
Cumhuriyetimizin kazanımlarını burada sıralamaya hiç niyetim yok bugün. Çünkü öyle kazanımlar elde ettik ki genç Cumhuriyetimizin en büyük hazinesi bu kazanımlardır. Mustafa Kemal harp okulundan mezun olup teğmen çıktıktan sonra, muhtemelen bazı devletlerin Osmanlı Devleti’ne tavsiyesiyle, İstanbul’un dışında tutulmaya çalışılmıştır. Önce Şam’a Askeri Ataşe olarak gönderilir.
Daha sonra Trablusgarp’a gönderilir. İtalyanlara karşı yürütülen savaşta gösterdiği başarının ardından Derne Komutanlığına atanır. Sonrasında Sofya’ya Ataşemiliter olarak tayin olur. 1914 yılında Çanakkale Savaşı’na Yarbay olarak General Sanders’in yanına gönderilir. Çanakkale savunmasında yarattığı mucizelerden sonra 1915’te Miralay, yani Albay; bir yıl sonra 1916’da Tuğgeneral rütbesine yükselir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1902 yılında teğmen olarak başlayan askerlik serüveni, 1916’da General olmasıyla son bulur. On dört yıl içinde altı rütbe tamamlayan bir askeri dehanın İstanbul’da kalmasının yabancı devletler tarafından sakıncalı görüldüğünü düşünmekteyim. Onların telkinleriyle Mustafa Kemal Paşa’nın hep payitahtten uzak tutulmuş olduğu kanısındayım.
Bir başka yönüne bakalım. Askeri elbisesini bırakıp Samsun’a çıkmasıyla Mustafa Kemal Paşa için bambaşka bir serüven başlar. Sonrasını sizler benden daha iyi bilirsiniz, buna eminim. Kurtuluş Savaşı, İtilaf devletlerinin Anadolu’yu işgali, ardından 26 Ağustos’ta başlayan taarruzun 9 Eylül’de İzmir’de son bulması… 23 Nisan 1920’de genç Cumhuriyetin temelleri Ankara, Ulus’taki eski binada atılır.
9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşuyla genç Cumhuriyetimiz uluslararası arenada adını duyurmaya başlar; Osmanlı’nın küllerinden bir ulus devletin doğuşu izler bunu. Durmaksızın savaşmaktan yorgun ve bitkin düşmüş, yoksul bir halkın nasıl ayağa kalkacağını iki genç adam el ele vererek planlar. Kimileri “iki ayyaşın yaptığı anayasa” diyordu ya; işte o iki kurmayın yaptırdığı anayasayla bu ülke on yılda mucizeler yaratarak vatan sevgisiyle dolu bir nesil yetiştirdi.
Bayrağına ve vatan toprağına sımsıkı bağlı, özünden kopmayan, “Muasır Medeniyetler” hedefli bir ulus devlet kuruldu. Sanayi yatırımları, barajlar, fabrikalar ve 7.200 km’lik demir ağlarla yurdumun dört bir yanı örüldü. Limanlar, barajlar ve enerji santralleri bu yatırımları izledi.

En önemlisi, bütün bu hamleler içinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk eğitim konusunu özenle ele aldı. Birinci Maarif Kongresi, 16 Temmuz 1921 tarihinde Heyet-i İlmiye adıyla Ankara’da toplandı. Daha sonra Hasan Ali Yücel’in başkanlığında 1939 yılında Milli Eğitim Şurası adıyla toplanan kongrede çok önemli kararlar alındı. Aslında 3 Mart 1924’te Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimin tek elden yönetilmesi zaten Meclis tarafından hükme bağlanmıştı.
Bu nedenle medreseler, tarikatlar ve cemaatler gibi yasal dayanağı olmayan tüm topluluklar bu kanunla bir düzene sokuldu. Öte yandan gizli yeraltı faaliyetlerinin kanuna karşın sürdüğünü o dönemde yayımlanan gazeteler yazmaktadır.
Son yirmi beş yılda o gazetelerde yazılanların doğruluğu ortaya çıktı. Siyasi otoritenin oy tabanı olarak kullanmaya çalıştığı cemaat ve tarikatları Tevhid-i Tedrisat’ın kapsamı dışına çıkarma çabalarında mesafe kat ettiğini basından okumaktayız. Ulus devletin manevi değerlerini aşındırmaya yönelik bu tür eğitim faaliyetlerinin ülke menfaatleri yerine cemaat ve tarikat çıkarlarını öncelediğini bilmekteyiz.
İşte bu nedenle Mustafa Kemal Atatürk bu kesimler tarafından sevilmez, hatta nefret edilir. Ellerindeki maddi çıkarların kısıtlanmasına karşı çıkarlar. Kendi bağnaz ideolojileri doğrultusunda çocuk yetiştirmek için örgütlenen bu toplulukların din konusunda neye inandıklarını sorgulamaktayım. Bu tür cemaat ve tarikatların asıl amacının, yetiştirdikleri mensupları devlet kademelerine yerleştirerek çıkar sağlamak olduğunu düşünmekteyim. Tıpkı bir süre önce Gülen cemaatinin giriştiği devlete sızma senaryosu gibi. Bu senaryonun sona erip ermediğini sorarsanız, cevabı bulmak oldukça güç; araştırmakta yarar var.
Okullarda ramazan ayında davullu zurnalı “ramazan programları” düzenlemek için Milli Eğitim Bakanlığı’nın cemaatlerle iş birliği yaptığını açıkça ilan ettiğini gördük. Bu cemaatleri STK olarak nitelendirdiğini de ifade etmekten çekinmedi. Kararname Profesörü Bakan, ekranlarda söz konusu STK’larla dini eğitim alanında Milli Eğitim Bakanlığı’nın birlikte çalışacağını duyurdu.
Son birkaç yıldır okullarda şiddetin kol gezdiğini gazete ve ekranlardan izlemekteyiz. Otuz yedi ayrı olayda hayatını kaybeden 17 öğretmen ve öğrenci bir ülke için utanç vericidir; öğrencilerin kurduğu şiddet çeteleri, bu çetelerin okul içinde ve dışında bıçaklı ve silahlı çatışmaları, okul önlerinde uyuşturucu satışı gibi sorunlara seyirci kalan bir yönetim, yalnızca oy hesabıyla neredeyse vatanı satacak hâle gelmiştir. Bizim geleceğimiz olan bu çocukları iyi yetiştirmek gerekir; yoksa çocukları okula göndermekle sorunlarına çare bulamazsınız. Milli Eğitim Bakanı eğitimden gelmediği için, bu çok önemli sorunları çözümleyemez, Eğitim Özel İlgi ve Alaka ister, bilhassa sorunları çözmek için AKIL ister, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.