A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Varanası... Yolun sonu!

Kategori Kategori: Yaşam | Yorumlar 11 Yorum | Yazar Yazan: Ercan Bekat | 10 Aralık 2009 12:02:22

1960 larda Almanya'ya, daha güzel bir gelecek için çalışmaya giden Türklerden olan teyzem, daha genç yaşında ölen kocasının tabutunu 3 çocuğuyla birlikte Türkiye'ye getirdi gömülmesi için. O yıllarda daha çocuktum. Anneannemin evine ulaşan tabutun, gömülmeye hazırlanması için açılışında bulunmama izin vermediler. Ama annem tabutun açılışında oradaydı, dehşete düşmüşlerdi teyzemin kocasının vücudunu görünce.

Almanya’da cenazeyi hazırlayanlar, hristiyan geleneklerine göre hazırlamışlar; takım elbise, kravat, ayakkabı giydirmişler. Ölüyü canlıymış gibi gösteren bir makyaj da yapmışlar. Annem ve diğerleri, anlam veremedikleri, ölüye saygısızlık diye gördükleri bu hristiyan geleneğine günlerce müthiş bir tepki gösterdiler, sürekli konuştular ‘gavurların’ cenazelere nasıl davrandıklarını.
 
Yıllar sonra başlayan ve bugüne kadar süren gezilerimde, değişik kültürlerle tanıştım, ölümü karşılayışlarındaki farklılıklar çok ilgimi çekti, her gittiğim ülkede bu geleneklerinı araştırdım.
 
Bazı hristiyanlar ölüyü ellerinden geldiğince canlı gibi gösterip süslü tabutları ile gömerken, Filipinler’deki hristiyanlarsa, cesedi süslemekle kalmayıp, muhteşem, gösterişli mezar evlere gömüyorlar tabutlarını. Mezarlıklar minyatür şehirleri andırıyor.
 
Papua Yeni Gıne’deki kabilelerden biri, ölülerin iç organlarını boşaltıp içini değişik bitkiler ve toprakla karıştırdıkları bir karışımla doldurup dumanda tütsü yapıp, vücudu oturma pozisyonundaki siyah bir heykele döndürüp, yerleşim merkezlerini yukarıdan görebilecek tepelere, dağlardaki kayalıklara yerlestiriyorlar. İnançlarına göre, ölüler, ataları yaşayanları bu tepelerden gözleyip, koruyorlar.
 
Her kasım ayında, güney Meksika’daki halklar, ‘ölüler gününde’ ölülerini mezarlarından çıkarıp, sokaklarda bu tabutlarla birlikte dans edip eğleniyorlar. Eğlence gününün sonunda tabutları tekrar gömüyorlar, bir sonraki yılın ‘ölüler gününe’ kadar.
 


Değişik inançlarla, dinlerle dolu bir ülke olan Hindistan, bu konuda araştırma yapmak için harika. Parsiler (yüzlerce yıl önce, müslümanlığı kabul etmeyen İran kökenli Zerdüştler, müslümanların baskısından, eziyetinden kaçıp Hindistan’a göç edip oraya yerleşir), yerleşme merkezlerinin dışında inşa ettikleri yüksek kulelerin üzerine ölüyü çıplak bir şekilde yatırıp, kuşlar tarafından yenmeye bırakıyorlar.
 
Beni ilk başta en çok etkileyen gelenekse, Hindistan’ın kuzeyinde ve Tibet’te yaşayan bir halkın, ölüyü kasapların hayvan etlerini ufak parçalara bölmesi gibi parçalayıp, yerleşim merkezlerinın dışında bir alana atıp, hayvanlar tarafından yenmeye bırakması oldu. Bu arada, yıllar önce, Türkiye’de hala yayınlanan bir gazete ‘Vahşet’ başlığı atmıştı bu gelenekle ilgıli bir yazıya.
 
Değişik kültürlerin ölülerine tavırları diğer toplumlardan, kültürlerden büyük tepkilere yol açabiliyor, ‘vahşet’, ‘yanlış’, ‘sapıklık’, ‘kabul edilemez’, ‘iğrenç’, ‘doğal değil’… damgası vurulabiliyor.
 
