünya bizi nasıl tanıyor? “Barbar Türkler!” diye değil mi? Biz kendimize bakmadığımız için, bize sokuşturulan şeylerle var olmaya çalıştığımız için kendimizi tanımıyoruz. Ben çok mahcup oluyorum yurtdışı seyahatlerimde. Üç- dört dile hakim olduğum için, onların dilinde günaydın deyip, konuşabildiğim için beni gayet nezaketle karşılıyorlar. Bak Zürih’te başıma ne geldi? Pasaport kontrolündeyim. Kadın gayet gülümseyerek “hoş geldiniz, ne kadar elegan bir stiliniz var” dedi bana. Teşekkür edip pasaportumu uzattım. Kadının yüzü bozuldu. “Niçin geldiniz?” dedi. İş için geldiğimi söyledim. “Nerede kalacaksınız?” dedi, kalmayacağımı söyledim. Pasaportun sayfalarını karıştırıp, “Zaten her geldiğinizde ya günübirlik ya da en fazla 2 gün kalıyorsunuz? İsviçre’ye neden bu kadar sık gidip geliyorsunuz?” diye sordu. Kumaşçımım burada olduğunu, Sengalen’de beklediklerini, toplantımı bitirir bitirmez akşama Türkiye’ye döneceğimi söyledim. Kadın şaşkınlıkla yeniden “Neden akşama döneceksiniz?” deyince artık dayanamadım: “Çünkü sizin en iyi otelinizin yatak kalitesi, benim yatak odamdaki kaliteden daha iyi değil” deyiverdim. Kadın özür dileyip pasaportumu verdi. Yani strateji güzelliği döver! Stratejik bir çukura düşmüş bir toplumuz maalesef. Yani öyle algıları kapatıp, dünyaya meydan okumakla; asarım, keserim demekle olmuyor. Bak, bankalarını Amerika ayakta tutuyor. Hava sahanı Rusya ayakta tutuyor. Bütün ihracatın ithalatın, Avrupa Birliğinde… Sen hangi büyük ülke olmaktan bahsediyorsun? O yüzden 7 Haziran, 1 Kasım falan bir şey değişmez. İşte “Yetmez Ama Evet” çiler, işte pipisi purosundan küçük gazeteciler, sansürler, iftiralar… Bunlarla ülke 30 yıl geriye gitti. Seçim falan beni ilgilendirmiyor artık. Ben bir devir teslim dönemindeyim. Hayatımda bir devrim yapıyorum. Bunların yapamadığı devrimi yapıyorum aslında. Devrim bireyseldir çünkü. Ben kendi devrimimi yapayım da belki bir yerlere de sirayet eder, akıllananlar çıkar.

Sinan: İçim karardı yahu? Umut telkin edecek bir şey yok mu?

Barbaros Şansal: Çıkış her zaman var ama önce devlet kavramını iyi algılamak lazım. Devlet biliyorsun, asla yatağa girilmemesi gereken bir aşk. Çünkü çok hunhar, çok vahşi! Zevkini yapıyor, boşalıyor, yorgun düşüyor, uykusunda dönüyor, eziyor geçiyor! Sıçtığın bokun altından şnorkelle çıkamazsın! Bu devletlû padişahım, devlet baba kafasından bu hale geldik. Sosyal devlet nedir? Ücretsiz eğitim, sağlık ve güvenliği sağlar. Bunu da belirli bir vergi sistemini kurarak elde ettiği kaynakla yapar. Bu, bu kadar basit bir şeydir. Bizde öyle değil ki! Gelirinin %72’sini devlete veren bir toplumuz. Sonra karşımıza çıkıp “ama ağaç diktik, ama yol yaptık, ama çiçek ektik” diyor.  Bunlar beni ilgilendirmiyor. Türkiye de dumura uğramış toplumun ilgilendiği tek şey ne? Günlük gelişmeler! Adam Adıyaman’da köprü açılıyor diye seviniyor, sonra çamur içinde evine gidiyor. Algı bu… Bak, barışı ve gelişmeyi sadece kültür, sanat ve sosyoloji sağlar. Ticaret ve siyaset her zaman savaşa endekslidir. Sanıldığının aksine ticaretle gelişmez toplumlar. Medeniyet atlarla yayılmadı, yelkenlilerle yayıldı.  

Sinan: Konuşmanın en başına dönebilir miyiz? 1 Kasım’a…

Barbaros Şansal: 7 Haziran 1 Kasım umurumda değil. Zaten 7 Haziran’da da oy kullanamamıştım. Kıbrıs’taydım, gittim konsolosluğa oy kullanayım diye, “burada kullanamazsın” dediler. Çıkış yasağım vardı o ara, “bizi ilgilendirmez” dediler. Oy kullanmadım ama kullanabiliyor olsaydım da oy vermezdim. Yine vermeyeceğim. Tam 1 Kasım’da dönüyorum Kıbrıs’a. Seçimle falan uğraşamam. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsam önce kendimi bu bataktan kurtarmalıyım. 7 Haziran ile 1 Kasım arasında bir şeyin değişeceğini düşünmüyorum.



Kürt Sorunu: Ya Çözülecek, Ya Çözecekler!

Türkiye Kürt sorununu çözmek zorunda... "Masaya gelin" dendi adamlar masaya geldi. Bu sefer masadan kovdular. Eğer bu işi masada çözmüyorlarsa yapacak bir şey yok. Bir şekilde gerilla çözecek bunu...

Sinan: Hadi siyasetten girdik, Kürt sorunuyla kapatalım bu faslı. Ne düşünüyorsun bu konuda?

Barbaros Şansal: Ne Kürt sorunu var, ne Türk sorunu. Bak, Batman’a ilk gidişim 1965’teydi. Babam bir petrol şirketinde mühendisti. Kerpiç damların üzerinden bakıyordu insanlar. Biz Amerikalıların karavanlarında kalıyorduk. Batman buydu benim için. Yıllar sonra, 1997’de 2. Taktik Hava Komutanı Yaşar Müjdeci’nin davetiyle Kartal Vakfı için bir defileye gittik. O tarihte 23. Tümen Jandarma Komutanlığında, sonradan İstanbul’a Kurmay Başkanı olarak giden  Cihandar Hasanoğlu vardı, Lojistik Yüzbaşıydı. Bak, Üzümlü Karakolu baskını zamanından söz ediyorum. Hakkâri Çukurca Sivritepe’de JİTEM Yarbay Namık Dursun vasıtasıyla, Barzani dahil bir çok Türk Komutanın, Kürtlerin bir arada çalıştığını gözlerimle gördüm.  Harekât Kumandanının çadırında. Taburların yerlerini ortak stratejilerle değiştirdiklerini mesela… Hatta Sivritepe’de bir gece dayanamayıp sordum neden mayın döşemiyorsunuz diye. Hiç unutmuyorum, asker “oraya mayın döşerim ama sonra bir daha orayı ele geçiremem” demişti.

Sinan: Ne anlama geliyor bu?

Barbaros Şansal: Anlayan anlar onu…

Sinan: 1 Kasım sonrasında nasıl bir süreç bekliyorsun?

Barbaros Şansal: Çok daha kanlı. Çok daha fakir, çok daha karanlık. Çok daha umutsuz bir Türkiye görüyorum yani.

Sinan: Nereye kadar bu?

Barbaros Şansal: Vallahi dibi yok bunun. Mastürbasyondan vazgeçene kadar Türkiye. Bakın kimsenin konuşmadığı bir şey var, yırtıyorum kendimi. Bu mülteci iade anlaşmasını imzaladı hükümet bundan 6 ay kadar önce. Bu, bu ülkenin sonunu hazırlayan hatalardan biridir. Nusracılar sınırdan içeri girmeye başladı. Bak artık Atatürk Havalimanındaki bütün uçuşlarda olağanüstü güvenlik önlemleri alındı, özellikle Afrika uçuşlarında. Türkiye’yi bir terör kavşağı haline getirdiler. Ajda Pekkan’ın slikonları magazin olmaktan çıktı, o dönemler bitti. Çünkü konuşabilecek her şeyi tükettiler o alanda. Geriye Emine Hanım’ın butiği, Sümeyye’nin baş örtüsü, Bilal’in bebek arabası kaldı. O da olmadı, şimdi yeni ve toplumun bütün dikkatini çekecek bir şeyler yapmaları lazım. Daha da vahşileşecekler. Sonunda Türkiye Cumhuriyeti kazanacak, ben buna inanıyorum.

Bakın, 1965’ten beri Kıbrıs’a gidip geliyorum ben. Kıbrıs’ı tanıdıkça, Kıbrıs’ın nasıl Türkiye tarafından bir laboratuar olarak kullanıldığını ve oradaki her uygulamanın sonucuna göre Türkiye’de adım atıldığını iyice fark ettim. Kıbrıs’ın 1970’lerde yaşadığı acıların benzerini Türkiye, Kürt meselesinde yaşamaya başlayacak. Bu sorunu başka türlü çözemiyorsa maalesef bu şekilde yaşayacak. “Masaya gelin” dediler, adamlar masaya geldi, bu sefer masadan kovdular! Eğer bu işi masada çözmüyorlarsa, artık yapacak bir şey yok, bir şekilde gerilla çözecek bunu. Başka türlü çözülmüyor çünkü! Bakın, Kıbrıslı Türklerde  bile ırkçı, faşizan yaklaşımlara tanık olup dehşete düşüyorum. Geçenlerde bir “emzikli bebek” haberi çıktı. Bazı Kıbrıslı Türkler “Oh olsun, yaptık, soylarını kurutmalıydık” gibi acaip ifadeler kullanıyorlar, şaşırıyorum. Aynı ifadeler Rum tarafında, Yunan bayrağıyla yapıyor. Halbuki Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağının tasarımını yapan da bir Kıbrıslı Türk!

Benzer biçimde Türkiye’de de bu gerilim ve bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın etkileri görülecek. Daha sonra Federatif bir yapıya geçilecektir. Belli bölgelerde çoğunluğu oluşturan nüfusun yaşadığı, azınlıkların hak ve hukukunun evrensel anlamda güvence altına alındığı, merkezi bir üst yönetimin olduğu Üniter yapı içerisinde bir Federatif yönetime geçecektir Türkiye. Gidişat budur, Türkiye bu güne kadar yaptığı tembelliğin, mirasyediliğin bedelini bu şekilde ödeyecektir. Bakın bir Atatürk döneminde büyük hamleler var biliyorsunuz. İnönü buna limon sıktı. Arkadan Demokrat Parti döneminde bir yağma anlayışı geldi. Bir tek Ecevit döneminde doğru düzgün bir ulusallaşmadan, o da biraz bahsedebiliriz. Ondan sonra Var-Yap, Yay-Sat! Yani hep bunlarla geldik bugüne. Limanları sat, imtiyazları sat, onu sat, bunu sat! Uluslar arası anlaşmalarla imtiyaz ver, imtiyaz ver! Bak, bugün satacak malın da kalmadı? Al, açıklandı işte, turizm rezervasyonları art arda patlıyor? Ekonomi TİT dediğimiz turizm, inşaat ve tekstile; istihdam yaratan, katma değer üreten ama gelişmeye açık olmayan üç sektöre endekslendi. Tekstil 2 yıl önce bitti. Kefen bezi yok polyesterle gömülüyor insanlar. Turizmi de bitirdiler 0-200 metre kanunlarını ihlal ederek. Geriye bir inşaat kaldı, ya Resulallah! Onu da şimdi oturur yerler!

