![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
KE.KE.ME. (KKM)
![]() Bu miras olduğu gibi bırakılamaz, artan nüfus ve gereksinimler baskısı onların üzerine yenilerinin üretilip eklenmesini zorunlu kılar. Sadece maddi-nesnel değil bunlara koşut olarak tinsel yaratım ve birikimlerle kesintisiz bir süreç oluşur. Burada olan aynısının tekrarı değil, onların özlerinin yükseltilerek taşınması yoluyla tarihsel dediğimiz süreç yaşanır; kendi içinden açınarak devralınan miras hem korunur hem de geliştirilir. Bu yolla tarih rastgele olaylar yığını olmadığı, kendine göre ekonomik, siyasi, kültürel ilkeler bağlamında devindiği için bilimi yapılabiliyor; geleceğe yönelik öngörüler, tasarımlar ve projeler bilimsel yöntemlerle oluşturuluyor. Bilimsellik, evrensel ilkeler bütünlüğüdür ve toplum bilimi, tarih bilimi bir yandan bu ilkelerin keşfi, bir yandan da onların ışığında tasarımlar ve projeler oluşturmak anlamına gelir. ![]() “Evrensel” kavramı genelde tartışmalara konu olur. Evrensel demek her yerde her durumda her şeyde geçerli demek değil, akılda bulunan soyut ama zorunluluk içeren düşünce formudur. Bundan kasıt bireylerin keyfine, kaprislerine bağlı olmayan düşünsel ilke; ama bu soyutlukta kalmayıp gözlemlenebilir olan, insan eylemleri ile gerçeklik kazanan hareketlilik, kendinde kalan değişkenlik sürecidir. Ayrıca Evrensel olan sonsuz olandır da. Ama bu, sınırı olmayan ezel-ebet varlığını dayatan anlamında değil, sonsuzca suret kazanabilen olarak anlaşılmalıdır. Günlük dilde de sıkça kullanırız; “yaşam evrenseldir”, “müzik evrenseldir” dememiz buna örnektir. Pozitif bilimlerin doğa yasalarını matematiksel dille ifade ettikleri tüm formüller evrenseldir. Toplumsal ve bireysel yaşamda evrensel olanın hükmü bireylerin öznel arzu ve hırslarına göre değil tarihsel ilkelere uyumlu olmasını gerektirdiği; sonsuzluğu ise her insanın deneyimlemesine açık olmasını anlatır. Bireyler ve toplumlar iradi seçimleri ve eylemleri üzerinden yaşamlarına yön vererek inşa ederler. Böylece dış dünya ile ilişkiye girerler. Dış dünya eylemlerin ve genel olarak yaşamın hem olanağı hem de temeli olarak zorunlu zemin olur. Bu doğal olanak ve zeminin öznelerin (birey, toplum, devlet) keyfiliğini, ölçüsüzlüğünü sınırlar. Bu sınırlama evrenselin zorunluluk içermesinin, öznenin özgür seçimlerini ancak bu zorunlukla buluşturarak ortaya eserler koyabilmesi onun hakiki olmasının göstergesidir. Bu söylediklerimizin kanıtı hem tarihsel deneyimler canlı olarak ülkemizde yaşanan süreçte görülüyor. Yöneticilerin kişisel otoriteleri, “ben bilirimci” hırsları kaçınılmaz olarak evrensel ilkelerden uzaklaşıp topluma dayatmacı uygulamaların sonucu her alanda çürüme, yolsuzluk, adaletsizlik, yoksulluk olacaktır. Özellikle son yıllarda başımıza gelen ve her alanda; ekonomi, adalet, kültür, eğitim, çevre, bürokrasi alanında bütün çıplaklığı ile görüyoruz. 