
23 Mart 2026 tarihinde Ankara 4. İdare Mahkemesi, Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyerek milli değerlerini yüksek sesle dile getiren ve dönem birinciliği dahil üstün disiplin siciline sahip Teğmen Ebru Eroğlu’nun Türk Silahlı Kuvvetleri’ne iade talebini reddetti. Mahkemenin gerekçesinde, eylemin “TSK’nın itibarına zarar verdiği ve toplumda güveni sarsıcı etki yarattığı” yönündeki değerlendirme yer aldı. Bu karar, sadece hukuki bir dosyanın sonucu olmaktan öte, milletin vicdanında derin bir yara açan, milli değerlere ve bireysel emeğe karşı yapılan bir adaletsizlik olarak okunmalıdır.
Bir hukuk devletinde askeri disiplin ile bireysel ifade özgürlüğü arasında bir denge vardır, ancak burada kritik olan nokta şudur: Bir subayın göreve iade talebinde bulunması, yalnızca soyut bir “itibar zedelenmesi” iddiası ile reddedilebilir mi?
Ebru Eroğlu’nun gerçekleştirdiği eylem, doğrudan devletin güvenliğini ihlal eden bir suç fiili değil, tarihsel ve milli bir söyleme işaret eden gönüllü bir davranıştır.
Yasalarda “kamu düzenini bozma” tanımları çok nettir; ancak “devletin itibarının zedelenmesi” gibi soyut bir kavram üzerinden bir subayın hayatına müdahale edilmesi hukukun ruhuna aykırıdır.
Hukukun güvenilirliği sadece kanunların harflerine değil ruhuna da bağlıdır. Soyut gerekçelerle verilen bir karar, yurttaşların devlete olan güvenini zedeler ve adalet duygusunu köreltir.
TSK, bir ulusun bekasını sağlamak için vardır ve devletin ordusu milletin onuruna, egemenliğe ve bayrağa hizmet eder.
Milli bakış açısından sorulması gereken soru açıktır: Bir subayın Atatürk’ün mirasını ve Cumhuriyet’in ilkelerini yüksek sesle dile getirmesi devlete zarar verir mi? Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün çağdaş, laik ve güçlü Türkiye anlayışı sadece devletin değil, milletin de ortak tarihidir.
Bir askerin bu ilkeleri yüksek sesle ifade etmesi, Türkiye’nin milli tarihine ve kuruluş değerlerine sadakatini gösterir. Hiçbir devlet makamı milli değerlerle barışık bir subayı “güven sarsıcı” olarak nitelendiremez; aksine, bu yaklaşım milli değerleri yanlış okumak anlamına gelir. Ebru Eroğlu’nun işinden edilmesi sadece mesleki bir kayıp değil, aynı zamanda bir insanın onuruna, emeğine ve geleceğine el konulmasıdır. Yıllarca emek vererek yetiştirilen, toplum için kendini adayan bir insanın, birkaç soyut kavram üzerinden cezalandırılması vicdani olarak güçlü bir sorgulama gerektirir. Vicdanı sağlıklı insanlar bilir ki, bir bireyin mesleğinden edilmemesi gereken en temel değer onun onurudur. Bir toplum, askerlerinin değerini yalnızca disiplin siciline göre değil, toplumun saygısını yansıtan vicdani ölçülerle de belirler. Ebru Eroğlu’nun disiplin sicili, başarıları ve eğitim geçmişi boşlukta yazılmamıştır; bunlar gerçek emek ve gerçek değeri temsil eder.
Mahkeme kararları bir insanın onuruyla oynadığında toplumun vicdanı yara alır ve bu yara kolay kapanmaz. Her milli toplumda var olan duygular vardır: gurur, aidiyet, tarihsel bağlılık.
Bir genç subayın doğduğu ülkenin kuruluş değerlerini fedakârca yüksek sesle dile getirmesi sadece bireysel bir eylem değil, milletin kitlesel duygusudur. Millet, devletine sadakatle bağlıdır; millet, subayını vatan için yetiştirmiştir; millet, onun “ilkeler” adı altında verilebilecek cezalar yerine yürekten bağlılığını görmek ister.
Teğmen Ebru Eroğlu’nun davasının reddi yalnızca hukuki bir sonuç değildir; duygularımızı sarsan, milli vicdanı derinden etkileyen bir kırılmadır. Bu karar, vatandaşların devlete olan güvenini sarsar ve hukukun tarafsızlığına dair şüpheler yaratır. Bugün sadece Ebru Eroğlu’nun iade talebini değerlendirmek yetmez; devlet ile milletin ortak değerlerinin nasıl korunacağı, adaletin ve vicdanın nasıl güçlendirileceği sorusunu da gündeme getirmelidir. Hukuk, sırf soyut bir “itibar” gerekçesiyle bireysel hakları yok sayamaz. Milli değerler sadakatle ifade edilene düşman olamaz. Vicdan, emekle kurulmuş hayatlara karşı kör olamaz. Devlet, kendi insanının değerini yok sayan bir karara sığınamaz. Devleti güçlü kılan, duyarlı hukuk, toplumla uyumlu adalet ve milletin vicdanıyla barışık kararlardır. Bugün yaşananlar, yalnızca bir subayın davası değil, milli vicdanın adaletle buluşma çağrısıdır. Tarih, Teğmen Ebru Eroğlu ve onun gibi fedakâr subayları hatırlayacak; hukukun ve adaletin, vicdanın ve milletin ortak aklının er geç gereğini yerine getireceğini gösterecek. Bu dava, sadece bir bireyin meselesi değil, milletin adalet ve onur duygusunu koruma sorumluluğudur. Devlet, kendi insanının emeğine, onuruna ve vicdanına sahip çıkmadığı sürece milletin gözündeki itibarını kaybeder. Bu karar, hem hukuki hem vicdani hem de milli açıdan sorgulanması gereken bir kırılmadır ve adaletin yeniden tesis edilmesi için güçlü bir uyarıdır. Teğmen Ebru Eroğlu’nun davasının reddi, milletin ve devletin ortak vicdanında silinmeyecek bir iz bırakacaktır; çünkü hak, hukuk ve milli değerler ancak savunulduğunda yaşar. Bu nedenle, bugün yaşanan sadece hukuki bir mesele değil, milli vicdanın, adaletin ve özgürlüğün yeniden hatırlanması gereken bir çağrıdır.