Sinan: Valla bu bölümün özeti… Dilim varmıyor ama… “Bokunda boğul…”

Barbaros Şansal: Aynen! Bende tam olarak bu lafı söylüyorum! Bokunda boğul Türkiye!

Ateist Değil Ate'yim! İzm'ler Bana Göre Değil...

Sinan: Aman taman, siyasete bir nokta koyalım, ruhum daraldı. Biraz başka konulara girmek istiyorum. Niye bu kadar sivrisin abi sen?

Barbaros Şansal: Aaaa!! Hiç sivri değilim, lakabım yuvarlak manyak? Kendini sivri zannedenlere bu lafım.
(Söylememize gerek yok! Burada makaraları salıverdik. İlk bölümün o karanlık tablosu, bir anda Barbaros Şansal’ın renklerine bıraktı yerini. )

Sinan: Magazinle ilgili değilim, o yüzden “Barbaros Şansal” bana çok magazin gelirdi eskiden, seninle ilgili haberlere bakmazdım. Ama uzun bir süredir seni önce magazinle politik hat arasında gidip gelen bir yapıda görmeye başladım. Son birkaç yılda ise artık neredeyse tamamen politik bir hatta oturmuş görünüyorsun. Bu enteresan geliyor bana?

Barbaros Şansal: Magazinde de hep politiktim ama ben? Mesajlarım politikti yani…

Sinan: Ya biz işe az biraz mürekkep yalamışlar “magazin mi aman geç” deriz malum. Magazin takip etmek, entelektüel zaaf gibi görünüyor ya sonuçta? Ama özellikle twitter’da son dönemde temasımız arttıkça politik yanını daha fazla görmeye başladım. Şaşırtıcı olan, eskiden basbayağı Kemalist bir adamdın?

Barbaros Şansal: Hâlâ Atatürk devrimlerini çok önemsiyor ve inanıyorum. Ama ben hiçbir şeyin “ist’i” değilim. Mesela “ateist” değilim “ate”yim. Bunu her yerde söylüyorum. Ate’ist değilim, İslam’ist değilim, faş’ist değilim, komün’ist değilim, materyal’ist değilim, Kemal’ist değilim. Hem zaten Kemalist diye bir şey yok. Kim uydurmuş bunu? Kemal kim? Kemal Sunal mı?

Sinan: Bak ne bizim ne kendinin başını belaya sokacak, birilerini üzerimize sıçratacak şeyler söyleme tamam mı? Aaaa!!

Barbaros Şansal: Aman peki! “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” diyeyim o zaman. Tayyip Erdoğan o şekilde telaffuz ediyor ya, Sayın Cumhurbaşkanıma yaranmak için ben de öyle söyleyeyim madem! Atatürk ve dava arkadaşlarının dönemin konjonktürüne göre çok büyük başarıları var. Hasta adam haline gelmiş, çürümüş bir İmparatorluğu toparlayıp, aydınlığa, batıya, çağdaşlığa entegre etmeye çalışan, kadının seçme ve seçilme hakkından devlet işleyişine kadar büyük devrimler yapılmış. Tabii ki Rus devriminin, Stalin’in çok büyük etkisi var. Zaten yıldız sosyalizmi temsil eder. Hilal de işte sonradan konmuş. Aslında mavi üzerine sarı güneştir Türk bayrağı ama itirazlar üzerine kırmızı beyaza dönüyor. Sevaplarıyla günahlarıyla böyle bir süreç var. Atatürk bir peygamber değil ki? Zaten peygamberlere de inanmam o ayrı… Atatürk’ün ruhani bir kutsiyeti yok benim için. Kaldı ki Atatürk’ün manevi kızı Ülkü, benim anneannemin ikinci eşinden olan dayımın karısı. Rahmetli Özal bir gün Harbiye Ordu Evinde, biz prova yaparken, şöyle bir dizime vurup Semra Hanıma seslendi. “Semra gel, gel” dedi. Benim dedemden Osmanlı tarafım var ya, “Bu var ya bu, babası Osmanlıydı zaten, şimdi de ne yaptı etti Atatürk’e de akraba oldu. Bu, bu ülkenin başına bela olacak bak” dedi. Benim öyle körü körüne Kemalist diye tarif ettiğim bir duruşum yok. Ben laik demokratik sosyal hukuk devletine inanan bir insanım. Burada da bana öncü olarak görebileceğim en yakın isimler Atatürk ve dava arkadaşlarıdır. Tabii bu, dava arkadaşlarının hepsini onaylıyorum bir savaşa döndürdükleri için bunu, bayraklar tabutların ambalaj malzemesi haline gelmeye başladıkça, ben biraz daha iç sesimi dinlemeye başladım. “Bu insanlar ne istiyor?” demeye başladım ve içlerine girdim. Şimdi tabii Ayça Şen’in tesettür hikâyesi gibi, “işte bir arkadaşım oldu da, bu kitabı yazdım da” gibi anlaşılmasın yani. Cidden anlamak istedim. Gerek BDP’den, gerek HDP’den, hatta daha radikallerle de bir sürü kontağım oldu. Özellikle de Gezi sürecinde bir sürü Kürt tanıdım. Tezlerini kendi ağızlarından dinledim ve her şeyin aslında bana anlatıldığı gibi olmadığını görmeye başladım.



Gezi Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Kırılmasıdır

Sinan: Gezi pek çok insanda kırılma yarattığı gibi sende de yarattı yani?

Barbaros Şansal: Gezi Türkiye’nin en büyük kırılmasıdır. Gezi, Cumhuriyet tarihinin en büyük siyasal ve sosyal olayıdır. Daha bu hafta AKP’li bir bakan, “Gezinin ilk üç gününe saygı duyuyorum” dedi. O 29’undan itibaren biliyor. Ben 27 Mayıs gecesi girdim. Gökmen’in belgeseli benimle açılıyor biliyorsun. “Bugün 27 Mayıs 2012, 1960 27 Mayısında da bu meydana tanklar girmişti şimdi de belediyenin iş makineleri giriyor” diye. Aslında biz “Ayağa Kalk Taksim”e bir yıl önceden başlamıştık.

Gezi tabii çok önemli bir kırılma noktası, 10 milyonu sokağa çıkaran, Cumhuriyet tarihinin en büyük hareketi ve toplumu kaynaştıran bir hareket. Yani LGBT’si, anti kapitalist Müslüman’ı, komünisti, Kürtçüsü, Türkçüsü, Atatürkçüsü hamamcısı… Hamamcılar Odasıyla Tuvaletçiler Odası geldi düşünün! Hepsini bir araya getirmiş ve bir komün oluşturabilmiş dev bir olay!  68 Paris komünü gibi bir komün oluşturabilmiş bir yapı. Herkes bana “ay gezi bitti mi?” diyor…

Bir daha Gezi yok! Yani Gezi misyonunu tamamladı. Ödevi ve görevi bitti onun. Gezi, büyük bir maskeyi düşürdü. Bunun travmaları bir iki sene sürecek. Artçıları gelecek bir süre daha ve ancak birkaç sene içerisinde oturacak. Çünkü bizler öyle çok bilgi, görüntü, ses kirliliği içerisinde yaşayan toplumlarız ki, algılarımız dumura uğruyor. Karpuz tadında, kavun renginde, salatalık kokusunda şekersiz sakıza para verir olduk. Eşeğin önüne havuç bağlanmış gibi… Öyle bir toplum olduk yani… Gerçekleri biraz puslu gördüğümüz için de anlamak zaman alıyor. Gezi ve sonrasında tanıdığım İnşaat işçisi arkadaşları kaybettik Ankara’da. Kobanê’de bir sürü can kaybettik.

Kıbrıs’a gitmeden, 10 Mayıs’ta İstanbul’da oynadığım son oyunun gelirini Kobanê’ye aktardım. Sahnenin tamamında Kobanê fotoğrafları vardı. Hâlâ saklıyorum. Orada gördüm ki Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi, Hristiyan, Müslüman, erkek, kadın, travesti, transseksüel, eşcinsel… Neyi paylaşamıyoruz biz? Sen zıt, ben zıt, ata kim versin ot? O zaman dedim ki diyalog kurmayı deneyelim. Gezi bu berraklaşmayı sağladı. Düşünsene, bir kolumda TGB yönetisi, bir kolumda HDP İl yöneticisi arkadaşlar vardı ve bir araya geldiğimizde hiçbir sorun yaşamıyoruz. Perinçek’in partisinde çalışan arkadaşla, Demirtaş’ın partisinde çalışan arkadaşla aynı kafeteryada oturuyoruz, izliyorum, gülüşüp şakalaşıyorlar, dostluk kurabiliyorlar. Benim misyonumun bu olması gerektiğini düşünüyorum artık. Birleştirici olmalıyım, ayrıştırıcı değil. Mağdurun yanında durmalıyız, mağrurun değil! Marakeş’te tatildeyiz, çok ünlü, çok zengin bir iş adamı var, ismini söylemeyeceğim şimdi. Oturuyoruz sabah kahvaltısında. Churchill’in kaldığı otel, Mamunya. “Yanlış yapıyorsun, güçlünün yanında olma zamanı” dedi bana. “Güçlünün yanında duran kazanır” dedi. O, güçten söz edince, “dur bak aklıma geldi, sana bir şey anlatayım” dedim. Bizim bir defileye kadınlar geldi. O kadar çok kadın ve o kadar çok çanta vardı ki… Ben fark etmedim, bir gazeteci arkadaş dikkatimi çekti, ne kadar çok çanta var diye… Baktım, hakikaten her kadında bir çanta. Ama çantaların bir kısmı yerde, bir kısmı sandalyede, bir kısmı da kucaktaydı. Ben böyle anlatınca, o ünlü işadamı sordu tabii “ne demek istiyorsun?” diye. Sandalyede duranlar emanet, çalınmasın diye… Kucakta duranlar orijinal, ama onların hepsi davetegidiyorum.com (*) dan kiralıkmış! (*) site ismi bu değil tabii/ reportare) “Nasıl yani?” dedi iş adamı… E işte çantasından mücevherine kadar gecelik kiralıyormuşsunuz o siteden deyince iş adamı, “hanım koş, kap şu tableti, bul şu siteyi, bundan sonra o kadar masraf yaptırma bana, kirala şuradan” deyiverdi. Türkiye’deki sanayicinin, yatırımcının bakış açısı işte bu! Bu yüzden güçlünün yanında duruyor. El şeyiyle gerdeğe girmeye alışkın çünkü.

Sinan: Senin altyapın, sınıfsal kökenin düşünüldüğünde…

Barbaros Şansal: Ne varmış benim sınıfsal kökenimde? Ben halk çocuğuyum!

Sinan: Ha ha ha! Osmanlı halk çocuğu.

Barbaros Şansal: Ana tarafım daha da beter! Eczacıbaşı!

Sinan: Demek istediğim, sen zaten çok kültürlü bir yapıdan geliyorsun? Bunlar senin için yeni bir şey olmasa gerek? “Ötekilerle” ilk kez karşılaşmıyor olmalısın? Gezi’nin senin ruhunda bir yarılma yaratması şaşırtıcı değil mi?