2017 referandumu ile Cumhur Başkanlığı Hükümet sistemine geçildi. Bu yönetim biçimiyle de her alanda yaşadığımız yıkımın hukuksal temeli atılmış oldu. Demokrasi ve özgürlük adına pek çok tehlikeli uygulamalar devreye sokuldu. Çağdaş anlamda demokratik yönetimin en temel organını meclis-parlamento oluşturur. Organlar işlevleri ile anlam ve önem kazanırlar. Meclisin de en temel iki işlevi var; bütçe yapmak, yasa çıkarmak anayasal çerçeve içinde yürütmeyi denetlemektir. Bütçe yapma yetkisi meclisin elinden alındı. Hükümeti-yürütmeyi denetlemenin mekanizması olan gensoru ve güvenoyu yoluyla hesap sormanın yolu da kapandı. Bürokrasiyi liyakati katleden sadece yukardan gelen talimata uymak zorunda bırakan bir Kanun Hükmünde Kararname çıkarıldı. (9 Temmuz 2018. 703 sayılı KHK). Diğer yandan kamu görevlilerinin işlediği suçların soruşturulması, o görevlinin üstlerinin iznine bağlanmış durumda. Böylece devlet organları ve devlete bağlı personelin halka hesap verme yolu da kapanmış oluyordu. Maden göçükleri, otel yangınları, bebek katilleri, rüşvet, kaçakçılık, planlı cinayetler, işkenceler gibi daha pek çok alanda işlenen suçların sorumlularına hesap sorulamıyor. Böylece bir yerde işlenen suçun sorgulanmasının zincirleme olarak yukarılara tırmanmasının yolu kapanmış oluyor. Bunların doğal sonucu yozlaşma, çürüme, rüşvet, ekonomik çöküntü, eğitimde karışıklık, suç oranlarındaki artış, adaletin yerlerde sürünmesi günlük yaşamımızın ayrılmaz unsurları oldu. Hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu olan Anayasa Mahkemesinin kararlarına uymak, uluslararası kuruluşlarla yapılan antlaşmaları umursamamak gelenekselleşti. Hiçbir hukuk devletinde görülmemiş bir şekilde alt mahkeme organı en üst yargı organı olan kurum hakkında suç duyurusunda bulunabiliyor. Ekonomide durum bütüne bağlı olarak aynı bataklıkta düşe-kalka ayakta duruyor gibi. Bu alanda neredeyse kronikleşmiş enflasyon, yüksek faiz, cari açığı ve bunlara bağlı olarak işsizlik, yoksulluk, hayat pahalılığı sürekli ağırlaşarak halkın üzerine çöküyor. Bütün bunların sorumlusunun yüksek faizler olduğunu iddia eden Erdoğan kendince sihirli çözüm modelini toluma dayattı: “Faiz sebep enflasyon neticedir” diyerek dünyaya şenlik akıl dışılığı talimatlarını yerine getiren bürokratları ve denetimsiz devlet organları gücüyle uygulamaya soktu. Erdoğan’ın bu sihirli formülü, ‘yıkım sebep deprem sonuçtur’, demek gibi bir saçmalıktı. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, tarihsel tecrübeden yoksun, günlük uygulamalarda kanıtlanmamış bu keyfi uygulamanın ağır faturası halkın sırtına yüklendi. Aklı başında tüm ekonomistlerin uyarılarını küçümseyerek “Nass var Nass, sana bana ne oluyor” diyerek azarlıyor, onları mandacılıkla, faiz lobilerinin sözcüleri olduklarını ilan ediyordu. Faizin bir sonuç değil sebep olduğunu emirle yerine getiren Merkez Bankası başkanları eliyle peş peşe değiştirildi. Sonuç değişmedi, beraberinde maliye bakanları da sırayla değiştirildi. Damatla başlayan baş maliyeci değişimi ne dediğini bilmeyen, ekonomiyi romantik duygu ifadesi olan göz ışıltısı olduğunu zanneden bir emir kuluyla noktalandı; “….epistemolojik bir kopuşla heterodoks” ekonomiye geçiş çağında olduğumuzu ilan