Farklılıkları görmek, kabul etmek, saygı duymak yerine; hemen yargılamak, insanın yapısında. Bu olumsuzca yargılamanın arkasında yatan nedenin psikolojide bir açıklaması var. Gayet basit bir açıklama. Eğer kendini normalleştirmek istersen, buna gereksinimin varsa; birilerini, birşeyleri anormalleştirirsin. Güzel olmak senin kendini sevmen için bir gereksinimse ve bilinçaltında kendinin çirkin olduğuna inanıyorsan, birilerini çirkin diye yargılarsın, güzellik ve  çirkinlik senin için önemli kavramlar haline gelir. Batar sana gördüğün çirkinlik, aşağılar, yargılar, dalga geçer, saldırırsın o insanlara sana kendi çirkinliğimi anımsattıkları için. Bunun sonucu olarak, kendi içinde huzur yaratırsın. Eğer birilerine çirkin damgası vurursan, sen ondan farklılaşırsın, güzelleştirirsin kendini kendine. Ya da birilerini kötü diye tanımlayarak aslında kendinin iyi olduğunu savlıyorsun. Böyle yargılarla, aslında kimse diğerinin çirkin, kötü, uyumsuz, değersiz olduğunu göstermiyor; yalnızca kendinin normalleştirme gereksinimini dışavuruyor. Senin normal olman için, birilerinin anormal olması gerek. Kendimizin doğru, haklı, güzel, normal olduğuna inanmamız gerek ve bunun en kısa, en ilkel yolu, diğerlerinin farklılığını kabul etmeyip, yargılamak, dışlamak. Çocuklar ve gençlerde görülen bir tavır bu, ne yazık ki orada kalmıyor bir çok insan için, tüm yaşamları boyunca devam ediyor.
 
Türkiye gibi müslüman ülkelerin bazılarında ise, mezarlıklar geniş alanları kaplıyor yerleşim alanları içinde. Bu yaşamsız, ruhsuz insan kalıntılarına özel bir yer ayrılıyor, kendilerine ait bir toprak parçasını işgal etmeleri ‘normal’ kabul ediliyor, tabi ki bu gelenek diğer kültürlere göre ‘mantıksız’. Budist bir arkadaşımın dediği gibi, eğer insanlık bu hızla üremeye devam ederse birkaç yüzyıl sonra dünyada mezarlık olmayan toprak parçası kalmayacak.
 
Değişik ülkelerin, kültürlerin, inançların ölümle ilişkilerindeki büyük farklılıklara rağmen, önemli bir ortak noktaları olduğu dikkatimi çekti: Ölüm gerçeğini kabul etmekte zorlanmak.
 
Ölü vücuda yaşamını bitirmiş, bir organik kalıntıdan daha fazla bir anlam yüklüyor, mezarlıklar hazırlıyoruz, ruhun başka bir bedende yeniden doğacağını umut ediyoruz, kopamıyoruz bir türlü ondan, hala bizi gözlediği, gözettiğine, hatta bazı insanların ölülerle haberleştiğine inanıyoruz. Hangi inanca sahip olursak olalım, neden böyle? Neden ölümü kabul edemiyoruz?
 
Doğumu yaşamın başı olarak görüyoruz ama ölümü sonu olarak algılayamıyoruz. Ölen kişinin başka bir şekilde, boyutta yaşamaya devam ettiğine inanmak istiyoruz. Korkuyoruz ölümden.
 
Ölümden sonra ruhun vücudu terkedip baska bir vücutta tekrar yaşama geri döndüğüne inanan dinlerden birisi de Hinduizm. Hinduların inançlarına göre, ruhun terkettiği vücut, içinde el olmayan boş bir eldiven gibi. Eldiven sadece bir bez parçası, içinde el yoksa. Bu geriye kalan boş vücud yakılıyor, küle dönene kadar. Büyük bir ülke olan Hindistan’ın her yerleşim merkezinde vücutlar yakılabiliyor ama bu yanma işleminin gerçekleşebileceği en kutsal yer Varanasi kenti. Konuştuğum bütün Hindular, mümkün olursa Varanasi’de vücutlarının yakılmasını istiyor. Doğal olarak bu mümkün değil herkez için.
 


Varanasi’nin öneminin ana nedeni kutsal Ganj nehri kıyısındaki konumu.
 
Bu, onu Hindu’ların en kutsal şehri yapıyor ölülerin yakılması için.
 
Ölülerin bedenlerinın yakıldığı ve küllerinin Ganj’a döküldüğü bu kutsal şehire birçok yaşlı insan ölüme yakın olduklarını hissettiklerinde yerleşiyor, ölümü bekliyor burada. Varanasi yolun sonu onlar için.
 