Barbaros Şansal: Hayır, katiyen! Düşündüğün gibi bir insan değilim. Bir kere ilkokula yatılı başladım. Anne baba, çok evlilikler olduğu için. Bak hiç kendime ait bir çocuk odam olmadı. Hiç aile evim olmadı. Ben hep babaanne yanında, anneanne yanında, yatılı okulda büyüdüm. Zaten 17 yaşında ayrı eve çıktım. Varlıklı bir sevgilim vardı, o yardımcı oldu. Yatılı okuldayken bazen hafta sonları çocukların aileleri gelir alırlardı. Cumartesi öğlene kadar okul olurdu o zamanlar. Cumartesi öğlen alınıp, Pazar akşam okula bırakılırdık. Bazı hafta sonları kimse almazdı beni, koca yatakhanede tek başıma kalırdım. Yani ben öyle medyanın beni anlattığı adam değilim.

Sinan: Valla hiç öyle bir imajın yok?

Barbaros Şansal: Hiç ilgilenmedim beni nasıl anlattıklarıyla. Biliyorum, beni çok antipatik bir kimlikle anlattı bu pezevenkler yıllarca. Nerede benim kimliğim ortaya çıktı biliyor musun? Rahmetli Ufuk Güldemir zamanı, Haber Türk’te yaptığım “toplu iğnede”… Selma Türkeş’in evinde Mahsun Kırmızıgül ile karşılaştım, beni görünce ayağa kalktı, ceketini ilikledi, “ben sizi çok yanlış tanımışım beyefendi, Habertürk’teki programınızı izledikten sonra, size saygım sonsuz” dedi. Ama ne oldu? RTÜK o programı yayından kaldırdı. Sonra SkyTürk’de Yalçın Küçük, Enver Aysever ve Nihat Genç ile Çengelli İğne’yi yaptım. ǒyi orak—çekiç yapıp, üstüne de apostrof koydum.  7. Bölümde programın kaldırıldığını telefonla bildirip kovdular zaten. Sonra Show TV’de “Bugün Kime Giydirsem” i yaptım. Oradan da kovdular. Artı1’e girdim, oradaki programı da kaldırdılar, paramı da vermediler üstelik. E Ulusal Kanaldan da 3-2-1’i kaldırdılar. Aydınlık’taki yazılarımı da kaldırdılar. Yahu Halk TV’den bile yayın yasağı aldım. Yani o medyanın insanlarda yarattığı algının adamı değilim aslında.

Sinan: Ben çok kültürlülük, “multiculture” anlamında söylemiştim.

Barbaros Şansal: Doğru, çok kültürlü bir ortamdı. 1980 itibarıyla ayrılmak zorunda kaldım ve 9 yıl dönemedim Türkiye’ye. Tabii 4 sene Londra, 2.5 sene İsviçre, Fransa, Almanya… E orada evliliğim, ayrılmam… Orada çalışma hayatım, yaşamam falan… Tabii beni çok kültürlü bir insan haline getirdi.

Sinan: Dolayısıyla farklı kültürlerle teması olan bir insan olarak, burada “ötekilerle” ilişki kurma, onlarla empati kurmada bir sıkıntı yaşayacağına ihtimal vermiyorum?

Barbaros Şansal: Ha, ben Gezi’den önce de sosyaldim. Her zaman yürüyüşlerde, LGBT aktivitelerinde, Galatasaray’daki eylemlerde beni görürsün zaten. Ama Gezi bana başka bir şeyi öğretti. Önyargılarımı ortadan kaldırdı. Kalan önyargılarımı…

Ulvi: Ne tür önyargılar vardı?

Barbaros Şansal: Vardı… Mesela Kürtlere karşı vardı, İslamcılara karşı vardı.

Sinan: Bu biraz beyaz Türk olmaktan kaynaklanıyor…

Barbaros Şansal: Ay hiç de beyaz Türk değilim! Suriyeli, Tripolili bir geçmişim var yahu.

Sinan: E Kürtlere olan önyargın neden kaynaklanıyordu peki?

Barbaros Şansal: İşte içinde bulunduğum zümreden tabii… Devamlı Kürtleri kötüleyen bir zümre olduğu için algı oluşuyor. Ama bak hiçbir zaman herhangi bir Kürtle, Kürt olduğu için tartışmadım ben. Ya da bir Müslüman’la…  Kimse böyle bir şey söyleyemez. Ama Gezi’de ben o insanların da etnik ya da inanç kimliklerini bir kenara bırakabildiklerini gördüm. Gezi’den önce yoktu bu.

Sinan: Onlarda da vardı tabii önyargı…

Barbaros Şansal: Onlarda da var. Bir keresinde biriyle konuşuyoruz, “bu işler diplomatik yolla çözülmeli, masada çözülmeli” dediğimde “biz boşuna mı çıktık dağa” dedi. “Git o zaman dağda leş ol!” dedim, kıyamet koptu! HDP kınama yayınladı falan. Fakat Gezi bir ergime noktası yarattı toplumda. Hiç beklenmedik bir şekilde üstelik. Eğer CHP müdahale etmeseydi, Gezi devrimi yapabilirdi.

Sinan: Yok artık! O kadar?

Barbaros Şansal: O kadar! CHP’nin müdahalesi Gezi’yi bozdu. Çok içinde olduğum için söylüyorum. CHP müdahale etmeseydi, nemalanmaya kalkmasaydı orada, Gezi devrimini yapacaktı. Ülkü Ocakları çekilmeyecekti o zaman. Ülkü Ocakları vardı Gezi’de.

Sinan: Nasıl bir şey çıkardı Gezi’den?

Barbaros Şansal: Yani şöyle bir şey çıkardı, bu kadar gecikmezdik iktidarın gerçek yüzünü görmek için. Bu kadar can kaybetmezdik. Bu kadar soygun, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet olmazdı. En azından bir kısmı daha engellenmiş olurdu. Saray inşa edilmemiş olacaktı en azından yani. Atatürk Orman Çiftliği yemyeşil yerinde durabilecekti.

Ben Kavgacı Değilim, Onlar Benimle Kavga Ediyor!

Sinan: Bu röportaj da kavgaya neden olacak. Niye bu kadar kavgacı bir adamsın ya?

Barbaros Şansal: Değilim aslında, bak beni öyle yansıtma, ben Panter Emel değilim! Onlar benimle kavga ediyor.

Sinan: Yapma Allah aşkına, bu kadar insan herhalde akşam yatıp, sabah ne yapsam da Barbaros’la kavga etsem diye kurmuyor kendi kendine?

Barbaros Şansal: Şimdi iki tip insan var biri şey gibi, Türkiye’de meşhur olmak istiyorsan birilerine bulaşacaksın.  İşte sinemacı olacaksan Türkan Şoray’a bulaşacaksın. Hülya Avşar gibi. Modacı olmak istiyorsan da Yıldırım Mayruk ve bana bulaşacaksın. En popülere bulaşılarak meşhur olunuyor ya bu ülkede? Yani bak, Tuğba Ekinci’nin attığı tweet gibi.

Sinan: Pardon, Bülent Ersoy da meşhur olmak istemiyordu herhalde? Ondan ne istedin?
Barbaros Şansal: Bülent Ersoy benim 45 yıllık arkadaşım. Paramı ödemedi kavga ettik. Geçen gün televizyonda da söyledim. Dernekten attılar beni o tartışma yüzünden. Atsınlar! O dernek nasıl kuruldu? Burhan Kuzu beyefendi bunlara “yeni anayasa yazılmasına yardımcı olacaksınız” deyip kurdurdu. Bunlar da inandılar. Aha Belgin Çelik hayatta git sor, Ankara da. “Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ne anayasası?” dedim ben bunlara. “Aa, bize görev verdiler, eşcinsel haklarını yazacağız yeni anayasaya” dediler. Akşam peruğu takıp Ayrancı’ya çıkıyorsunuz, ne hakkı? Sana devlet bir tane oda, iki tane makam masası verdi diye sen kendini müdür mü zannettin yani. Neyse dernek meselesi mühim değil de, Bülent benim paramı ödemedi. Bir de kalktı laf etti, o başlattı yani. “Ben onu sesimle gömerim, küreğimle döverim” gibi laflar. İnşaat amelesi misin ayol sen? Assolist bir hanımefendisin! Ne biçim laflar o laflar? Bir kadının ağzına yakışır mı? Sinirlendim ben de. Kameralar takip etti, yanımda da Hollandalı bir avukat arkadaşım var, hanım. “Bak, ben kamburlarımı zımparalamadım, benim mavi nüfus kâğıdım duruyor” dedim. Eşcinsel kavgası da böyle olur kardeşim. Ne diyecektim yani, “ağzını burnunu kırarım” mı diyecektim? “Koyarım, sokarım” gibi lafları da sevmem,hiç hoşlanmam öyle laflardan. Neyse, sonra geldi zaten, dikiş diktirdi yine.

Sinan: Ha ha ha! Bu sefer parayı aldın mı bari?

Barbaros Şansal: Aldım! Kavga ederek aldım hem! Kapıya geldi, şoförü şoförüme verdi parayı. Kendi de arabada oturdu. Al işte bunu da aynen yaz!

Sinan: Allahım ya! Her halde en korkulan adamlardan birisisin? Herkesin kirli çamaşırını biliyorsun?

Barbaros Şansal: Ne yapayım? Onlar da ortada bırakmasınlar donlarını abi !

Sinan: Yapma… Biraz da meraklısın?

Barbaros Şansal: Hiç merak yok! Vallahi yok!  Çok gezen tavuk, çok bok getirir. Önümde oluyor her şey ayol. Elimde değil ki? Ben bakmam, görürüm. Bakmak başka bir şey. Ben görürüm. Fotografik bir hafızam var, hiçbir şeyi unutmam.

Sinan: Biraz da kulağın delik galiba?

Barbaros Şansal: E Çok sağlam arkadaşlarımız var tabii… Yani her kademeden insan var. Neticede nüfusun %7’si eşcinsel, hepimiz birbirimizi tanıyoruz. Bizim networkümüz çok kuvvetlidir. Ben her zaman bunu açık açık söylerim. Geçen gün Tahir Sarıkaya benim hakkımda atıp tutan adam.  Geldi, Beyoğlu’nda buluştuk, resim de koydum twettere. Ağabey ne olur engelimi kaldır diyor bana.



Eşcinselliğim Benim Artım Ya da Eksim Değil...


Sinan: Peki o zaman madem buraya girdik devam edelim. Barbaros Şansal’ın cinsel kimliği çok ön planda. Herkes tarafından biliniyor…

Barbaros Şansal: Ben kendim söyledim zaten. Biliniyor ama bak, hiç bir erkekle de resmimi görmediniz.

Sinan: Ha ha ha bak o da ayrı bir şey tabii… Onu da ben çok merak ediyorum…

Barbaros Şansal: Sana ne? Aynı tiplerden hoşlanmıyoruz ki?  

Sinan: Baktım çünkü google amcadan.  Kurcaladım biraz, ne çıkacak diye ama…

Barbaros Şansal: Göremezsin. Hiçbir şey çıkmaz.

Sinan: Karda yürüyüp izini belli etmeyenlerdensin.

Barbaros Şansal: Yooo? Ben çapkın adamım kardeşim…

Sinan: Tamam onu deşmeyeceğim fazla, anladım. Hemen değiştiriyorum konuyu.  Cinsel kimliğinle bağlantılı olarak, küçük yaştan itibaren nasıl bir serüven yaşadın?

