
Her konuda her insanın bir fikri ve bilgisi olduğuna inanırım. Matematik bilenlerin çok daha fazla bilgiye sahip olduğu da söylenir. Bu nedenle matematik bilen insanlara doğruyu çarpıtarak söylerseniz, kişi belki saygısından dolayı sizin yalan söylediğinizi yüzünüze vurmaz. Ama içinden, yalan söyleyen bu kişinin ne kadar yalancı olduğunu belleğine kaydeder. Sonunda konuyu dile getirip yalanı haykırabilir de. Hani insanlar karşısındakini aptal yerine koyup aklı ile alay ederler ya, işte böyle insanlardan nefret ederim.
Anadolu'da bazı meslekler vardır, bu meslekleri yapan insanlar meslekleri ile anılırdı. Cumhuriyet döneminin başlarında da bu lakaplar devam etmişti. Ta ki 24 Haziran 1934 yılında 2525 sayılı Soyadı Kanunu çıkıncaya kadar. Her vatandaşın kendi öz adından başka mensup olduğu aileye ait bir soyadı taşıması kabul edilmiş. Bu kanundan sonra da 24 Kasım 1934'te çıkarılan bir kanunla Gazi Mustafa Kemal Paşa'mıza "Atatürk" soyadı verilmiş.
Kanun çıkmadan evvel insanlar yaptıkları işe bağlı olarak anılırmış. Birkaç misal vermek gerekirse, Nalbant Hüseyin, Kasap Nihat veya Çilingir Hasan gibi lakaplarla anılırmış insanlar. Soyadı kanunu ile bu meslekler soyadı konusunda bir girizgâh teşkil etmiş. Bir örnek "Kasapoğlu" veya "Nalbantoğlu" hatta "Çilingiroğlu" gibi soyadlarına dönüşmüş.
Her mesleğe sahip olanların soyadı seçiminde mutlaka "oğlu" ile biten bir soyadı aldılar demek istemiyorum. Ama genelinde aile soyuna yönelik bir meslek sahibi "oğlu" olarak anılmış.
Bir konu çok ilginçtir, hiçbir soyadı "kızı" olarak kayda geçmemiş. Kanunda yabancı dil içeren isimlerin de kullanılması yasaklanmış.
Ancak bazı "oğlu" ile biten soyadlarının köklerinin fazla bir anlam içermediğini bilmekteyiz. Anlamsız soyadlarından bazıları arasında "Kaltakçı, Kelek, Ensonra, Yamuk, Başdeli ve Azgın" sayabiliriz. En ilginç soyadı kanımca bir Diyarbakırlı'nın olsa gerek: Mehmet Neytullah Uçarturnagezergurbet.
Bir de Akbaş diye soyadı kullanılmakta. Genelde köylerde "Akbaş" ve "Karabaş"ın köpeklere verilen isim olduğunu biliriz. Ancak bu isimlere de "oğlu" eki konulup soyadı olarak da kullanılmıştır. Karabaşoğlu veya Akbaşoğlu olarak kullanılan soyadları hatırlarım.
Köy yerinde genelde av mevsimlerinde orta yaşlı insanlar tüfeklerini alıp dağlara doğru giderler. Hem egzersiz adına hem de avlanma adına yapılır bu yürüyüşler. Avcılar kimi zaman ya bir kahvede toplanılır, ya da birinin atölyesinde av hikayeleri anlatırlar. Kahvehanenin veya atölyenin bir köşesinde ise bir çan durur, yanında da tokmağı bulunur. Av hikayeleri çok fazla abartılı bir şekilde anlatılıp bol yalan palavra içerirse, toplanan halkın içinden biri gidip tokmağı alır ve çanı çalar. Bütün orada bulunan halk başlar gülmeye. Çanın adı da Palavra Çanı olarak anılır.
Siz de benim gibi kimi zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantılarını izliyorsunuzdur. Kimi konuşmaları dinlerken kendimi köy kahvesindeki av hikayelerini dinliyor gibi hissediyorum. Yeis ile düşünceye dalmaktayım. Hani mümkün olsa da Meclisin Genel Kurulu'nun bir köşesine bir çan konulsa, halk da gelip o konuşmaları dinledikten sonra çanı uzun uzun çalsa diye düşünmekteyim.
Adam kürsüsünden hiç sıkılmadan ve de utanmadan: "Bulduğumuz doğal gaz ve Gabar'da çıkardığımız petrolden fona kaynak aktarılıyor. Bu fondan emeklilere aktaracağımız değerin kaynağını da gösteriyoruz." diyor. Dikkat eder misiniz? Adam fona para aktaracağız ve buradan emeklilere para vereceğiz demekte.
Adama demezler mi: "İşçi emeklisi yıllarca emeklilik primini zaten devlete ödemiş. Peki devlet bu parayı ne yapmış?" İşte o belli değil. Hangi sarayın yapılmasına kaynak teşkil ettiği de belli değil. Kimsenin bir fon geliştirmesine gerek yok. Zaten bu paranın emeklilerin aylıkları için mevcut olması gerekir. Eğer bu para emekli işçi için ortada yoksa, hazineden karşılanacaksa, burada bir kelek durum olduğu muhakkak.
Bu konu incelense de, Akbaş, Karabaş ortaya çıksa, biz de rahat edip Meclis'teki çanı çalsak diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.