
The Hunger Games yalnızca gençlik distopyası değildir, merkezileşmiş iktidarın çevreyi nasıl ekonomik ve psikolojik olarak tahakküm altında tuttuğuna dair bir siyasal ekonomi alegorisidir. Capitol’ün ihtişamı ile mıntıkaların (districts) yoksulluğu arasındaki uçurum, kaynak tahsisi ve gelir dağılımının bilinçli tercihlerle nasıl şekillendirildiğini gösterir. Bu evrende açlık, doğal bir felaket değil, düzenin sürdürülmesi için tasarlanmış bir yönetim aracıdır. Korku, gösteri ve eşitsizlik birbirini besler.
Bugünün Türkiye’sine baktığımızda, elbette birebir bir distopya görmeyiz, fakat benzer gerilim hatları dikkat çeker. Ekonomik büyüme verileri ile hane halkının alım gücü arasındaki kopuş, merkezde yoğunlaşan karar alma yetkisi ile yerelde daralan hareket alanı, gençlerin eğitim yatırımı ile istihdam piyasasının sunduğu imkanlar arasındaki uyumsuzluk… Bunlar birer teknik sorun değil, tercihlerin sonucudur. Açlık burada yalnızca kalori meselesi değildir, gelecek beklentisinin erozyonudur. İnsan, yarına dair umut üretmeyi bıraktığında asıl yoksullaşma başlar.

Açlık Oyunları’nda her yıl seçilen çocuklar, düzenin sürekliliği için birer sembolik kurbandır. Sistem, korkuyu kurumsallaştırır, kitleleri edilgenleştirir. Günümüzde ise kurban edilen şey çoğu zaman liyakat ve kamusal akıldır. Eğitim sisteminde nitelik standardının dalgalanması, genç işsizliğinin kronikleşmesi, beyin göçünün artışı… Bunlar tesadüf değildir. Bir ülkenin en dinamik sermayesi olan gençliğin ya göçü düşünmesi ya da vasıfsızlaştırılmış bir iş piyasasında tutunmaya çalışması, sürdürülebilir bir kalkınma stratejisinin eksikliğini gösterir.
Yurtseverlik, sloganik bir bağlılık değil, kamusal kaynakların adil ve rasyonel kullanımını talep etmektir. Gerçek yurtsever, bütçe kalemlerini sorar, ihale süreçlerinin şeffaflığını denetler, kamu bankalarının kredi tahsis kriterlerini inceler, yerel yönetimlerin performansını ölçer. Devrimci bilinç, romantik bir öfke değil, analitik bir ısrardır. Veriye bakar, kurumları güçlendirmeyi hedefler, hukukun üstünlüğünü bir lüks değil zorunluluk sayar.
Türkiye’nin temel meselelerinden biri gelir dağılımındaki bozulmadır. Reel ücretlerin enflasyon karşısında erimesi, sabit gelirlinin satın alma gücünü aşındırır. Bu durum, talep daralmasına ve dolaylı olarak üretim zincirinde kırılmalara yol açar. Tarımda artan girdi maliyetleri çiftçiyi borç sarmalına iterken, sanayide katma değer artışı emek payına eşit yansımaz. Sonuçta, ekonomik büyüme toplumsal refaha otomatik olarak dönüşmez. Bu, piyasa mekanizmasının değil, düzenleyici tercihlerin problemidir.
Distopyaların bize öğrettiği en önemli ders şudur. İktidar, gösteriyi sever. Gündem sürekli kriz estetiğiyle yönetildiğinde, yurttaşın dikkat eşiği düşer. Bir gün döviz kuru, ertesi gün siyasi polemik, sonra başka bir kriz… Sürekli değişen başlıklar, yapısal sorunların görünürlüğünü azaltır. Devrimci tavır ise dikkat disiplinidir. Kısa vadeli dalgalanmalara kapılmadan, uzun vadeli kurumsal reformları talep etmektir.
Kurumsal bağımsızlık burada kilit kavramdır. Merkez bankasının fiyat istikrarı hedefi, yargının tarafsızlığı, düzenleyici kurumların özerkliği… Bunlar soyut prensipler değil, yatırım ortamının ve toplumsal güvenin temelidir. Güvenin zedelendiği bir ekonomide risk primi artar, sermaye maliyeti yükselir, girişimcilik cesareti azalır. Bu zincirleme etki, nihayetinde işsizliğe ve refah kaybına dönüşür.
Ancak devrim yalnızca ekonomik parametrelerle sınırlı değildir. Kültürel iklim de belirleyicidir. Farklı düşüncelerin ifade alanının daralması, toplumsal enerjiyi kısırlaştırır. Oysa tarih gösterir ki, yenilik ve kalkınma, çoğulculuğun olduğu yerde filizlenir. Yurtseverlik, eleştiri hakkını savunmaktır. Çünkü eleştiri, çürümenin panzehiridir.
Türkiye’nin potansiyeli yüksektir, genç nüfus, stratejik coğrafya, üretim kapasitesi ve girişimcilik dinamizmi. Fakat potansiyel, kendiliğinden gerçeğe dönüşmez. Bunun için planlı sanayi politikaları, yüksek katma değerli üretime geçiş, eğitimde nitelik reformu ve sosyal adalet mekanizmalarının güçlendirilmesi gerekir. Aksi takdirde, açlık oyunları bitmez, sadece oyuncular değişir.
Devrim, barikat romantizmi değildir, kurum inşasıdır. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat ilkeleri etrafında yeniden yapılanmadır. Yurtseverlik ise bu ilkelerin ısrarlı savunusudur. Sokakta slogan atmak kadar, sandıkta ve sivil denetimde ısrarcı olmaktır. Bir ülkeyi sevmek, onu eleştirme cesaretine sahip olmaktır.
Sonuç olarak, açlık kader değildir siyasal ekonominin ürünüdür. Eşitsizlik doğa yasası değil; tercihlerin sonucudur. Tercihler değiştirilebilir. Türkiye bir oyun alanı değildir, ortak geleceğimizdir. Bu geleceği kurmak, seyirci kalmayı reddetmekle başlar. Devrim, yarını bugünden inşa etme iradesidir. Ve o irade, korkuya değil umuda yaslanır.