Barbaros Şansal: Ya Killing modaydı o zamanlar.  Foto roman. Ben hep Diana olmak isterdim Hiç Killing olmak istemezdim mesela. Evcilik oynardık ben anne olmak isterdim. Doktorculuk oynardık ben hemşire olmak isterdim. Herkes Tommiks okurdu, ben Tina okurdum. Benim bebeklerim vardı. Yani sonradan olunan bir şey değil ki bu? Doğuştan gelen bir şey… Geni de var, yapısal bir şey… Yaradılıştan gelen bir şey… Hiçbir zaman cinsel yönelimimden dolayı bir kompleks yaşamadım. Ve hatta bir röportajda Sabah gazetesinde “renkliyim, geyim” dediğimde bir emniyet müdürü arkadaşım telefona sarıldı hemen, “neden söyledin” dedi. Kırıştırıyorduk da… “Seni söylemedim ki salak”. Bana ne emniyet müdürüysen. Sonra bir gün, Okan’ın programında tartışma çıktı. Bir tane mütedeyyin psikolog arkadaş var, bir magazinci var, Okan var… Artık çok geyik oldu sıkıldım ben, boş konuşuyorlar. Programın adı da hiç unutmuyorum “Sanatta heteroseksüelliğin tahtı sallanıyor mu?” Daha ben yayına gittiğimde “Okan bu ne biçim isim? Bunun adı sanatta homoseksüeller iktidarda mı olmalıydı” demiştim zaten. Okan da olur mu yahu, homoseksüel falan diyemeyiz dedi. Neyse yayın esnasında bir tane tweet geldi. Okan’ın da hoşuna gitti tabii, provoke edecek ya, okudu hemen tweeti:  “oradakilerden kaçı ne olduğunu söyleyecek kadar delikanlı?” deyince. “Beeeen!” diye atılıverdim.  Okan hemen kesip “dur bir dakika, şimdi değil, şimdi değil” dedi. Deli! araya reklam mı alacaksın? İşte patlattık, TT yaptık! Anacım biz 5 kişiyiz, birbirimizi biliriz. Anayasamızda eşcinsellik suç değilse ve bu ülkenin en büyük yıldızları Zeki Müren ve Bülent Ersoy ise konuşulacak konu yoktur!

Sinan: E ama Zeki Bey eşcinselliğini hiçbir zaman kabul etmedi. Hatta bir çok kadının kendisinden çocuk aldırdığını anlatarak övünürdü?

Barbaros Şansal: Zeki bey benim çok eski ahbabım. Beraber yüzmüşlüğümüz var, her gece sabahlara kadar Firuze dinlemişliğimiz var Cavit Kılıç’ın barında,, Valentino’da. Canım ne olacak Bülent Ersoy’u da biliyorsun. Beklenen Şarkının çakmasını Türker İnanoğlu’nun eşi Gülşen Bubikoğlu ile çekti. Zaten Fatih Ürek de ağa kemerini takıp Kırkpınar ağası oldu. Bizim kuşum Aydın da evlenecek kız arıyordu.

Sinan: Peki eşcinselliği çıkardığınız zaman Barbaros Şansal dan ne kalır?

Barbaros Şansal: Eşcinsellik Barbaros Şansal’ın artısı eksisi değil ki? Yani bana garip geliyor böyle bir soru? O sadece popomla ilgilenenler için geçerli. Onların aklı da o kadar zaten. Devam etsinler bokumda boncuk aramaya! Ben çok mutluyum. Ama bak ne var biliyor musun? Ben bu toplumda edindiğim yeri eşcinsel kimliğimle edinmedim. Ben kariyerimi, tüm edindiklerimi edindikten sonra, 50 yaşında çıkıp eşcinsel olduğumu söyledim kamuoyunda…  Gerçi eşcinsel olduğumu da zaten herkes biliyordu o ayrı.

Sinan: Çok zeki bir adamsın. Birikimlisin. Sana vurmak istediklerinde direkt cinsel kimliğinden giriyorlar lafa…

Barbaros Şansal: Ama vuramıyorlar oradan. Çünkü toplum benim cinsel yönelimimle hiç ilgili değil.  Vurmaya kalkanlar ise paçavra zaten. Her gittiğim yerde, herkes çocuğuyla eşiyle birlikte resim çektiriyor benimle. Evli barklı insanlar beni evlerinde konuk ediyor. Çevremde eşcinsel arkadaşım hemen hemen yok gibidir, dikkat et. Heteroseksüel, kelli felli, düzgün insanlardır benim arkadaşlarım. Dünyanın neresine gidersem gideyim böyledir. Yani ben Paris’e gittiğimde de eşcinsel barında değilim ki?

Sinan: Bu “Terzi Yamağı” ibaresindeki ısrar niye?

Barbaros Şansal: Terzi yamağı? Yamak işte! Açılımını yapınca ne çıkıyor biliyorsun. “Y” ama “K”… Yamak ama koyar.

(Bunu öyle bir yüz ifadesi ve edayla söyledi ki, tahmin edeceğiniz gibi uzun süren bir gülme krizine girdik)

Barbaros Şansal: Nokta! Ulvi sen devam et bu gülme krizine girdi!

Ulvi: Twitter’dan görebildiğim kadarıyla çok sayıda genç takipçin var. Seviyorlar seni.

Barbaros Şansal: Seviyorlar. Örtülüsü örtüsüzü hepsi…

Ulvi: Evet o yüzden özellikle sormak istiyorum. Nasıl görüyorsun gençleri?  

Barbaros Şansal: 30 yaşın altı kayıp! Bak bugüne kadar 50’den fazla üniversite etkinliği yaptım. Türkiye endüstri mühendisliği, TEMOB ler ulusal tekstil mühendisliği kongreleri, 50 den fazla etkinlik. Öğretim görevliliği de yaptım. Hem Kadir Has Üniversitesinde, hem Marmara Üniversitesinde. Şunu gördüm özellikle İKMEP çalıştayında görevliyken, bu Bologna yasalarının entegrasyonuna itiraz ettim. Bu meslek yüksek okullarını açmayın dedim. Bunlar çocukların geleceğini bitirir. Dediğime geldiler sonuçta. Beni kovdular. Oradan da kovuldum. Ben her yerden kovuluyorum çünkü.

5 sene önce üniversite birinci sınıfa gelen çocukla bugün üniversite birinci sınıfa gelen çocuk arasındaki seviye farkı 10 yıldır. Büyük bir katlama var. Üniversiteye gelen gençlik evrensel değerler için gelmiyor artık. Bu bir öğrenci hasta ve müşteki, en keriz ve yağlı müşterisidir devletin. Bir müşteri olarak bu çocuğa 18 yaşına kadar işsizlik sigortası ödemeyeyim, 24 yaşına kadar da sömüreyim, borçlandırayım. Ailesinin de parasını alayım. Kentlere de bu öğrencileri yerleştireyim. O da kendini üniversiteye gidiyor zannetsin.

Pozitif bilim zaten bitmiş. 80 ihtilalinde akademisyenlerin hepsi çekti gitti. En son bir Nobel ödülünün 3’ün 1’ini aldık biliyorsun. Onda da büyük kavgalar çıktı. Yok adam Türk müymüş, Kürtmüymüş, Arapmıymış! Yahu Adam 1977’de terk etmiş gitmiş burayı! Ödülünü de “Turkish American” diye aldı. “American” dır o…  O ödülü alan North Carolina Üniversitesidir. Bizde üniversiteler böyle mi? O yüzden bıraktım artık yapmıyorum. Çünkü o çocuklara verebileceğim bir şey yok. Bak Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesinden istifamın sebebi odur. İşte vizeler ve finaller var. Çocuklara dedim ki, artık iki dönem çalışmışız, “benden geçer not, yüksek not alın. Çalışmanıza gerek yok… Test yapacağım yarın”. Gözetmenler de var. 10 tane soru hazırladım. “Nokta, nokta dakikadan oluşan zaman birimine 1 saat denir”.  “Nokta nokta saniyeden oluşan zaman birimine 1 dakika denir”…

Sinan: Yok artık!

Barbaros Şansal: Evet? İlkokul 3 seviyesi 10 soru. 3 kişi sıfır aldı! Çıldırıyorum. Sonra gidip şikayet ettiler beni Dekana. Dekan beni çağırdı, “bu test iptal olacak” dedi. Niye? YÖK kuralları gereği çoktan seçmeli yapmalıymışım sınavı, doldurmalı kabul edilmezmiş! Peki. Yine 10 soru hazırladım. “Atatürk’ün annesinin adı nedir?”… A) Zübeyde B) Emine C) Hayrünisa… “Atatürk Samsun’a hangi vapurla gitmiştir?” A) Bandırma B) Mavi Marmara C) Şehit Turan Emeksiz. Böyle 10 soru var ve hepsinin yanıtı A şıkkı. 3 kişi tam yapabilmiş! Hepsinin doğru cevabının A olabileceğini mantığı almadığı için, A’ları silip Atatürk’ün annesinin adını Emine yapmış, vapuru Mavi Marmara yapmış… İstifa ettim! Artık neredeyse her sokakta üniversite var ama Türkiye’deki üniversite eğitimi budur. Bak Terzilik Meslek Liselerinin erkek bölümleri kapatıldı. Hoş, meslek lisesi mi kaldı? Eee? Kim yapacak erkek ceketini şimdi? Kim yapacak? Bunları bir tek biz soruyoruz bak? Türkiye Cumhuriyeti pamuk üretiminde dünyadaki 5 ülkeden biriydi. Sadece bundan 10 yıl öncesine kadar ha, çok uzak tarihten bahsetmiyorum! Hangi ülkelerdi bunlar? Mısır, ABD, Çin, Hindistan ve Türkiye… 3 milyon 600 bin ton’du bizim pamuk üretimimiz. Bugün ne? 300-400 bin ton civarında sadece! Pamuklu kefen bezi yok, polyesterle gömülüyorlar insanları. Naylon torba, çöp olarak gömüyorsun! İyi bir pamuklu gömlek 200 liradan aşağı değil artık Türkiye de. Rahim ağzı kanserlerinin bu kadar artmasının nedeni polyester donlar. “Victoria’nın gizeminin” peşindeler hepsi. Yani biz bunları anlatmaya çalıştıkça dayak yiyoruz anladın mı? İstemiyorlar bunları duymak. Ama biz bunları söylemeye devam edeceğiz.

Kent Kültürü Yoksa Moda da Yok!

Sinan: Bir “Modacı” olarak Barbaros Şansal?

Barbaros Şansal: Terzi, terzi! Öyle “c’ılı”, “ci’li” işten meslek olmaz. Kerhane-ci! Siyaset-çi! Gazete-ci! Televizyon-cu! Oyun-cu! İşporta-cı! Balon-cu! Piyango-cu! Köfte-ci! Bunlar meslek değil. Kasaptır onun mesleği. Terzidir, doktordur, marangozdur… Mesleklerin adı vardır. “Cı, Ci” eki varsa o bir meslek değildir.

Sinan: E “ünlü modacı bilmem kim”…  Böyle dolaşan bir dünya isim var ortalıkta. Bizi mi kandırıyorlar bunlar?

Barbaros Şansal: Valla kardeşim ben elbise dikip, elbise satıyorum. Onların ne sattığına hala akıl sır erdiremiyorum. Yani… Buluyorlardır satacak bir şeyler işte.

Sinan: Neden modacı yok Türkiye’de?