Kimse bu şehrin kaç yaşında olduğunu bilmiyor ama Hintliler bu şehrin dünyadaki en eski şehir olduğuna inanıyor. Ganj nehri kıyısındaki bu büyüleyici şehrin, nehir boyu tapınaklarının insanı etkilememesi mümkün değil. Yüzlerce, binlerce Hindu bu şehri ziyaret ediyor her gün ve pür olduklarına inandıkları bu nehrin sularında günahlarını yıkıyorlar. En kalabalık an sabahları güneşin doğmasından önce, ama gün boyunca günahlarını yıkayan insanları görmek mümkün. Büyüleyici bir görüntü şafakta, nehir kenarında yıkanan insanları izlemek.
 
Nehrin kıyısı bir bayram yeri gibi gün boyunca. Yıkanan insanlar, satıcılar, dilenciler, sokak köpekleri, çöp ve elbette ki kutsal adamlar (Sadu). Rengarenk kıyafetleri, suratlarındaki boyaları, uzun saçları ile, ellerindeki borulardan gün boyu esrar içiyorlar tanrılarına daha yakın olabilmek için – esrar içmeye dinsel bir anlam katan bir inancı sevmemek mümkün değil diye düşünüyorum onları izlerken.
 
Buraya gelen turist kalabalığını da es geçemem. Dünyanın her ülkesinden turist görmek olası burada. Fotoğraf çekmek için harika bir şehir. Bu arada ‘kendini bulmaya’ gelen turistler de dolaşıyor ortalıkta. Kendi ülkelerinde giymeye cesaret edemediklerine emin olduğum giysileri ile, bu turistler Hintliler için bir eğlence.  “Neden buraya gelirler ki kendilerinı bulmaya, kendilerini kaybettikleri yerde aramaları daha mantıklı olmaz mı?” diye soruyorum kendime.
 
Nehir kenarındaki tapınakların nehre ulaşan basamakları yılın her günü, yakılan insan vücutları ile dolu. Çıkan duman, sıcak havayla karışıp, tapınaklarla birlikte büyüleyici bir görüntü oluşturuyor. Ölen kişinin ruhunun başka bir vücutta tekrar yaşamaya devam edeceğine inanmak duydukları acıyı azaltıyor mu bilemiyorum, ama insan vücudunun yanmasını izlerken, bütün bildiklerimi, inançlarımı tekrar tekrar gözden geçirmek zorunda kalıyorum.
 
Bu etkilenme, 9 – 10 yaşlarında bir kız çocuğunun vücudunu yanarken gördüğümde sarsılmaya dönüyor her anlamda.
 
Ölümü gözden uzak tutan kültürlerden olan bizler için, ölümün bu kadar gözümün önünde olması çok sarsıcı.
 
Bu arada yaşam, bu yanan vücutların arasında sürüp gidiyor, Ölümü yaşamın bir parçası haline getiriyor. Ölüm gözlerden uzak değil, korkulacak, kenara koyulacak bir şey değil, hemen yanıbaşında yaşamın. Sokak köpekleri, satıcılar... Çöp… Ölülerin yanışını izleyenler, odunları hazırlayanlar... Külleri nehre atan çalışanlar… Dilenciler, kutsal adamlar, turistler… Top oynayan çocuklar…
 
Orada çalışanlar içinse yalnızca bir iş bu. Odun taşıyanların birbirleriyle bağırışmaları, arasıra attıkları kahkahalar, çekincesiz sohbet etmeleri ilk anlarda çok sinirlendiriyor beni ama bir süre sonra duymaz oluyorum o sesleri, düşüncelerimde kayboluyorum.


 
Ölünün yakınlarının ağlaması, duydukları acıyı göstermesı ayıplayan bakışlara neden oluyor. İnançlarına göre ölüme karşı çıkmak diye görülen yanıp yakınmalar, bağırıp çağırıp ağlamalar, ölünün ruhunun yeniden doğuşla başlayacak sonraki yaşama ulaşmasına engel oluyormuş, çünkü ruh yanan bedeni terkedemiyor, acı çekiyormuş o zaman.
 
Vücudun küle dönmesi saatler sürüyor. Vücut üstüste yığılı odunların üzerine konuyor, nehirde yıkandıktan sonra, üzerine genelde beyaz renkli incecik bir bez parçası örtülüyor. Yüz açık, ayaklar, eller bezin sonundan dışa sarkıyor. Rengarenk çiçek dolu her yer. Yakınları bir bir veda ediyor vücuda, onu öpüyorlar, konuşyorlar kulağına. Rahip dua ediyor bir yandan. Vücudun etrafı insanlarla dolu, herkez birşeyler yapıyor. Çalışanlar odunları alttan ve birkaç değişik yerden yakıyorlar. Alevler yavaş yavaş güçleniyor ve dumanı yatıştırıyor.
 
