![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
Devletin Sınıfsal Ele Geçirilişi ve Kadrolaşma Rejiminin Teşhiri
Bir ülkede hukuk, egemen sınıfın siyasal ihtiyaçlarına göre eğilip bükülüyorsa, orada mesele münferit bir hak ihlali değil, devletin sınıfsal karakteridir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği “hak ihlali” kararı, yüzeyde bireysel bir özgürlük meselesi gibi görünse de, özünde devlet aygıtının hangi toplumsal güçlerin çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırıldığını açığa çıkaran bir momenttir. Belgelerin sızdırılması, tutuklamalar, inkarlar ve ardından gelen yargısal tespit, tüm bu süreç, Türkiye’de devlet ile belirli ideolojik siyasal ağlar arasındaki organik bağın görünür hale gelmesidir.Marks’ın devlet teorisinde işaret ettiği gibi, modern devlet, burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir. Ancak bu komite, her tarihsel dönemde farklı fraksiyonların ağırlığıyla biçimlenir. Türkiye’de son yıllarda gözlenen kadrolaşma iddiaları, klasik anlamda yalnızca bir “partizan atama” sorunu değildir, bu, siyasal İslamcı-muhafazakar sermaye blokunun devlet aygıtı içindeki mevzilerini tahkim etme sürecidir. Vakıf, dernek ve yarı-sivil görünümlü yapılar üzerinden yürütülen kadro dağılımı, aslında neoliberal dönemin tipik bir devlet dönüşümünü yansıtır, kamusal olanın aşındırılması ve ideolojik sadakat ağlarına devredilmesi. Liyakat ilkesinin tasfiyesi, teknik bir yönetim sorunu değildir, sınıfsal bir tercihtir. Çünkü liyakat, en azından teorik düzeyde, yurttaşlar arasında biçimsel eşitlik iddiası taşır. Oysa sadakat temelli kadrolaşma, eşitlik iddiasını ortadan kaldırır ve devleti belirli bir ideolojik çevrenin mülkü haline getirir. Bu noktada devlet, artık tüm toplumun değil, belli bir hegemonik blokun aygıtı olarak işler. Gramsci’nin hegemonya kavramı tam da burada açıklayıcıdır. Zor ile rızanın bileşimi üzerinden kurulan iktidar, yalnızca baskı aygıtlarıyla değil, ideolojik ağlarla da kendini yeniden üretir. Vakıf yapıları, gençlik örgütlenmeleri ve bürokratik yerleşim mekanizmaları bu hegemonik inşanın araçlarıdır. Sızdırılan belgeler karşısında ilk refleksin inkar olması, ardından dolaylı doğrulamalar gelmesi ve nihayetinde belgeleri gündeme taşıyan kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması, tüm bunlar devletin kendisini eleştiriye karşı koruma refleksinin göstergesidir. Burada tutuklama, yalnızca bir adli tedbir değildir, siyasal bir mesajdır. Devlet aygıtının iç işleyişine dair bilgi ifşası, egemen blok açısından bir tehdit olarak görülür. Bu tehdit bertaraf edilirken hukuk araçsallaştırılır. Ancak aynı devletin en yüksek yargı organının ihlal kararı vermesi, hegemonik bütünlüğün çatladığını gösterir. Egemen sınıf blokunun iç çelişkileri, yargısal alanın tümüyle homojen olmadığını ortaya koyar. Egemen ideoloji, devleti eleştirmeyi “milli iradeye saldırı” olarak yaftalarken, aslında devlet ile kendi siyasal-ideolojik ağlarını özdeşleştirmektedir. Oysa gerçek yurtseverlik, devletin kamusal niteliğini savunmaktır. Devletin belli bir cemaatçi ya da vakıfçı ağın kontrolüne bırakılmasına karşı çıkmak, ülkeye düşmanlık değil, halk egemenliğinin savunusudur. Çünkü ulusal egemenlik, bir zümrenin değil, emekçi halkın ortak çıkarına dayanmalıdır. Neoliberal çağda devletin dönüşümü, yalnızca özelleştirmelerle gerçekleşmez, kadroların yeniden dağıtımıyla da gerçekleşir. Kamu kurumları, piyasacı ve ideolojik blokun kadrolarıyla doldurulduğunda, devlet hem sermayenin ihtiyaçlarına hem de ideolojik tahakkümün sürekliliğine hizmet eder. Bu süreçte hukuk, sermaye birikim rejiminin ve siyasal hegemonyanın istikrarını sağlamak için esnetilir. Hukukun seçici uygulanması, egemen sınıfın çıkarlarıyla çelişen unsurların tasfiyesi için kullanılırken, aynı mekanizma, iktidara yakın ağlar söz konusu olduğunda sessizliğe gömülür. AYM’nin kararı, bu düzenin bütünüyle çöktüğünü göstermez, ancak sınıfsal tahkimatın mutlak olmadığını kanıtlar. Devlet, tek parça bir monolit değildir, çelişkilerle dolu bir mücadele alanıdır. Althusser’in de işaret ettiği gibi, devlet hem baskı aygıtları hem de ideolojik aygıtlar üzerinden işler. Bu aygıtların içindeki çatlaklar, toplumsal mücadelenin olanak alanlarını genişletir. Ancak bu çatlakların kalıcı bir dönüşüme yol açması, örgütlü toplumsal güçlerin müdahalesine bağlıdır. Sorun yalnızca bir vakıf, bir dosya ya da bir tutuklama değildir. Sorun, devletin sınıfsal karakterinin dar bir ideolojik çevre lehine yeniden düzenlenmesidir. Eğer kamu kaynakları ve kamu makamları eşit yurttaşlık ilkesine göre değil de sadakat zincirlerine göre dağıtılıyorsa, burada cumhuriyetin kamusal özü aşınmaktadır. Cumhuriyet, biçimsel olarak ayakta kalsa bile, içerik olarak boşalır. Devrimci perspektif, bu tabloyu kişisel mağduriyetler düzeyinde değil, tarihsel bir sınıf mücadelesi bağlamında ele alır. Devletin yeniden kamusallaştırılması, şeffaflık ve liyakat talepleri teknik reform çağrıları değildir, hegemonik bloğa karşı yürütülen siyasal mücadelenin parçasıdır. Emekçi sınıflar, devletin kendi çıkarlarına yabancılaşmış yapısını sorgulamadıkça, kadrolaşma mekanizmaları biçim değiştirerek varlığını sürdürecektir. Bugün görülen hukuksuzluk tespiti, düzenin çelişkilerini açığa çıkaran bir işarettir. Ancak asıl mesele, bu işaretin toplumsal bilinçte nasıl karşılık bulacağıdır. Eğer halk, devleti belirli ağların mülkü haline getiren sürece rıza üretmeye devam ederse, kadrolaşma yeni adlar altında sürecektir. Fakat eşitlik ve kamusal adalet talebi yükselirse, hiçbir hegemonik blok mutlak değildir. Devletin gerçek sahibi, vakıf ağları ya da ideolojik klikler değil, emekçi halktır. Hukuk, sadakat zincirlerinin değil, toplumsal eşitliğin güvencesi haline gelmediği sürece, her ihlal kararı yalnızca bir semptom olarak kalacaktır. Mesele, semptomları teşhis etmek değil, devletin sınıfsal karakterini dönüştürmektir. Ancak o zaman kadrolaşma rejimi tarihsel bir parantez haline gelebilir ve kamusal alan yeniden halkın ortak mülkü olarak inşa edilebilir. Kaynakça:
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
![]() |