Barbaros Şansal: Bak, bir kere moda; insanların cinsel, dinsel, fiziksel, kültürel, ekonomik ve siyasal haberleşme biçimine verilen bir sosyal olgunun adı. “Mood”, içinde bulunulan durum demek. Sanattır. Tüm sanatların birleşiminden ortaya çıkar. Çok önemlidir. Moda dediğimiz şey opera ile yayılmıştır. İnsanlar, halk, o kahramanlar gibi giyinmek istemiştir. Opera tarzı kostüm anlayışından yayılmıştır. Modanın yazılı tarihi 1905’lerde başlar. Fransa da sendikaların kurulması, Rosa Luxemburg olayları,Fransız İhtilali… Bunlar tetikler.

Sinan: Sınıfsal bir yanı var yani?

Barbaros Şansal: Sınıfsal tabii! Çok iyi bir felsefesi olması gerekir. Modayı yatırım, istihdam ve üretim belirler. İçinde bulunulan mimari unsurlar belirler. Ben bir eteği tasarlarken, onun yırtmacını belirlerken o kadının kaç katlı bir mekâna girip çıktığını, asansörle mi yoksa merdivenlerden mi çıktığını, nasıl nasıl bir konutta, nasıl bir koltukta oturduğunu bilmek zorundayım. ÇünküNeufert’e göre basamak yüksekliği 17, genişliği de 25 santim civarındadır. Bu ölçülere uygun olmayan bir yırtmaç yaptığında, kadının ya kıçı görünür ya yırtmacı yırtılır. Önce bizi saran uzayda bir hacim oluşturup sanatları onun içinde üretmemiz gerekir. Ben iyi bir hocayımdır bak!

Sinan: Kesinlikle! Şu an bir çok şey öğreniyorum. 

Barbaros Şansal: Bak, eğer moda eleştirmeni olmazsa modacı da yoktur. Modacı da denmez ona zaten. Kreatör diyoruz ona. Moda yaratıcısı… Moda yaratan kişidir kreatör. Kreatörlerin olabilmesi için önce eleştirmenlerin, kritikerlerin olması gerekiyor. Bir Necla Seyhun’u yok ki Türkiye’nin artık? Kimdir moda eleştirmeni Türkiye de? Kimdir? Bana bir isim verin! iyi bir isim verin!

Sinan: Ay dur dövme beni yahu! Ben “moda eleştirmeni olmazsa moda olmaz” diye bir şeyi bile daha yeni duyuyorum, dur!

Barbaros Şansal: Tabii ki! Bugün nasıl denetleyici kurumlar varsa, herhangi bir meslek odası varsa, herhangi bir inşaat yapılırken mühendis gelip projeye imza atıyorsa, ya da yapılan bir inşaata “burası eğri, düzelt bunu” diyorsa mimar… Bu alanda da böyledir. Bir eleştiriyle düzelir her şey. Eleştiri olmayan bir yerde gelişmeyi bekleyemezsin, düzelmeyi bekleyemezsin. Eleştirmeni yok, uzmanı yok… Ama televizyonlarda bir sürü adam! Dehşet içerisinde izliyorum. Güya bunlar moda otoritesi! Hepsi jüri üyesi oldular. Zaten memlekette metrekareye üç astrolog, iki diyetisyen, beş imaj danışmanı, üç yaşam koçu düşüyor artık! Çıkıyorlar öyle bir konuşuyorlar ki akıllara zarar! “Jarse kadife” diye bir laf duydum yahu! Jarse kadife mi? O ne demek? Öbürü “saten kumaş” diyor! Saten, kumaş değil bir dokumadır. Ben bunlara kloke, devore, fasone gibi laflar etsem beni kimya laboratuarında zannederler. Kumaş bilmiyorlar, dikiş bilmiyorlar, moda tarihi bilmiyorlar. Bildikleri şey, vinyleks çanta satan Louis Vuitton! İskoç’un haçını satan Burberry! Bunlar endüstriyel seri üretim birkaç isim dışında modayla ilgili hiçbir şey bilmiyorlar. Bir Enver Baki bilmiyorlar, Kalurussi'yi bilmiyorlar. bir Cemal Bürün bilmiyorlar.

Sinan: Talep olmadığı içindir? Böyle bir talep yoksa, böyle talepleri olan bir tüketici kitlesi, bir medya, bir toplum yoksa niye bunları bilmek zorunda olsunlar ki?

Barbaros Şansal: Ne sunarsan odur artık! Cumhuriyet gazetesindeki Necla Seyhun yok.  O Cumhuriyet gazetesi de yok artık! Onun Can Dündar’ı var. Bu, arz-taleple ilgili bir şey değil ki? Etik dediğimiz bir şey var. Bugün medyada, moda adına editörler kimden bedava gömlek alır, hangi restaurantta yemek yerse onun haberini yapıp yazısını yazar, resmini basarsa… Bunlar Hıncal Uluç gibiler. HBB! Her boku bilirler abi bunlar! Bunlar gurme de bilir, moda da bilir, mimari de bilir… Her şeyi bilir bunlar. Böyle renkli renkli köşeleri vardır, oradan anlatır dururlar. Bu salak millet de bunlara inanıp gider, bunların yazdığı şeyleri almaya çalışır.

Sinan: Sana gelen insanlar kimler peki?

Barbaros Şansal: Bizde öyle şeyler yok. 50 yıllık “kurumuz” biz. Biz anneanne dikmişiz, anne dikmişiz, torun dikiyoruz. Hiçbir kadın, annesinin alışveriş ettiği yeri beğenmez. Ama bize gelir. Çünkü burada şöyle bir şey vardır. Bizde kurumsal kimliğin emekleyen dizleri ahlak ve erdemdir. Çok iddialı gelebilir bu lafım belki ama Türkiye de Yıldırım Mayruk atölyesi son kaledir. Bizden sonra bitiyor bu iş. Ha Canan Yaka gibi bir kaç ufak atölye kaldı bunlar da zorlanıyor artık. Biz dikiş ipliğimizi bile Almanya’dan ithal etmek zorundayız. Düğme yok memlekette! Astar Fransa’dan, dantel Fransa’dan, emprimeler İtalya’dan! Fantezi kumaşlar İsviçre’den! Türkiye’den hiçbir şey almıyoruz. Türkiye’den astar diye aldığımız ithal ipekli bile kötü.

Sinan: Ama bir efsane var, tekstilde çok iyi olduğumuza dair?

Barbaros Şansal: Merter de ele geçirilen Suriyeli tekstilcilermi iyiymiş. Soralım mı Merter Sanayici İşadamları Derneğine? Bir sorun bakayım bir gazeteci olarak, Merter de artık kimler patron? Özal döneminde türeyenler çok iyi bilir bunu aslında. Mesela gidin bakın, Aydın Ayaydın’a? Özal döneminde birilerine kredi verelim de tekstilci olsunlar furyasında ortaya çıkan isimler bunlar. Senin entegre tesisin, Sümerbank’ın kalmamış! Kula kalmamış, Mensucat Santral kalmamış. Karamürsel Mensucat kalmamış. Dodanlı Yerli Mallar kalmamış. İpeker kalmamış, Yılmaz İpek kalmamış. Merinos kapanmış. Sen hangi tekstilden bahsediyorsun? Önce hammadde lazım tekstil için sonra mimari lazım. Hammadde o mimariye uygulanır. Yani işte savaşta kumaş bitti de mini etek çıktı. Hayır o değildi! Kadınlar sokağa çıkmıştı özgür yürüyorlardı. Mary Quant başladı. Arkadan punk gelişti. Sandra Rose girdi devreye, Vivian Vesvoad son kalesi oldu. Şimdi bunu Türkiye de bir kritikere söylediğin zaman anlamıyor ki seni. Onun bildiği tek şey var Şişantaşı, piçtinye. Bir de amyon. Üç Avm ler bunlar. Bu değil moda. Moda her şey, senin yemek yiyişin. Cinsel hayatın, kullandığın araba, dinlediğin müzik. Okuduğun kitap. O an içinde bulunulan durum. Yani şimdiki zaman. Yani presents!

Sinan: Ama bunun için kendinin farkına varmış olman lazım kişi olarak?

Barbaros Şansal: Tamam işte başından beri onu konuşuyoruz. Türkiye’nin kendi birey olamamış insanlarının moda yaratmasını nasıl düşünebilirsin ki? Bir Parisien’in bir Londrez’in bir New Yorklunun, bir Tokyolunun yaşam standartları, şehir içi ulaşımı, şehir içindeki sosyal hayatının giyimiyle birebir ilişkisi vardır. Bizdeki ne yapıyor? İşte ancak şoförlü arabasından platformlu pabucuyla Abdi İpekçi de iner. Elinde sefer tası gibi çanta, botoks, slikon, gazeteciye poz verir. Moda bu değil ki? Böyle bir şey yok! Bak, ilk İstanbul Moda Günleri yapıldığında,İtalyan Vogue’un en önemli editörlerinden biri geldi. Yıllardır Paris’te görürüm ben kadını. Acaip şapkalar takan, yanaklarını kırmızı kırmızı yapan yaşlı bir kadın. İstanbul Moda Haftası için İstanbul’a geldi, hiç unutmuyorum, Taşkışla’da kapıdaki güvenlik, kadına “kıyafetiniz müsait değil, giremezsiniz” dedi. Dünyanın en önemli moda editörlerinden birinden söz ediyorum. En önde de zenginlerin süper mini etekli metresleri laputen papuçlarıyla oturuyor! Ne diyorsun Allah aşkına! Ben yıllarca Paris’te seyrettim Moda günlerini. Hiç unutmam, bir gün Yıldırım Bey de var, Muammer Elveren var, Hürriyet gazetesinden. Yanımda yaşlı bir hanım duruyor. Mantosunun yakasını kaldırmış, emprime giymiş. Gülümsedi, gülümsedim. “Tanımadın mı?” dediler. Ne bileyim ayol yaşlı bir karı işte. “Manyak, Audrey Hepburn o” dediler. Givenchy’nin en büyük ismi, yüzü. Elinde davetiyesiyle sıra bekliyor, kuyrukta. Salona girdiğinde en önde özel koltuğu var ama kadın “Ben Hepburn’um” diyerek elini kolunu sallaya sallaya girmiyor. Sırasını bekliyor. Givenchy’i Givenchy yapan kadın. Bir Catherine Deneuve! Yani ben bunları gördükten sonra anladım neyin ne olduğunu.

Sinan: Acı çekiyor gibisin?

Barbaros Şansal: Çekiyorum.

Gidiyoruz Buralardan...

Sinan: Buralardan uzaklaşıp Kıbrıs’a yerleşme kararınızın bütün bunlarla ilgisi var mı?

Barbaros Şansal: Yıllardır gider geliriz Kıbrıs’a, çok severim zaten. Bir gün Yıldırım Bey Kıbrıs’ta takside giderken “Valla ben çok yoruldum artık. Kıbrıs’a yerleşmek istiyorum. Var mısın, ne dersin?” dedi. Tamam dedim. Ve kararı uygulamaya geçtik.

Sinan: Bu kadar kolay yani?