İlk yarım saatte derinin yanıp siyahlaşmasından sonra, alevler sinirlere, kaslara ulaşıyor. Kasılmalarla el ya da kol havaya kalkıyor, kafa sağa sola dönüyor. Beden kıpırdanıyor. Bir an acaba hala canlı mı duygusuyla dehşete kapılıyor insan. Ürkütücü bir görüntü, insanın sınırlarını zorluyor. Saatlerce devam ediyor bu işlem. Etraftaki akrabalar yavaş yavaş terkediyor yanan vücudu, etraf sakinleşiyor. Birkaç saat sonra sadece çalışanlar dolanıyor ortalıkta, bir sonraki vücudu hazırlıyorlar yakmak için.
 
Herşey küle dönüyor sonunda, geriye kalan sadece küçük bir kül tepeciği, o kadar. Hafif bir duman yükseliyor havaya. Çalışanlar küreklerle külü alıp, büyük tabak şeklindeki sepetlere koyuyor. Bu sepetleri alan diğer işçiler, nehre bellerine kadar giriyor ve külün arasında takma dişleri, altın dişleri, vücudun değişik yerlerine ameliyatla takılmış herhangi bir metal parçası varsa onları ayıklayıp, geriye kalan külleri kutsal Ganj nehrine döküyor. Nehrin yüzeyine yayılan bu gri kül adacığını izliyorum gözden kaybolana kadar. Etrafta hala yanan vücutlardan çıkan dumanları farkediyorum, nehir boyunca her yerden duman yükseliyor.
 
Bu töreni izlerken zorlanıyorum, sessizleşiyorum, düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum, duygularımı tanımlayamıyorum çoğu kez, dinleri, yaşamı, ölümü sorguluyorum ve birdenbire…
 
Birdenbire beklemediğim birşey oluyor. Bir huzur çöküyor üzerime. Garip bir huzur.
 
Yaşamın, insan hayatının basitliğini farketmenin getirdiği bir huzur, bir sessizlik.
 
Ve dinginleştirici..
 
Ölümün yaşamın bir parçası olduğunu hissediyorum…
 
Ve yaşam tümüyle güzel!
 
Yavaş yavaş yürüyerek, klimalı otel odama dönüyorum.
 




 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 10 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

Nazan { 12 Ocak 2017 20:30:48 }
Yazı dilin, dili kullanışın, anlattıkların çok güzel Ercan'cığım! Kutlarım! Ama nerelerdesin? Ne zaman geleceksin İzmir'e?
Sevgiler :-)
FİKRET SEZGİN { 14 Aralık 2015 11:59:54 }
aydan dibek bilgin { 30 Mart 2014 07:47:11 }
ercan yazın beni çok etkiledi müthişti tarif edemiyeceğim düşünce ve duygulara sürekledi beni teşekkürler selamlar

adnan işyapan { 29 Mart 2014 15:42:40 }
Çok etkileyici, gözlem ve akıl dolu ama aynı zamanda gerçek kalitede bir anlatım..
Füsun Karaarslan { 29 Mart 2014 14:49:51 }
Ercan harikasın;seninle arkadaş olmuş olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum.İyi varsın dostum.
mehmet demirsoy { 20 Nisan 2010 18:30:01 }
sevgili ercan, otuz yıl sonra seni bu yazıyla görmek beni hiç te şaşırtmadı. bizim ercan''sın hala ve gereğini yapıyorsun. sen kendin olmayı becermiş birisin benim için, yazdıkların gibi. otuz yıl sonra tekrar merhabe...
tufan akis { 17 Şubat 2010 10:40:08 }
Ercan senin bu yazini okurken birden tekefon çaldi ve bir kadin benimle bu ölümlü dünyada Allah ve peygamberin sözleri üzerine muhabbet etmek istedigini söyledi. Ben ki senin makalenin akiciligina kendimi kaptirmisim birden tanimadigim bir kisi böyle bir konuda niçin mahabbet istesin bunu anlayamadim ve ona senin bu yazini okumasini tavsiye edip ondan sonra allah ve peygamberin sözlerini degil Ercan'in sözlerinin muhabbatini yapalim deyip kadini basimdan savip makaleni zevkle bitirdim.
Süleyman Ünver { 08 Ocak 2010 10:40:34 }
Merhaba,
Varanasi''deki duygularınızı enfes bir dille anlatmışsınız. Aynı duyguları bende yaşadım ama sizin kadar güzel yazıya dökememiştim. İzninizle yazınızı Hindistan da yazdığım günceye ekleyeceğim.
Hindistan ne fotoğrafa nede filme sığar, yaşamak gerekir diye düşünüyorum.

Süleyman.
ayşegül mungan { 12 Aralık 2009 08:50:52 }
Ercan,
Okumaya başlarken tipik bir gezi yazısı okuyacağımı zannettim --birazda tanıdık hatırı için- başladım okumaya sonra kendimi kaptırdım ve bir solukta okuyuverdim.. yanımda duran çayımın soğudunu telefonumun çaldığını bile farkedemeden.. enfes bir yazı... bu metne gezi yazısı deme neolur... çok daha fazlası.. içindeki felsefe, gözlemin ruha değişi... ben artık senin yazılarını dört gözle bekliyor olacağım haberin ola!! eline, kalemine sağlık,
selamlar, sevgiler,
ayşegül
baha pars { 12 Aralık 2009 08:41:19 }
Olume dair >                                                                              ayni yumurta ikizi gibiyiz, ana rahminde yumurta ya yapistigimiz andan itibaren baslayan olum ve yasam adli ikizleriz,
gezi notlari ve anlatim guzel , bol bol geziler
Diğer Sayfalar: 1. 2.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







MEB Müsteşarı: Ezberci eğitim geleneklerimize uygun
Merkel’in çatalı ve Polonyalı muslukçu
Bu kafa ile nereye kadar?
“Talan”ın en onur kıranı!!!
“Evrim Bir Gerçektir Ve İnanç Meselesi Değildir”

Bu Trump’a vurulan son darbe mi?
Bütün sağlık bilgilerinize internette bir yerde erişmek mümkün mü?
Sağlık Bakanlığı şehir hastanelerinde kiracı olacak
Avustralya %61 ile eşcinsel evlilikler için 'Evet' dedi
Gerçekten “Yol yapmışlar”

Avrupa Birliği : Türkiye, kara listeye girebilir
Bitcoinin yeni rekoru 8315 Amerikan doları
2018’de dolar 1,97 TL olacak demişlerdi !!!
Dikkat: Emlak balonu patlamak üzere
Cennet'te iki tanıdık daha!!!

Alzheimer : Yüzyılın Belası
Coğrafya
Kütük Siyaseti: Nerelisin?
Atanamayan sol ya da al yazmalının ölümü
İlber Ortaylı: Megalomaninin sonu yok

İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor
Çığlık
Bir tarihi miras daha böyle katledildi
Atatürk kimin çocuğu ?

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Korkunç rapor: Milyarlarca insan için su felaketi!
Türkiye ‘gıda egemenliğini’ kime karşı, nasıl kaybetti?
Sadece üç senemiz kaldı!
Okyanuslar için verilen 5 tehlike alarmı.
Cinayetin ardından çevreciler buluşuyor

Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?
Dubai'de ilk robot polis göreve başlıyor
Avrupa Parlamentosu robotlu hayata düzenleme
Yeni nesil market!!!

Asurlu tüccarların tabletleriyle Anadolu'da yeni antik kentler bulundu
Körtiktepe'de tarım öncesi yerleşik yaşam tespit edildi
Göbekli Tepe’nin üç taşı, üç rengi
Bir Altın Elbiseli Adam daha bulundu!
Göbekli tepe’de Kafatası Kültü

'İntihar girişimi' patlaması!
“6 Bin ‘AK Troll’ Sosyal Medyayı Manipüle Etti”
İstanbul irtifa kaybedirken Melbourne yerini koruyor
Türk gençleri kaçıyor
Avrupa’nın ilk gelişmiş uygarlıklarının kökenleri Türkiye’den çıktı

Türkler nasıl ve neden müslüman oldu?
Müzik ile Resmin Dansı
UNUTMA-K: BAŞLANGIÇ
Organik aydın, turfanda vekil
Kriz değil, çöküş…

Edebiyat Notları, Eylül - Ekim
Sürdürülebilir
AKIL UZ
İyi kötü
Edebiyat Notları, Temmuz – Ağustos

Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi
Saha Türkleri
Yeni yıl armağanı hediye e-kitap : Leyla Erbil ile


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git