
Türkiye İşçi Partisi’nin “Çocukları Korumak Devletin Görevidir” başlıklı açıklamasını okuduğumda, aklıma hemen kendi gözlemlerim geldi: Atlas ve benzeri vakalar, bireysel trajediler olarak sunulsa da aslında Türkiye’nin sistematik olarak göz ardı ettiği çocukların gerçek hikâyeleridir. Sokakta gördüğümüz çocuklar, yoksulluğun, güvencesiz çalışmanın ve sosyal hizmet eksikliğinin birer yansımasıdır. Benim için bu, sadece toplumsal bir problem değil, aynı zamanda kapitalist sistemin acımasız doğasının ve devletin ihmalkârlığının somut göstergesidir. Her bir çocuk, devletin asli sorumluluk alanının sınandığı birer laboratuvardır; eğer devlet, bu çocukları korumayı başaramıyorsa, toplumun geleceği de tehdit altındadır.
Bu nedenle TİP’in açıklaması yalnızca bir politika metni değil, geleceğe yazılmış bir manifesto, toplumsal vicdanın yüksek sesle dile getirilmiş çağrısıdır.

Yoksulluk, çocukların hayatını biçimlendiren en temel unsurlardan biridir. Benim gözlemlerime göre, güvencesiz işlerde çalışan aileler, çocuklarını bakımsız bırakmak zorunda kalıyor, onları sokaklara ve riskli ortamlara itiyor. Sistem, kapitalist mantığı gereği önce kârı ve piyasa çıkarlarını gözetiyor; çocuklar bu sistemin en savunmasız ve görünmez halkası hâline geliyor. Devletin asli görevi burada devreye girmeli; çocukları korumak, onları güçlendirmek ve geleceğe hazırlamak sadece bir seçenek değil, zorunluluk olmalıdır. Ancak mevcut yapıda, sosyal yardım programlarının yetersizliği, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, çocukların hayatını riske atmakta, onları hem mağdur hem de suça yatkın hâle getirmektedir. Benim kişisel gözlemim, çocukları cezai odaklı sistemle korumanın mümkün olmadığını, gerçek çözümün sosyal ve yapısal politikalarla sağlanabileceğini gösteriyor.
Eğitim, bu mücadelenin merkezinde yer alır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın politikaları, risk altındaki çocukları dışlayıcı bir yön alırken, cemaat ve tarikat okullarının etkisi artmaktadır. Benim gözlemim, birçok çocuğun eğitim hakkından eşit şekilde faydalanamadığıdır; bu da onları sosyal olarak dışlanmaya ve sistemin görünmez mağdurları hâline getirmektedir. TİP’in belirttiği gibi, çocukları korumak yalnızca cezai yaptırımlarla mümkün değildir; güvenli eğitim ortamları, nitelikli öğretmenler, sosyal destekler ve psikolojik danışmanlık ile çocukların güçlendirilmesi şarttır. Devletin asli görevi, çocukları suçtan korumak değil, onları geleceğe taşıyacak araçları sağlamak ve toplumsal eşitliği güvence altına almaktır.
Kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlikler, çocukları sistemin en kırılgan noktalarına itmektedir. Yoksulluk, sosyal dışlanma ve eğitimdeki adaletsizlik, çocukları hem mağdur hem suç faili hâline getirir. Benim gözlemlerim, sokakta yaşayan veya aile baskısı altında kalan çocukların, sistemin görmezden geldiği gerçek mağdurlar olduğunu göstermektedir. TİP’in savunduğu gibi, çocukların cezaevlerinde korunamayacağı açıktır; onları güçlendirecek ve hayata hazırlayacak politikalar gereklidir. Ailelerin ekonomik ve psikolojik olarak desteklenmesi, çocukların spor, kültürel ve sosyal etkinliklerle desteklenmesi, devletin asli sorumluluk alanıdır. Benim bakış açımla, çocukları yalnızca bireysel hatalardan veya aile ihmallerinden dolayı suçlamak, sorunun kaynağını gizlemek ve sistemi aklamaktan başka bir anlam taşımaz.
Hukuki sistem de çocukları çoğu zaman cezai odaklı görmektedir. Benim gözlemim, bu yaklaşım çocukları yeniden toplumsal dışlanmaya itmektedir. Devletin asli görevi, çocukları suçlu görmek değil, onları korumak, eğitmek ve güçlendirmektir. Sosyal ve ekonomik eşitsizlikler, güvencesiz iş ve yoksulluk, çocukların korunmasını doğrudan etkiler. Sosyal yardım programları, güvenli yaşam alanları ve nitelikli eğitim, çocukları riskli ortamlardan uzak tutacak temel araçlardır. Benim kişisel gözlemim, devletin asli görevini yerine getirmemesi halinde, çocukların geleceği ciddi şekilde tehlikeye girecek ve toplumun kendisi de bunun yükünü ödeyecektir.
TİP’in açıklaması, çocuk haklarını savunmanın yalnızca bireysel değil, toplumsal bir görev olduğunu hatırlatır. Kapitalist sistemin, çocukları marjinalleştirdiğini ve eşitsizlikleri derinleştirdiğini gözlemleyen herkes, bu çağrının ne kadar hayati olduğunu anlayacaktır. Çocukları güçlendirmek, suçtan uzak tutmak ve eşit fırsatlar sağlamak, sadece cezai yaptırımlar ile değil, devletin sosyal ve eğitim politikalarını güçlendirmesiyle mümkündür. Benim gözlemim, çocuk haklarının korunmadığı bir toplumun geleceğinin güvence altına alınamayacağıdır; bu nedenle TİP’in açıklaması devrimci bir manifesto, toplumsal bir çığlık ve gelecek nesiller için verilmiş bir mücadele çağrısıdır.
Sonuç olarak, çocukları korumak devletin asli görevidir ve benim gözlemim, bu görevin yerine getirilmediği her anın, Türkiye’nin geleceğini riske attığıdır. Atlas ve benzeri vakalar, sadece tekil trajediler değil, sistemin ve devletin ihmalkârlığının simgesidir. TİP’in açıklaması, yalnızca politik bir metin değil, toplumsal adaleti, eşitliği ve çocuk haklarını savunan bir manifestodur; devrimci bir perspektifle çocukları ve aileleri güçlendirmeyi, gelecek nesiller için mücadele etmeyi ve toplumsal vicdanı harekete geçirmeyi amaçlar. Bu, benim kişisel bakış açımla tamamen örtüşen bir çağrıdır: Devletin görevini hatırlaması, toplumun sorumluluk alması ve kapitalist sistemin yarattığı eşitsizliklere karşı harekete geçmek şarttır.