Barbaros Şansal: Bu kadar kolay! Ama iyi ki tamam dedim. Zaten hiçbir kararımı öyle uzun uzun düşünerek vermemişimdir. Çok doğru bir karar vermişim. Kıbrıs’ı seviyorum. Biliyorsun bütün otellerin sahipleri ahbabım ama oralara gittiğim yoktur. Kumar oynamam, karşıyım da zaten. Bana kızıyorlar hatta, casinolar kapatılsın dediğim için. Kıbrıs’ta tanıdığım insanlar, zor günümde yanımda duran insanlar… Beni hiç tanımadığı halde sokakta durdurup sohbet eden insanlar. Tanıdıkça daha da çok seviyorum ve doğru karar verdiğimi her seferinde daha iyi anlıyorum. Belki çok yüksek, çok rafine bir gusto yok. Belki çok daha naif bir yaşam biçimi var. Ama taşıdığım bilgi birikimini ve kültürünü armağan edip paylaşabileceğim bir toplum Kıbrıslılar… Kıymet biliyorlar. Bu bile benim kişisel devrimimin en önemli ateşleyicilerinden biridir. Burada herhangi bir söyleşiye, konferansa gittiğimde şehre sirk geldi gibi bakıyorlar. Direnişçi, eşcinsel, kışkırtıcı, ateist! Hep bir yafta ile bakıyorlar. Kıbrıslı bunlarla ilgilenmiyor. Onun umurunda değil ki böyle şeyler. Kıbrıslı, benimle ilgili, ne olduğumla değil… Hepsi sofrasını açıyor. Herkes evinin anahtarını verdi bana ya, kim yapar bunu? Arayıp hatır soruyorlar, senin için ne yapabiliriz diyorlar. Kıbrıs’ta bu kadar hoş görülü ve yaftasız bir kabul görmem zaten beni çok etkiledi. Sadece Türk kesiminden de değil, Rum kesimi de öyle… Ki düşman aslında birbirine.

Sinan: Yıldırım Mayruk burada sonuçta bir marka… Kıbrıs’a yerleşme kararı markayı nasıl etkileyecek?

Barbaros Şansal: Markamızı kapamıyoruz ki? Devam ediyor. 27 çalışanımızla büyük bir kurumuz. Şimdi yildirimmayruk.com geliyor. Ev tekstiline giriyoruz. Üç segmentte; loft, rezidans ve konak! Bir de out-door girecek, bahçe- balkon girecek yaza. Hem online hem de Kıbrıs’ta bir mağaza planlıyorum. Kendi koleksiyonlarımızı hazırlıyoruz. Havlu, bornoz, uyku setleri, yatak takımları vs. Yıldırım Mayruk imzasını taşıyacak bu koleksiyonun fiyatlarını da uçuk tutmayacağız. Yine en kaliteliyi, en makul fiyatla alabilecek insanlar. 25 Kasım’da lansmanını yapacağız.

Sinan: Senin rolün nedir burada?

Barbaros Şansal: Bütün bunların hemen hepsini ben yaptım. Türkiye’nin dünyaya ürün yollayan en iyi firmalarıyla çalışıyorum. İlk defa erkeğe özel ev tekstili tasarlandı. Bir erkeğin de rahatlıkla online olarak girip beğenerek satın alabileceği koleksiyonlar. Lacivertler, griler… Yani bir erkek niye çiçekli böcekli çarşaflarda yatmak zorunda olsun? Çok beğenileceğini biliyorum.

Sinan: Kıbrıs’a gittim, tempoyu düşürüyorum yok yani? Aksine tempo yükseliyor sanki?

Barbaros Şansal: 25 Kasımda büyük bir defileye hazırlanıyoruz ama sonrasında daha keyfe keder çalışacağız. Randevularımızı ona göre ayıracağız. Ayda bir hafta geleceğiz Türkiye’ye. Provalarımızı yapacağız, teslimlerimizi yapacağız, üretim devam edecek. 5 artı 3 yıllık bir zaman diliminde  yavaş yavaş olacak her şey. Eğer planladığımız gibi giderse de 2016, 2017 gibi Kıbrıs’ta eğitim kurumunu da faaliyete geçireceğiz. Uluslar arası bir eğitim kurumu o çok güzel bir proje... Bir de Gusto Cypro diye ayrı bir siyasi projem var. Bu Doğu Akdeniz’deki 7 ülkeyi kapsayan bir proje. Belçika’da dosyası kabul gördü onun, başlıyor. Sadece Kıbrıs’ın sorunlarının bitmesini bekliyoruz artık. O da bitmez ayrı konu tabii. İnşaatım başladı, Karmi’de bir ev yapıyoruz. Ertuğ Ertuğrul ile çalışıyoruz, güzel bir ev planladık kendimize ve dostlarımıza göre. Eh  emekliliğimi de aldım. T.C. bana 32 yıllık çalışmamın sonucunda 940 lira bir maaş bağladı. Allah razı olsun, Allah tuttuklarını altın etsin. Onun dışında da böyle bir süreçte de biraz uzakta kalıp hayatta kalmak ve bu kaosun içinde kirlenmeden biraz uzakta durmak istiyoruz… Bize ihtiyaç olduğunda biz her zaman yine bu vatanın neferleriyiz. İhtiyaç olduğunda geri döner ipin ucunu tutarız. Ama şu an ne kalbim ne düşüncelerim T.C. için bir şey yapma taraftarı değil.

Sinan: Okulu niye Türkiye yerine Kıbrıs’ta düşündün?

Barbaros Şansal: E isteyen, parası olan gelsin okusun kardeşim. Bende Barbaros Şansalım yanı. Bugüne kadar hep amme hizmeti! Yüzümüzün yumuşaklığından donumuzun ağı kurumadı. Gelen vurdu giden vurdu. Ama bak hâlâ bakirim! O ayrı!

Yıldırım Bey'le Hiç Kavga Etmedik

Sinan: Bu Terzi Yamağı ifadesinin az önce belirttiğin ayıpçı kısmı bir yana, aslında çok büyük bir egonun tezahürü olduğunu düşünüyorum?

Barbaros Şansal: Çok büyük snopluk var o terzi yamağında canım.

Sinan: Nereye kadar devam edecek Yamaklık? Terfi ne zaman?

Barbaros Şansal: Yıldırım bey yaşadığı müddetçe terzi O’dur. O terziyken, ben yamaklıktan terfi edemem. Onun ömrü çok olsun, bol olsun. Ama bizim Yıldırım Mayruk gibi bir üstadımız var ki o da bizim kurumsalımızın Atatürk’üdür… Türkiye’nin Atatürk’ü, Kıbrıs’ın Dr. Küçük’ü, bizim de Mayruk’umuz var… Bu hep böyle kalacak. Hala işinin başındadır Yıldırım Bey. Sabah 7, akşam 7. Hiç değişmedi bu.

Ben haddimi bilen bir insanım. Ne yaparsam yapayım, ileride bir Yıldırım Mayruk olamam. Onun görgüsünde ve yapısında değilim. Yıldırım Bey mütedeyyin, orucunu falan tutan bir adamdır. Ben onun kadar nazik, beyefendi ve onun kadar bilgi birikimi derya olan bir adama yetişemem. Düşünsene, ben 26 yılımı vermişim bu mesleğe, o 50 yılını. Arada 24 yıl var gibi görünse de daha fazlası var. Onun çalıştığı dönemi düşünürsen, görgü, kültür, macera farklı. Bütün ünlüler, yıldızlar, artistler, assolistler falan… Kaldı mı artık öyle bir yaşam? Hande Yener, Demet Akalın giyimi var artık. Bizi ilgilendirmeyen şeyler bunlar. O yüzden meslek bizi bırakmadan Yıldırım bey’e bir kitap yapalım Kıbrıs’ta. Güzel bir Yıldırım Mayruk kitabımız olsun. Benim “Prova Odası” diye bir kitabım var uzun zamandır elimde, hazır. Onu basmak istiyorum. Kıbrıs’taki dingin hayatın içinde toparlayabilirim onu. Zaten o kitap çıktıktan sonra belki de beni Türkiye ye sokmazlar. Gerçi Kıbrıs verir beni. Yaparlar yani. Olsun ben de geçerim Güney’e… Ha ha ha!

Sinan: Yıldırım Bey’le bu kadar uzun yıllar birlikte çalışmak, birlikte yaşamak? Nasıl bir şey?

Barbaros Şansal: Hiç kavga etmeyiz. Asla! Ha, iş için gerilim olur arada. Ama tartışma değil, münazara düzeyinde. O da burada kalır. Eve taşınmaz. Günümüz ne kadar gerilimli olursa olsun, buradan çıktıktan sonra arabaya biner, güle oynaya gideriz eve.

Sinan: Türkiye’de böyle büyük ustaların rahle-i tedrisinden geçenlerin bazıları, bir süre sonra “tamam, ben oldum” der ve kendi kanatlarıyla uçmaya başlar. Senin “tamam ben oldum” diyeceğin ve artık kendi markanı oluşturacağın bir gün gelecek mi?

Barbaros Şansal: Yıldırım Mayruk gibi bir markanın ortağıyken Yıldırım Kavruk gibi bir şey yapmak çok ahmakça değil mi? Bay Vitali ölünce Cem onu Takko yapmaya kalkıştı mı? Bu bir marka…  Bu toprakların, Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği en önemli ulusal markalardan biridir Yıldırım Mayruk. Poşeti sokağa düşmemiş, 1 liralık reklam, ilan vermemiş ama bütün kamunun ismini, logosunu bildiği 50 yıllık bir müessese burası… 26 yıldır çok kafa yordum bu işe ben. Dolayısıyla öyle bir çırpıda kenara atılamaz. Bak bir başka proje de bu 50 yılın arşivini bir üniversitenin bünyesine aktarabilmek. Türkiye’nin 50 yıllık tekstil arşivi bu. Eğer finans olarak güçlü bir eğitim kurumu bizimle bağlantıya geçer ve anlaşırsak, ben de bu arşivi bir üniversite bünyesine aktarmak istiyorum.

Bu Kent Artık Benim Kentim Değil...


Ulvi: Kıbrıs’ta sakin ve huzurlu bir hayat istiyorsun ama bu arada sosyal ağlarda sanki Türkiye’deymiş kadar aktif ve yoğun biçimde yer almaya devam ediyorsun?

Barbaros Şansal: Ya sosyal medya lazımlık gibi bir şey arkadaşlar. Herkesin içine sıçıp rahatladığı bir şey gibi oldu. Benim açımdan ampullü radyo gibi. Bir müddet sonra o da geçecek, yerine başka bir şey çıkacak. Daha önce ICQ , IRC falan vardı, sohbet odalarında buluşuyorduk. Bu da geçecek. Şu an yoğun kullanıyorum tabii… Ama 200-300 bin takipçim varsa 500-600 bin de engellediğim vardır. Bütün o milletvekilleri, kaymakamlar falan hepsi engellidir bende. Bir tane trol yakalamışsam, bütün takipçilerini ve takip ettiklerini de engellerim. Hiç üşenmem. Orada da gerçek hayatta nasılsam öyleyim ve samimiyim çünkü. Sahte bir Barbaros Şansal kimliğim yok yani sosyal medyada.  

Kıbrıs’taki projelerim hayata geçtikten sonra bunlar benim çok daha az zaman ayırabileceğim şeyler olacak. Çünkü Kıbrıs’ta yapılması gereken çok fazla şey var. Özellikle endemikler üzerine çalışmak istiyorum. İnanılır gibi değil ama bitkilerden yılanlara Kıbrıs’da 300 den fazla endemik tür var ve bunların hepsinin koruma altına alınması gerekiyor. Çok fazla konu var ilgilenilmesi gereken. Dolayısıyla burada öyle büyük paralar kazanacak bir ortam ve nüfus yok ama insanı mutlu edecek, meşgul edecek çok fazla konu var. E zaten çok fazla da ihtiyacım yok artık. Belirli bir gelirim var. Yeni insanlar tanımak beni daha fazla mutlu edecek. Yenileneceğim. Yoksa burada çürüyeceğimi hissediyorum arkadaşlar. Bunaldım gerçekten.

Bakın 1963 yılıydı İstiklal Caddesine ilk çıktığımda… Babaannem terziydi, onun yanında başlamıştım. Yıllar içerisinde 1970’lerde okula başladığımda Lazzaro Franco’lar, Markiz Pastanesi, Piknik… Yıllar içerisinde birer birer kayboldular. Yerlerini köfteciler, börekçiler, pideciler, makyaj malzemesi satan yerlerden oluşan bir güruh doldurdu. Kafasına saç ektiren Arapların semti haline geldi. Bana ait bir kent değil artık burası. Biz bu kenti kaybettik. Kentini kaybeden, ülkesini haydi haydi kaybetmiştir. İstanbul’da kurtarılmış bölgeden kurtarılmış bölgeye kurbağa gibi atlaya atlaya yaşamak istemiyorum. Sıkıldım bundan. Bak Kıbrıs’ta bütün gün parmak arası terliğim, şortumla dolanıyorum. Ha bir geceye, bir davete giderken pantalonumu ceketimi de giyerim ama burada ne giyeceğim derdi bile yok. Ne yiyeceğim derdi yok. Evime gelen birilerine aman peçetem kolalı mı derdim yok. Kıbrıs’taki insanların böyle dertleri yok. Ha, Kıbrıs’ta da yok mu öyle insanlar? Var ama onlarla da benim işim yok. Aman da villacığım, havuzcuğum diyenlerle yok işim. Zaten öyleleri de benimle anlaşamaz. Küçük, sakin bir hayatım olacak Kıbrıs’ta. Yıldırım Bey var, yardımcım da geliyor, kedim köpeğim de geliyor. Herşeyi alıp gidiyorum Kıbrıs’a. Sadece 1 tane dairem var satmadığım, geride ne varsa satıp savdım. O daire de Cemal Reşit Rey’in dairesiydi, satmam onu.

Sinan: Her şeyin planlı… Bu kadar planlı programlı olmak sıkıcı değil mi?

Barbaros Şansal: Hayır? Bak, planlı programlı derken, küçük küçük hedefleri üst üste koyarak plan yapıyorum ben. Senin o sıkıcı diye söylediğin, ne bileyim 20 yıl sonrasını planlayanlar için belki. Benimki öyle değil. Bir gün Yıldırım Bey’i kaybedersem, o zaman düşünürüm ne olacağını. Şimdi her şey küçük zaman dilimleriyle yapılmış küçük hedef ve planlamalardan ibaret. O zaman da ne yaparım, bilmiyorum, düşünmüyorum. Belki Kıbrıs’ta kalır yaşamaya devam ederim. Eğer Kıbrıs benim için zorlaşırsa, belki kalkar Zürih’e ya da Paris’e gider, orada yaşarım. Bilmiyorum. Dünya vatandaşıyım ben. Dünyanın neresinde olursa olsun yaşayabilirim. Her yerde iş bulurum. Ne olacak, hiç param kalmasa, bir apartman kapısına çömelir, elime makasımı iğnemi ipliğimi alır, paça bastırır yine karnımı doyururum.

Sinan: Dağınık bir aile yapısında, eşcinsel bir çocuk olarak pek çok tehlikeyle karşı karşıyaydın aslında. Savrulabilirdin? Büyük hatalar yapabilirdin? Ama o dağınıklıktan istikrarlı, meslek ve ün sahibi bir adam yarattın?  

Barbaros Şansal: Hata yapmam! Bak; “ama, fakat, lâkin, keşke” kelimeleri benim ağzımdan hiç çıkmadı. Be kelimeler benim terminolojimde yer almaz. Ben yaptığım her şeyi bilinçli yaparım. Bilinçsiz yaptığım şeyden de pişmanlık duymam, neticede ben yapmışımdır. İlk kararımı verir, uygularım.

Sinan: Nasıl bir kararlılık, kesinlik bu böyle?

Barbaros Şansal: Öyle yaratılmışım. Risk almayı severim.

Sinan: Risk almayı sevdiğinin farkındayım.

Ulvi: Ama bir kontrol mekanizması var bir yandan da?

Barbaros Şansal: Bakın arkadaşlar, İş sorumluluk isteyen bir şey…  Müşterinin gelinliğini, teslim etmek zorunda olduğun gün teslim etmek zorundasındır. O gün, o salonda giyecek o gelinliği. Ertelemesi yok, ama’sı, mazereti yok… Bu, mesleğin getirdiği bir disiplin. Bu disiplin, insanın hayatını da bir şekilde forme ediyor.



Kıbrıs'ta Yeni Hayat...

Ulvi: Beylik bir soru sorayım. Barbaros Şansal, boş vakitlerinde ne yapar?

Barbaros Şansal: Boş vaktim yok ki benim? Boş vakit kavramına karşıyım zaten. Ne demek boş vakit? Vakit nakittir ve boşu olmaz. Her vakitte bir şey yaşar, yaparsın… Bahçeye çıkar ortancaları biçersin, sularsın. Bir köşeden su mu sızmış, orayı tamir edersin. Ütü yaparsın… Herkes ne yapıyorsa onları yaparsın. Bazısı “boş vakitlerimde müzik dinlerim” falan diyor ya…  Yok öyle bir şey. Müziği arabada da dinlerim, çalışırken de dinlerim. Porno da seyrederim, ne bileyim. Porno seyrettiğim zamanı da boş vakitten saymam hani…

Sinan: Süper, ben de beylik bir soru sorayım o zaman. Duygusal mısındır? Yoksa hep mantıkla mı hareket edersin?

Barbaros Şansal: Mantıksız olsam zaten bu yaşa getirmezlerdi beni. Anladım ben senin nereye getireceğini lafı… Duygusallık vardı tabii ama o artık çok gerilerde. Onlar çok öncede kaldı… Yok artık öyle kırmızı panjurlu ev, mum ışığı falan… Çoktan bitti… Daha mantıklı bakıyorum ilişkilerime. Ay söyletme beni! Tahrik oluyor muyum, zevk alıyor muyum diye bakıyorum artık! O kadar!  

Sinan: Kıbrıs’ta projeler devreye girene kadar, bu geçiş döneminde hayat nasıl geçiyor peki?
Barbaros Şansal: Valla internette sansür olmadığı için çok keyifli!  Her tür radikal, marjinal, pornografik siteye girebiliyorum. Bu büyük bir özgürlük! Sonra dostlarım var Kıbrıs’ta… Biliyorsun sen zaten onları: Çiğdem Dürüst, Nevzat Anayasa, Arzu ve Ersel Tatlısu çifti. Ali Emrah, bizim Bilbay Eminoğlu… Aklına kim geliyorsa… Hande Koç, Çağkan Kabataş…  Şimdi ismini sayamadığım bir sürü insan var.  Beni hiç yalnız bırakmıyorlar. Daha sabah bekliyorlar twitter’dan ilk uyarı gelsin ki, uyandığımı anlasınlar... Hemen bir mesaj geliyor. “Geliyorum!”. Hemen arabayla alıyorlar beni, birlikte kahvaltı ediyoruz falan.  Güzel çok güzel… Akşamları bazen yemeğe gidiyoruz. Ben bazen Büyük Han’ın orada takılıyorum çocuklarla. Kendime ayırabildiğim kitabım üzerinde çalışıyorum. İnşaatla ilgileniyorum. İşte seramik bakıyorum, mutfak dolabı bakıyorum. E projelerle ilgili insanlarla görüşüyoruz. Ön görüşmeler falan yapıyoruz. Kıbrıs’ı biliyorsun, zaman buradaki gibi işlemiyor sonuçta…  Ayol çamaşır makinesinin kapağında bir arıza oldu, servis çağırdım. Saat 11’de geleceğim dedi adam. Saat 1’de aradım, “Vallahi yoldayım geliyorum” diyor ama arkadan televizyon sesi geliyor. Böyle… Ama beni rahatsız etmiyor. İstanbul’da bir günde yaşadığım stresi orada bir ayda yaşıyorum. Zaten Kıbrıs adası dünyanın üçüncü en uzun ömürlü insanların olduğu adaymış…

Sinan: Kıbrıs politikasıyla da ilgilenmeye başladığını görüyorum bu arada…

Barbaros Şansal: Yaşayacağım bir ülkede siyasi gelişmeleri tabii takip ederim. Burada taşınmaz sahibi olurken çok dikkat etmek zorundasın mesela. Eşdeğer puanı olmaması, şahıs malı olması, Türk malı olması… Yani gidip emlakçıdan gözü kapalı ev alamazsın Kıbrıs’ta. Hayatımız boyunca biriktirdiklerimizi yatırıyoruz sonuçta. Risk alamazsın. Yarın birisi çıkıp “burası benim malım” diyememeli… Onun için ister istemez Kıbrıs’ın geleceğiyle de, siyasetiyle de ilgileniyor insan. Kıbrıs siyasetiyle ilgili ilk söyleyeceğim şey, Türk Rum fark etmez, Kıbrıslılar kendi geleceklerine bağımsız olarak kendileri karar vermeliler. Kuzeyde gördüğüm gördüğüm gerçek şu: Kıbrıs’taki siyasi yapı bir T.C. zehirlenmesi içinde. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma almış yürümüş. Bunu söylediğim için kızıyorlar ama  ganimet kültürü bir gerçek ve bunun getirdiği bir yozlaşma hissediliyor. Normal yani bu… Bunun dışında Kıbrıs medyasının durumu dikkat çekici. Türkiye’nin dev medya gücüyle boy ölçüşemediği düşüncesiyle yayın kalitesi ve yayın politikası iyice aşağı çekilmiş durumda. Bu da diziler ve  yarışma programları ile Kıbrıs’ın iyice afyonlanmasına neden oluyor. Benim Kıbrıs’taki evimde televizyon yok. Tanıdığım Kıbrıslıların çoğunun evinde de ya televizyon yok ya da televizyon açılmıyor.

Sinan: Güney’e geçtiğinde, iki bölge arasındaki farkı nasıl görüyorsun?

Barbaros Şansal: Valla Güney 20 yıl falan ileride… İmar açısından bahsetmiyorum. Kuzeyde de artık müthiş tesisler, oteller, restaurantlar var. Ama Güney’de insanlar çalışıyor. Sabah 8’de devlet dairesine gittiğinde cevap alabiliyorsun. Hava limanına gittiğinde anında check-in’ini yapabiliyorsun. Kuzeyde bir boş vermişlik havası seziliyor. Bir hantallık seziliyor. Özellikle devlet dairelerinde, belediyelerde falan… Bu da beni üzüyor açıkçası.

Sinan: Ama Güney zaten AB üyesi de, Kuzey de kendisini Avrupa’nın parçası olarak görüyor bir biçimde?

Barbaros Şansal: Yok canım ne Avrupası? Hangi Avrupalıdan bahsediyorsun? Avrupalı vergi mükellefidir. Ben önce ona bakarım. Güneyde öyle değil çatır çatır alıyor. Kuzeydekiler arabaya vergi ödemez, gayrimenkule ödemez, gelir vergisi ödemez, onu ödemez, bunu ödemez. Trafik cezalarını bile bir biçimde tanıdık aracılığıyla yırttıranlar var. E senin doğru dürüst bir vergi sistemin yoksa inayetten başka bir beklentisi kalmaz ki toplumun? Zaten bir aidiyet eksikliği var. Omorfo’da mezarlık var mesela, insanlar bir gün buradan gideceğiz diye ölülerini gömmüyor oraya.. Bir gün buradan gitme düşüncesi yerine, emanet yaşamak yerine sen oraya bir katma değer üretsen, güzelleştirsen, Rum da geldiğinde seninle paylaşacak neticede? Böyle değildi eskiden ama son 10 yılda bayağı bayağı değiştiğini görüyorum. Genç nesil de bir an önce adadan kaçma çabasında. Herkes Polat Alemdar, herkes Murat Boz, herkes manken, herkes model, herkes modacı… Yani bir ilkesizlik ve mesleksizlik orayı da sarıyor…

Kıbrıs Toparlanmalı...

Sinan: Kıbrıs’ta bir çözüm olacağını düşünüyor musun?

Barbaros Şansal: Çözümden önce Kuzey Kıbrıs’ın önce kendi varlığına inanması gerekiyor. Yani mış gibi, muş gibi yapmayıp “dur!” demesi gerekiyor. Çok yaşlı bir dostumla Kıbrıs’taki maddi imkânlar üzerine sohbet ederken, Kuzey’deki Rum malları konusu açıldı. “Aman be Barbaros bey dedi, zeytini ekmeğe katık ederdik, Rum gelir malını alırsa gene ederik, yaşarık” dedi. O baz hâlâ duruyor. O bazın üstüne bir şeylerin inşa edilme zamanıdır. Fazıl Say ev yapmak istiyor Kıbrıs’ta.  Keşke yapsa… Fazıl Say bir ev yapsa, Kuzey Kıbrıs’ın dünyada tanınması için bir şanstır… Böyle çok dostum var Ada’ya gelmek isteyin. Bak, 74 sonrasında Kıbrıs’a Osmaniye’den, Reyhanlı’dan, Rize’den, Karaman’dan, oradan buradan bindirilmiş köy nüfusları yerine nitelikli Türkiyeli insan gitseydi, Kuzey Kıbrıs’a üretim, yatırım ve istihdam açısından çok büyük faydası olurdu diye düşünüyorum. Kıbrıslılar çok aydın, zeki insanlar. TC Merkez Bankası Başkan Yardımcısı bir Kıbrıslı… Türkiye de üç tane Kıbrıslı vergi rekortmeni var ama Kıbrıslı vergi ödemiyor. Olmaz bunlar.

Sinan: Siyasi Partileri falan tanıyor musun Kıbrıs’ta?

Barbaros Şansal: Tabii… Mustafa Akıncı’yı eski zamanından, 2009 bankalar krizinden beri tanırım.  Sibel Siber’i bilirim. UBP bana biraz bizim eski ANAP gibi geliyor… Çok renkli ve karışık… CTP biraz HDP gibi de, ama değil. Ama tam manasıyla bizim CHP gibi de değil. Aslında solcu bir parti CTP, fakat sağcı gibi davranıyor… Kıbrıs biraz öyle zaten… Sağcılar solcu, solcular sağcı gibi davranıyor, çok komik… Gençler siyasete çok entegre değil ama Doğuş Derya’nın, Zeki Çeler’in, Armağan Candan’ın mecliste olması umut verici… Onlar sayesinde yasalar değişiyor ama daha değişmesi gereken çok yasa var. Beyaz kimlik, uyuşturu kanunu vs, değişmesi gereken yasalar… Kıbrıs, Türkiye’nin güdümüyle değil, kendi toplumunun ihtiyaçlarına göre yasa yapmalı ve yasaları değiştirmeli artık. Olası bir çözümden önce de kendi aralarındaki ayrı gayrıya bir son vermeliler. Girneli ile Magosalı arasında çekişme varken Türk’e, Rum’a ihtiyaç yok ki?

Sinan: Sevdin mi peki Kıbrıs’ı?

Barbaros Şansal: Çok seviyorum. Gerçekten çok seviyorum.

Ulvi: Sıcağını?

Barbaros Şansal: O kadar sıcak değil be kardeşim.

Sinan: Ne diyorsun asfalt eriyor yahu Temmuz’da?

Barbaros Şansal: Valla bana öyle gelmiyor. Her yer klima zaten.

Sinan: Girne yapış yapış valla! Lefkoşa akşamları neyse de!

Barbaros Şansal: Kale içinde ne işin var? Çıksana yukarıya Karmi’ye.

Sinan: Eee? Kıbrıs erkekleri nasıl?

Barbaros Şansal: Erkek var mı? Bana hiç denk gelmedi.

Sinan: Ha ha ha!  

Barbaros Şansal: Ama biseksüeldir Kıbrıs. Ate ve biseksüeldir. Lüzumsuz yasalarla insanlar mutsuzluğa itilmiş. Şimdi çok daha rahat… Zaten normalde insanların eşcinsellikle şunla bunla meselesi yok. İlgilenmiyor.

Sinan: Dedikodunu yapıyorlardır ama?

Barbaros Şansal: Benimle ilgili yapmıyorlar.

Sinan: E korkuyorlardır senden.

Barbaros Şansal: Yok yahu benim hakkımda dedikodu yapsalar bir şekilde kulağıma gelir.  

Sinan: O zaman kesin sana, başkaları hakkında yapıyorlardır bak…

Barbaros Şansal: Aman dedikoduya gerek yok ki, Dereboyu’na bir akşam git, her şeyi öğreniveriyorsun. E küçük yer, biraz var tabii dedikoduculukları.

Sinan: Kıbrıs’ta 1 kişinin bildiğini herkes bilir…  

Barbaros Şansal: Tabii küçük toplum, bizim eşcinsel camiası gibi. Birimizin öğrendiğini herkes birbirine söyler. Öyle ama Kıbrıs’ta kötü niyetli dedikodu yok bak… Yani iftira dedikodusu yok. Bir iki tane malum gazeteyle site var tabii ama onlara bakma sen.

Türkiye'de Her Şey Geriye Gitti!

Sinan: Çok yayıldık. Şöyle bir Türkiye’ye dönüp tamamlayalım sohbeti. Türkiye’de her şeyin eskiye oranla daha konuşulabilir, görünebilir ve yaşanabilir olduğu söyleniyor. Katılıyor musun?

Barbaros Şansal: Tam tersini düşünüyorum. Türkiye de her şey eskiye oranla daha bulanık, daha sisli, daha kirli, daha konuşulamaz, daha yasakçı, daha jakoben, daha müeyyideleri ağır hale geldi…  Sözde ileri demokrasi! Tam bir faşizm var Türkiye’de!

Adam kayırma, görmezden gelme, hukuku kullanma, iftira, suiistimal, suçun cezasız kalması… Cürüm kötüdür ama adaletsizlik cürümden de beterdir. Kıbrıs’ta da belki oluyordur zaman zaman adam kayırma ama kanun önünde herkes gerçekten eşit. Bakan, ifade vermeye gider mahkemeye Kıbrıs’ta. Bu da bana yeter. Türkiye’de böyle bir şey yok. Hakaretin, nefret söyleminin, nefret suçunun bir cezası yok Türkiye’de… Akit Gazetesi hakaret edebiliyor ve ceza almıyor ama ben “sütü bozuklar, çocuklara bozuk süt içirdiler” dediğim için 11 ay hapis cezası aldım Türkiye’de. 80 öncesi çok daha özgürdü Türkiye. Homofobi, kadına şiddet, tecavüz… Her şey var… Türkiye’nin kendisi de medyası da özgür değil. Yazı yazan işten atılıyor. Tweet yazan işten atılıyor, işten atamazsa soruşturma açılıyor, olmadı hapse atılıyor. Benim 300 tane kamera kayıttayken, kapımın önünde dövülmem faili meçhul ama insanlar bir Tweet ile hapse girebiliyor.  Suç arttı. İstanbul’da oturduğum evin her tarafı kameralar, dikenli teller, alarmlar… Metris cezaevinde gibi hissediyor insan. Hayır hayır, Türkiye’de hiçbir şey ileri gitmiyor. Aksine hiç olmadığı kadar geriye gitti, gidiyor.

Sinan- Ulvi: Keyifli bir sohbet oldu bizim için. Çok teşekkür ediyoruz.

Barbaros Şansal: Ben teşekkür ediyorum. Kıbrıs’ta görüşürüz artık…

Kaynak : reportare.com





Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







MEB Müsteşarı: Ezberci eğitim geleneklerimize uygun
Merkel’in çatalı ve Polonyalı muslukçu
Bu kafa ile nereye kadar?
“Talan”ın en onur kıranı!!!
“Evrim Bir Gerçektir Ve İnanç Meselesi Değildir”

Bu Trump’a vurulan son darbe mi?
Bütün sağlık bilgilerinize internette bir yerde erişmek mümkün mü?
Sağlık Bakanlığı şehir hastanelerinde kiracı olacak
Avustralya %61 ile eşcinsel evlilikler için 'Evet' dedi
Gerçekten “Yol yapmışlar”

Avrupa Birliği : Türkiye, kara listeye girebilir
Bitcoinin yeni rekoru 8315 Amerikan doları
2018’de dolar 1,97 TL olacak demişlerdi !!!
Dikkat: Emlak balonu patlamak üzere
Cennet'te iki tanıdık daha!!!

15 yılda 6 bin 375 kadın öldürüldü…
Alzheimer : Yüzyılın Belası
Coğrafya
Kütük Siyaseti: Nerelisin?
Atanamayan sol ya da al yazmalının ölümü

Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor
Çığlık
Bir tarihi miras daha böyle katledildi

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Korkunç rapor: Milyarlarca insan için su felaketi!
Türkiye ‘gıda egemenliğini’ kime karşı, nasıl kaybetti?
Sadece üç senemiz kaldı!
Okyanuslar için verilen 5 tehlike alarmı.
Cinayetin ardından çevreciler buluşuyor

Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?
Dubai'de ilk robot polis göreve başlıyor
Avrupa Parlamentosu robotlu hayata düzenleme
Yeni nesil market!!!

Asurlu tüccarların tabletleriyle Anadolu'da yeni antik kentler bulundu
Körtiktepe'de tarım öncesi yerleşik yaşam tespit edildi
Göbekli Tepe’nin üç taşı, üç rengi
Bir Altın Elbiseli Adam daha bulundu!
Göbekli tepe’de Kafatası Kültü

Türkiye de her 100 bin kişiden 251'i cezaevinde
Erdoğan Ailesinin Gizli Offshore Anlaşması
Türkiye medyasında nefret söylemi
'İntihar girişimi' patlaması!
“6 Bin ‘AK Troll’ Sosyal Medyayı Manipüle Etti”

Türkler nasıl ve neden müslüman oldu?
Müzik ile Resmin Dansı
UNUTMA-K: BAŞLANGIÇ
Organik aydın, turfanda vekil
Kriz değil, çöküş…

Korkunun ecele
Edebiyat Notları, Eylül - Ekim
Sürdürülebilir
AKIL UZ
İyi kötü

Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi
Saha Türkleri
Yeni yıl armağanı hediye e-kitap : Leyla Erbil ile


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git