ederek. Sonuç hüsran oldu; o zaman Erdoğan şu sorunla karşılaşmış olmaz mı? Ya Nass’da bir sorun var ya da Erdoğan Nass’ı anlamamış, ki doğru olan ikincisidir. Erdoğan’ın faiz takıntısı elbette bilimle deneyimle ilgili değil, kendi anladığı kadarıyla Kuran’da faizin yasaklandığı kabulüydü. Kuran’da “faiz” kavramı geçmez, onun yerine “Riba” kavramı kullanılır; kelime anlamı artmak, çoğalmak, fazlalaşmak. Faiz kavramı Tevrat’ta geçer: “Eğer halkımdan, yoksullarınızdan birine borç para verirseniz ona alacaklı gibi davranmayacak, üzerine faiz koymayacaksınız. (Çıkış/22:24-25) O dönemlerde yoksul insanlar çaresizlik sonucu günlük gereksinimlerini karşılamak için tefecilere bazı eşyalarını rehin bırakır ya da borç para alırlarmış. Günü geldiğinde borcunu ödeyemeyenler erkekler köle, eşleri ve kızları cariye olarak alınırmış. Alınan borç bir üretim aracı değil, yaşamsal bir ihtiyacın karşılanması için kullanılıyor. Cahiliye dönemi Mekke’de kızların diri diri gömülmesi kültürünün bir nedenin de bu olduğunu araştırmacı ilahiyatçılar söyler. (Örn: İ. Eliaçık) Günümüzde faiz, birikmiş olan paranın bankalar aracılığı yasalarla belirlenmiş kredi sistemi içinde belirli bir süre için belirli oranda geri dönüşlü olarak devredilmesi, kısaca paranın satış fiyatıdır. Kapitalizmim gelişmesine koşut olarak ticaret sermayesi özerk bir olgu olarak ortaya çıkmıştır. Ticari sermaye kapitalist meta dolaşımının canlı kalması ve sanayi üretiminin sürekliliği için ekonomik ve tarihsel bir olgu olarak işlev görür. Paranın ekonomik yaşamda en temel işlevi değer ölçüsü olmasıdır; ayrıca değişim aracı, ödeme aracı ve biriktirme aracı olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum ekonomik evrimin toplumsal ve tarihsel bir aşamasının olgusudur. Birikmiş para donmuş emektir ve bu haliyle dolaylı bir üretim gücü ve üretim aracıdır da. Kredi sistemi yoluyla donuk durumundan akışkanlığa geçer. Krediden alınan faiz toplam toplumsal artı değer kütlesinden kendi kütlesi oranında aldığı paydır. Faiz, özünde artı emek sömürüsünden kaynaklanın artı değeri sanayi ve diğer işletme sermayeleri ile payına düşeni ele geçirmesidir. Bu paylaşım süreci ve paylaşım oranları ekonominin kendine özgü içsel kural ve yasallıkları tarafında belirlenir. Ekonomi bir yanıyla politiktir, çünkü insanların iradesiyle (devlet, kişi, kurum..) planlanır ve yönetilir. Bu durum öznelere akıldışı, keyfi, önyargılara dayalı uygulamalar yapmasına kapı aralar. Fakat tolumun hukukuna, ekonomisine, yönetim biçiminin kendine özgü kurallarını göz ardı etmenin bedeli er-geç ödenir. Tarihsel deneyimler, bilimsel ölçüler ve ilkeler bunun kanıtlarıyla dolu. “Ben ekonomistim”, “Nass var Nass, sana bana ne oluyor” aklıyla uygulanan “faiz sebep enflasyon neticedir” projesiyle ülkemiz ekonomisinin ne hale geldiğini gördük. Bu politika bizi batağa batırdıkça, hırsla daha saçma bir yol “bulundu”; davula-zurnayla, halaylarla kutlanarak uygulamaya Kur Korumalı Mevduat (KeKeMe). Aklı başında tüm bilim insanları günlerce aylarca uyardılar bunun bir yıkım getireceğini belirttiler. Yeni bir şey icat edilmişçesine topluma dayatılan bu saçmalık yıllar öncesinde Türkiye’de uygulanmıştı, DÇM; Dövize Çevrilebilir Mevduat adı altında. Bunun bedeli de ülkeye pahalıya mal olmuştu. 