
Dikkat ediyor musunuz; ülkemizde her gün haberlerde, ekrana taşınan adli olaylarda tutuklanan onlarca insanın haberini dinlemekteyiz. Bu konu ilgimi çekti, araştırmak istedim. Bir zamanlar Sincan’da tutuklu insanları ziyaret etmiştim. Yaşam koşullarını gördükten sonra eve dönerken insanlığımdan utandım; yol boyunca ağlamaktan kendimi alamadım. Bu nedenle insan, suç işleyip mahkûm olsa da tutuklu olarak yaşam koşullarının bir insana yakışır biçimde olması gerektiğini düşünmekteyim. İnsanlık hâli, bir şeytana uyup suç işlemeye sürükleyebilir; ancak tutukevinde bile bir insana yaraşır koşullarda cezasını çekmesi gerekir.
Bir araştırma yaptım. Son 25 yılda Türkiye’de yıllara göre mahkûm sayısını ve hapishane kapasitesini incelemek istedim. Tüm veriler kamuya açık, her yerde ulaşabilirsiniz. Şu sonuçlara vardım:
2000’li yıllarda yaklaşık 50.000 tutuklu mahkûm bulunmakta ve buna yakın 55.000 kişilik hapishane kapasitesi olduğu görülmektedir. Bu tarihlerde ülke nüfusunun 67,8 milyona dayandığı bilinmektedir.
2010’da hapishane kapasitesinin 125.000’e yükseldiği görülmektedir. Aynı yıllarda tutuklu sayısında da belirgin bir artış yaşanmış; 134.000 tutuklu ve mahkûm olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemde Türkiye nüfusu 73,7 milyon olarak kayıtlıdır. Dikkat edilirse nüfus yaklaşık yüzde 15 artmışken suç işleyen nüfustaki artış yüzde yüzün çok üzerinde gerçekleşmiştir.
2020 yılına gelindiğinde rakamlar şöyle: 265.000 hapishane yatak kapasitesi ve 275.000 tutuklu sayısına ulaşılmış. O yıl ülke nüfusu 83,6 milyona erişmiştir. Bu noktada nüfus artış oranı içinde ülkemize göç eden komşu ülke vatandaşlarını da göz ardı etmemek gerekir. Son 10 yılda ülke nüfusu 10 milyon artmış, suç oranı ise oransal olarak katlanarak yükselmiştir.
2024 yılı rakamlarına gelince tablo daha da çarpıcıdır: 274.000’lik hapishane yatak kapasitesine karşın tutuklu sayısı 305.000’e ulaşmıştır. Kapasiteyi aşan bu tutuklu ve hükümlüler hangi koşullarda barındırılmaktadır? Bu yerlerde insani koşullar mevcut mudur?
Mahkemece hakkında hüküm verilmiş kişilerin yanı sıra, suçlu olduğu varsayılarak tutukevlerinde bekletilen, iddianame bekleyen, hatta aleyhine delil aranan ya da yalancı itirafçılar yaratılmaya çalışılan tutukluların da bu mekânlarda çile doldurduğuna inanmaktayım.
Anlaşılan o ki son 20 yılda oransal olarak suçlu sayısı üretmeye hız vermişiz. Ortada inanılması güç rakamlar var. Suç üretilen bir coğrafyaya hızla dönüşen bir ülke konumundayız. Her gün ya yeni bir suç işlenip failleri yakalanmakta ya da daha önce faili meçhul kalmış bir olayın yeni kanıtları gün yüzüne çıkarak şüpheliler tutukevine gönderilmektedir.
Bunca yıl sonra yeniden açılan dava dosyalarını siz neyle açıklarsınız?
Faili meçhul Nadira Kadirova’nın kalbine iki el ateş ederek intihar ettiği söylendi. Siz inandınız mı?
Tunceli’de Gülistan Doku’nun bunalıma girip intihar ettiği söylendi. Siz inandınız mı?
Rojin Kabaiş’in Van Gölü kıyısında eşsiz manzara karşısında bunalıma girip intihar ettiği söylendi. Size inandırıcı geldi mi?
Narin’i köyde kim öldürdü? Bilen var mı?
Hepsinin ortak bir yanı yok mu?
Bakın kimler suç işliyor: valiler, bakanlar, emniyet teşkilatındaki üst düzey bürokratlar, çaycılar, kantinciler, doktorlar, avukatlar, şirket sahipleri, rütbeli askerler… Velhasıl toplumun hemen her kesiminden yurdum insanı suçlu sıralamasında yer alıyor.
Bütün bu tutukevleri adıyla anılan toplam 403 hapishanede 304.956 kişilik kapasiteye karşın 414.401 tutuklu bulunmaktadır.
Fazlası 110.000’i aşmış tutuklu hangi koşullarda bu yerlerde kalmaktadır, biliyor musunuz?
Böyle durumlarda Osmanlı Devleti’nin 1770’li yıllarına dayanan bir dönem gelir aklıma. O yıllarda Osmanlı hapishaneleri dolup taşmış; en azılı mahkûmlardan kurtulmak için bu kişiler bir kalyona bindirilerek küreğe oturtulmuş ve Akdeniz’i geçip okyanus ötesine gönderilmiştir.
Bu mahkûmların orada ne yaptığını tam olarak bilmemekle birlikte, bazılarının Amerika’da çok farklı bir kimliğe büründüğünü biliyoruz. Meluncanların da bu göç kervanı içinde yer alan bir aileden geldiği bilinmektedir.
Bir de delil yokken, iddianame olmadan, somut bir suç ortada yokken, sırf varsayıma ve dedikoduya dayanan suçlamalarla insanların hapishanelerde anlamsız biçimde hayatlarının bir bölümünü demir parmaklıklar arkasında geçirmelerini izlemek bizi derinden yaralamaktadır, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.