24 Ocak 1970 yılından sonra devreye sokulan bu program yarattığı yıkımla beraber 1980’de kaldırıldı. Turgut Özal o zaman şu açıklamayı yapmıştı: “dövizle borçlanıp TL ile ödeme garantisi vermek, ekonomiyi intihara sürüklemekti. Buna son verdik”. Yerli ve milli program diyerek başımıza bela olan bu uygulama döndü dolaştı M. Şimşek’i maliyenin başına getirmekle sonlandı. M. Şimşek Erdoğan tarafından mandacılar, faiz lobilerinin temsilcileri, sahibinin sesi deyip suçlayarak daha önce Bakanlıktan kovmuştu. Nihayet ülkeye milyarlarca dolara mal olan KKM’e dönemi 24 Ağustos günü tüm uygulamaları ile kaldırıldı, resmi açıklamalara göre 60 milyar Dolara mal oldu. *** Bu gerçekler yeni söylenmiş şeyler değil. İnsanlık tarihi baştan sona haksızlığa ve zulme karşı özgürlük ve adalet için direnişin sahnesi olmuştur. Bu kutsal direniş ve yolculuk yoksulluk, haksızlık, sömürü, zulüm olduğu sürece olacaktır. Tarih bu süreçte adaletin ve özgürlüğün bedeli ödenerek elde edilmiş kazanımlarla aktığını gösteriyor. Toplumsal yaşam her durumda insanların birlikte yaşamak zorunda olduğu tarihsel serüvendir. Toplu yaşam organize yaşamdır ve bunun omurgası da devlet organıdır; devlet bir kurumlar sistemidir ve sistemin yöneteni ve yönetileni olmak zorundadır. Yönetimin ve yöneticinin nasıl olması evrensel bir sorunsaldır, değişik koşullarda farklı biçimlerde olsa da onun evrensel ilkeleri her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Bu duygusal bir dilek değil insanlığın organize yaşamının içinden doğmuş değerlerdir. Günümüzden 2500 öncesinden insanlığın eşsiz öğretmenlerinden olan Sokraretes/Platon’dan günümüze ulaşan şu sözleri Toplumsal yaşamın evrensel değerlerle adil, barışçıl, güvenli olacağının ölçülerini ortaya koymuştur: “İlkin kesin bir zorunluk olmadıkça hiçbiri mal mülk edinmesin…. Ama toprakları, evleri, paraları oldu mu, koruyucu olacak yerde kendileri de mal sahibi ve çiftçi, yurttaşlarının yardımcısıyken düşmanı, zorba efendisi olurlar. Ömürleri kötülemek ve kötülenmek, tuzak kurmak ve tuzağa düşmekle geçer; dışardaki düşmanlardan çok içerideki düşmanlardan korkarlar. Kendilerini de devleti de ölüme sürüklerler. işte bunun için koruyucularımızın oturacakları yerleri ve yaşama yollarını önceden iyice belirmek, bunu da kanunlaştırmak gerekmez mi?” (Platon. Devlet 3.kitap, 417b) Bu söylemlerin gerçekliğine ne adar da tanığız, çünkü canlı kanlı yaşıyoruz. İşte evrensel ilkeler zamana aşkındır denilen hakikat bu. Başta söylediğimizden hareketle “evrensel olan” zorunludur, soyut olarak düşünce formudur, ama gerçeklik kazanmak zorundadır derken kast edilen ilkeler. Hakikat er geç tahakkuk eder. İnsanın doğasında olan özgürlük ve adalet tutkusunun önünde durulamaz. Bu insanlığın ve halkların umutlu olmalarının nesnel temelini oluşturur.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |