A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

İkinci deprem ilkinden beter

Kategori Kategori: Dünya | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: M. Şehmus Güzel | 25 Nisan 2017 04:51:40

Paris’te ilk deprem Nisan 2002’de Sosyalist Parti adayını yerle yeksan etmişti. İkinci deprem ise Sosyalist Parti’nin resmi adayıyla birlikte klasik sağ parti (“Cumhuriyetçiler”) adayını da aldı götürdü. 1958 Anayasası ile oluşturulan 5. Cumhuriyet tarihinde cumhurbaşkanlığı seçiminde ilk kez böyle bir vaka ile karşılaşıyoruz: İki yönlü deprem. Bir değil iki deprem birden. Fransa’nın son elli yılına damgasını vuran iki siyasi partinin adayı da ilk turda eleniverdiler. Bozuk arpa gibi. Pat!Pat! Elekten düşüverdiler.

Böylesi görülmemişti henüz. Cumhuriyetçiler’in adayı, 2007-2012 arasında Nicolas  Sarkozy’nin başbakanlığını beş yıl süreyle üstlenmiş olan François Fillon 7 milyondan biraz fazla oy toplayabildi, ama birinci turu geçemedi. Son aylarda birçok yolsuzluk meselesinin ortaya dökülmesi üzerine Fillon’un epey sarsılması yenilgisinin belirleyicisi oldu kesinlikle. Sosyalist aday Beniot Hamon ise 2 milyon 250 bin civarındaki oyuyla son on yılların en hazin siyasi hezimetinin hem sorumlusu hem kurbanı oldu ...

Depressif, sıkıntılı, dertli, yoksullaştıkça obezleşen çocuk, kadın ve erkeklerin vatanı, güneşli günlere umudu her sol iktidarla birlikte biraz daha azalan, yolsuzluklara bulaşan siyasi liderlerinin sayısı arttıkça kusmaları çoğalan yurttaşların bir çare bulmak umuduyla kapı kapı dolaştığı Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimi ilki turu 23 Nisan 2017’de yapıldı ve o gün burada 23 Nisan bir “Çocuk Bayramı” olarak kutlan(a)madı.

Bir “çocuğu”, evet sadece bir çocuğu saymazsak: 39 Yaşında şimdiye kadar muhtarlık seçimi de dahil herhangi bir seçime katılmamış, evet çocuk belki ama yine de 39 yaşındaki Emmanuel Macron (Emanuel Makron). François Hollande’ın Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Hollande’ın “ekonomik işlerden” sorumlu danışmanı (“baş danışmanı” değil), Saray’ın idari işlerindeki ikinci ismi olarak siyasete kulisten, biraz da (Alain Minc, Jacques Attali gibi) eşin dostun tavsiyeleriyle giren, daha birkaç yıl öncesine kadar kimsenin ismini bile duymadığı, ama iki yıl boyunca üstlendiği Maliye Bakanı’yken “sosyalist olmadığını” bizzat açıklamak gereğini hisseden, patronlara yakınlığını iş yaşamını düzenleyen yönetmeliklerini kısa sürede ve peş peşe sıralayarak açık bir biçimde “sosyal liberal” yüzünü ifşa eden genç “bankacı”, “siyasetin acemisi”, “siyasetin yeni golden boy”u Macron.

7 Mayısta yapılacak ikinci turda “siyasetin acemisi” ama “işini bilen”, patronların desteğiyle yelkenlerini şişiren, “savaş kasasını” örolarla dolduran Macron, 1970’lerin başından beri siyasetin içinde, aşırı sağ, ırkçı, faşist veya faşizan partilerin bünyesinde yoğrulan, Fransa siyasetini “zehirleyen” Le Pen ailesinin bugünkü temsilcisi ile yarışacak.

Sonuç ne olacak? Bilemiyoruz. Kimi kamuoyu yoklamalarına göre, Macron yüzde 62 oy oranıyla “malı götürecek”. Birinci tur öncesi kamuoyu yoklamaları 23 Nisandaki sonuçlarla “geçer” not aldılar ama yine de seçim bitmedikçe sonucun ne olacağını kesinkes yazmak mümkün değil. Hele ikinci tura daha onbeş gün gibi çoookkkk uuzunnn bir zaman dilimi varken. Hele siyasetin içinde yalan, dolanla şimdiye kadar gemisini yürüten ve oy sayısını epey ürkütücü boyutlarda artıran Le Pen ailesiyle yarışta kimbilir ne tür ayak ve el oyunları hazırlanırken. Macron’un değişik kanallardan milyonlarca öro elde ettiği birinci tur gecesinden itibaren hemen ve yeniden gündeme getirildi. Bakalım daha neler çıkacak.

İlk kez bir seçime katılan ve arkasında yapısı tamamlanmış, siyasi bir geleneğe sahip partisi ve yöneticileri bulunmayan, bir yıl önce piyasaya sürülen ve bugün üye sayısının 500 bine yaklaştığı yöneticilerince iddia edilen, militanlarının ezici çoğunluğu genç ve iyi terbiye görmüş aile çocuklarından oluşan, En Marche! Macron’u iktidara taşıyabilecek mi? Evet ilk kez bu derecede önemli bir seçime katılan bir “acemi” Fransa Cumhuriyeti gibi cumhuriyet geleneği iki yüzyılı aşkın ve “İnsan Hakları” konusu başta aklımıza gelebilecek bütün siyasi konularda herkese, her zaman ve her yerde, ders vermeye meraklı bir devlette Cumhurbaşkanı olabilecek mi? Hadi “Le Pen’dense kim olursa olsun” diyerek oy verenlerin katkısıyla seçildi diyelim, iktidarda kalabilecek mi? Haziran 2017’de, yani cumhurbaşkanlığı seçiminden bir ay kadar sonra, yapılacak iki turlu miletvekili seçimlerinde devleti yönetecek derecede gerekli milletvekili çıkarabilecek mi? Fransa Cumhuriyeti yarı başkanlık rejimine sahip, Cumhurbaşkanı’nın, “Millet Meclisini feshetmek” de dahil, önemli yetkileri var ama Parlamento’nun, Millet Meclisi ve Senato’dan oluşan Parlamento’nun, katkısı olmadan devleti yönetmesi mümkün değil. Bilhassa Millet Meclisi’nde çoğunluk sahibi olması son derece belirleyici. Bakın milletvekili seçimlerinde arzuladığı sonucu elde edemeyince Millet Meclisi’ni feshedip yeniden seçimlere gitmeye kalkarsa hiç şaşırmam. Sonra kendisine daha yakın, uysal ve sevimli, mırınmırın mırıldayan bir Millet Meclisi ile arzuladığı “Cumhuriyeti” kurmak için “Haydi Başkanlık rejimi için biz de referanduma gidiyoruz!” derse yine hiç şaşırmam. Günümüzde örnekler sadece Batı’dan Doğu’ya taşınmıyor çünkü. Bunun tersi de geçerli: Doğu’dan Batı’ya da rüzgar esiyor. Zaman zaman. Hele böylesine karmaşık zamanlarda.

Nedenini bilimsel belgelerle, verilerle açıklamam mümkün değil ama Macron kimi yönleriyle, örneğin ve bilhassa ille lider olmak arzusu ve siyasete atılacağı veya atıldığı rejimi kendi boyutlarında yeniden düzenlemek arzusuyla, 19. yüzyılın son yıllarında Fransa’nın başına bela olan general Boulanger’yi, döneminde “Fransız ordusunun en genç generali”ni, anımsatıyor. Macron yine benzer nitelikleriyle Napolyon Bonapart’ın yeğeni 1848’de cumhurbaşkanı seçilen ama cumhurbaşkanı seçiminin Anayasa ile bir kereyle sınırlı tutulmuş olması vesilesiyle ve geleceğine/yükselişine/önlenebilemez yükselişine çok güvendiği için 1851’de bir Saray darbesiyle iktidara el koyan ve bir yıl sonra da kendini “İmparator” ilan eden Louis-Napolyon Bonapart’ı (“Napoléon III, empereur des Français ») anımsatıyor. Bu iki konuda kimse bana katılmıyor ama böyle bir hissim var, bunu da burada yazmadan geçmek istemiyorum. İyi ki yazdım, şimdi yeniden 2017’ye dönebiliriz.

İkinci tur sonuçlarını onbeş gün sonra göreceğiz, onbeş gün sonra bu saatlerde Fransa’nın yeni cumhurbaşkanının ismini de öğrenmiş olacağız. Her biri bir olay olmaya aday iki seçenek var:

Siyasetin “golden boy”u Macron kazanırsa, Fransa siyasi tarihinde ilk kez bu kadar genç bir adam Cumhurbaşkanı seçilmiş olacak. (1848’de Louis-Napolyon Bonapart Cumhurbaşkanı seçildiğinde sadece 40 yaşındaydı.) Marine Le Pen kazanırsa ilk kez bir kadın bu görevi üstelenecek: Kadınların en akıllılarının en iyi derecede feminist olduğu ileri sürülen ama kadınların çoğunluğunun bir kadını bu göreve layık görmediği 2007’de Ségolène Royal’in seçilmememesiyle ispat edilen Fransa’da bu bir  “devrim” niteliği taşıyacak. Umarım böyle bir şey olmaz. Olursa Fransa “küme düşer”. Şakası yok!

Burada birinci tur sonuçlarının kimi özelliklerini belirtmekte yarar var sanıyorum:

Macron yüzde 23,86 (8,5 milyon seçmen), Le Pen yüzde 21,43 (7,6 milyon) ile oyların yüzde 45’inden biraz fazlasını toplayarak ikinci tura kaldılar. İkinci turu dışarıdan izleyecek dokuz adayın aldığı oy oranının toplamı ise yüzde 55 kadar. Bu aşamada seçmenlerin yarısından çoğunun ikinci tura kalan ve birinin cumhurbaşkanı seçilmesi söz konusu olan iki adayı da tutmadığının apaçık göstergesi.

En baştaki dört adayın herbirinin oylarının yüzde 20 civarında ve birbirine çok yakın olması yanında diğer adayların da belli sayıda oy toplaması Fransa siyasi yelpazesinin epey  dağınık, kimine göre “yırtık”, veya “paramparça” olduğunun ispatı. Bu dağınıklık her biri yüzde 20 civarında dört parçada toplanabilir: Merkez (Macron), Radikal Sol (Melenchon), Klasik Sağ (Fillon), Aşırı Sağ (Le Pen) ...

Başka bir açıdan bakınca fransız siyasetinin radikalleştiğini de saptamak mümkün: “Sistem”le bağların koparılması arzusunu Melenchon (“La France İnsoumise”, 7 milyondan biraz fazla seçmen) yanında NPA (Anti-Kapitalist Yeni Parti, 392.454 seçmen) ve LO (İşçi Mücadelesi, 231.660) isimli iki troçkist yapıda da görüyoruz. Birkaç küçük parti daha var. Buna Le Pen’e verilen oyların önemli bir bölümünü de eklemek olası. İşçiler içinde yüzde otuzların, belki biraz daha fazlasının Le Pen’i tercih ettiği artık bir devlet sırrı değil. Bunlara gençlerin bir bölümünü filan de eklersek “çürümüş sistemle ipleri koparmanın zamanı geldiğini” söyleyenlerin oranı artıyor.

Sosyalist Parti ile Cumhuriyetçiler başta klasik partiler, adayları, liderleri, yolsuzlukları, vurgunları, yalanları, dolanları ile usandırdılar. Seçmen bunların tümüne kırmızı kart gösterdi. Kırmızı kart Hazirandaki milletvekili seçimlerinde geçerli olacak mı? Bunu FİFA’ya sormalı. Pardon Fransa Cumhuriyeti vatandaşlarına sormalı. Onlar büyük ihtimalle yanıtı saati gelince verecekler.

Sosyalist Parti’nin resmi adayı ama Sosyalist Partili milletvekillerinin, bakanların birkaç önemli isminin apaçık bir biçimde desteklemediği, hatta birçok partilinin bile tutmadığı Benoit Hamon yüzde 6 civarındaki oyla Parti’sinin cumhurbaşkanlığı seçiminde en az oy alan ikinci adayı olarak tarihe geçti. (İlki yüzde 5 ile 1969’daki adayı Gaston Deferre’dir.) Oysa Tarih’e Jean Jaures ve benzer sosyalist liderler gibi “Büyük Kapı”dan da girebilirdi: Eğer, seçime birkaç gün kala, “Melenchon lehine adaylıktan çekiliyorum ve bana oy vereceklerin La France İnsoumise adayını desteklemelerini rica ediyorum” diyerek olağanüstü bir tavır takınabilseydi. Çünkü bütün kamuoyu yoklamalarının oy oranının güneş görmüş kar gibi eridiğini gözler önüne sererken, destekleyenlerinin sayısının depreme bir saniye kala evini terkedenler gibi her gün biraz daha çok sayıda azaldığını ispat ederken Hamon beklenen adımı atamadı. Atmadı. Ağzını açıp hayırlı iki cümle diyemedi. Demedi. Deseydi belki oylarnın tümü, belki tümüne yakını Melenchon’da buluşabilir ve onu birinci tura taşıyabilirdi. Melenchon da gerekli adımı atmadığı gibi, Sosyalist Parti’nin bugünkü yöneticileriyle geçmişten gelen hesaplaşmasını sürdürmek arzusunun kurbanı oldu. İki ego bir köprüde karşılaşınca konusu... Bunun Hamon açısından da birçok nedeni olabilir: En başta yüzde 5’lik oy oranını geçemezse seçim kampanyası giderlerini kendisinin ve partisinin ödemek zorunda kalmak korkusu. Sonra Sosyalist Parti’nin solan bayrağını taşıyor olmanın dayanılmaz ağırlığı. Sonra genç siyasetçi egosu. Sonra Rocard, Jospin geleneğinin taşıyıcılığı ve daha bir dizi şey. Hamon bu yenilgiden sonra bir daha aday olur mu? Bilinmez. Ama Sosyalist Parti için bir varsayım ileri sürmek olası: Sosyalist Parti 1970’lerin başında başlayan tarihinde bir dönemeçe geldi ve artık iyi olmuş bir Diyarbakır karpuzu gibi ortasından çatlayabilir. Sosyal liberallerin Macron’un peşine takılmasıyla zaten partinin merkez kanadı taşını tarağını toplayıp Solferino Sokağı’nı terkettikten ve kimi sosyal-demokrat bakanın harbiden Melenchon takımını seçmesinden sonra, bu parti içinde ıkına sıkına birlikte yaşamaya çabalayan bu iki küme, sosyal-demokratlar ile sosyal-liberaller, artık ayrılabilir. Hatta ayrılmalı da. Böylece Merkez merkez olur, Macron’la veya Macron’suz yoluna devam eder. Adını belki Radikal Merkez’e çevirir. 1900’lerin Radikal Parti’sine göz kırparak: Hem radikal, hem mason, hem laik, hem liberal ... hem toplumsal. Yok bu olmadı Michel, toplumsalı unut liberale bir destek te sen ver. Tamam mı? Evet tamam!

Sosyal-demokratlarsa ya Sosyalist Parti içinde ve aynı isimle yaşamlarını sürdürürler ya da Melenchon’la biraraya gelerek Sol’u yeniden 1980’lerdekine benzer bir biçimde yeni bir ÇEKİM MERKEZİ’ne dönüştürürler. Böylece sol yeni bir ivme kazanabilir. Her yenilgiden sonra yeni mücadeeler için yeniden hazırlanmak, yapılaşmak ta gerekiyor mutlaka.

Sosyalist Parti’nin sonuna geldik sanıyorum ama bu Sol’un sonu değil. Ama şu artık kesin: François Mitterand 14 yıllık Cumhurbaşkanlığı süresince Fransız Komünist Partisi’ni Sosyalist Parti içinde eritmek, olmazsa FKP’yi küçültmek için çabaladı durdu. Bunu kısmen başardı da. Elbette “Duvar’ın düşürülmesinin” de rolü var bu işte. (Yazmıyorum yoksa bu makale bitmeyecek, emin olabilirsiniz.)  François Hollande ise onbir yıl kadar Genel Sekreterlik görevini üstlendiği Sosyalist Parti’nin adayı olarak ve “sosyalist” tanımlamasıyla 2012 seçimini kazandı. Ama vaatlerini tutmadı. Patronların adayı değildi ama onların cumhurbaşkanı oldu. Hollande Sosyalist Parti’yi yerle yeksan etti: Şu son yıllarda yaptıklarıyla ve yapmadiklarıyla partisine bütün seçimleri tek tek, bir bir kaybettirme başarısını gösterdi (!) Dahası 5. Cumhuriyet tarihine cumhurbaşkanlık görevinin bitiminde yeniden aday ol(a)mayan ilk isim olarak geçti. Evet böylesine berbat bir karneyle kendisi aday olmadı, çünkü olsaydı, seçmenlerin kendisine unutamayacağı bir ders vereceğini biliyordu: Yüzde 3’le filan ...  Ama partisine ve partisinin resmi adayına kötülüğünü esirgemedi: 23 Nisan seçimi öncesinde kendisini ziyaret edenlere “Macron’u destekleyin” dediğini bizzat ziyaret edenler anlattı. Yakında, pek yakında bunu televizyon kanallarında bizzat açıklayacak. Görecek, duyacaksınız. (Bu satırları yazdıktan birkaç saat sonra, bu Pazartesi 24 Nisan 2017 öğleden sonra Holande resmi ve canlı açıklamasıyla bu görevini yerine getirdi.) Yaşşa be Hollande! Cumhurbaşkanı dediğin böyle olmalı: İşsizliği azaltamadı, enaz ücreti artırmadı, emeklilerin maaşlarına bir kuruş artış getirmedi ve en sonunda partisinden kalanı siyaset sahnesine büyük emeklerle kazandırdığı adamı Macron’a teslim etti. Yıllarca bu partinin gençlik kollarında ve parti bünyesinde dirsek çürüten, 2012’te Hollande’ın seçim kampanyasını canla başla, gece ve gündüz yürüten, ona seçimi kazandıran, inanmış sosyalist ama epeyce saf ve kuşağının temsilcisi (özetle: egosu yüksek, kısa çıkarlarından başkasını göremeyen, tarihle ilişkisi zayıf, cografyası sınırlı) Benoit Hamon’u koridor halısı pardon kilimi yerine koyarak. Yazık oldu Hamon’a. Ders olur mu? Henüz bilinmiyor. Meçhul!

Sosyalist Parti tufan görmüş kavak gibi sallanırken ırkçı, faşist, yahudi ve yabancı düşmanı Le Pen ve partisi oylarını biraz daha artırdı: Fransa gibi bir ülkede böylesine bir partinin 7 milyondan çok seçmenden oy toplaması tedirgin edici elbette. En son 2015 Bölge Seçimlerinde 6,8 milyon oy toplayanlar bugün 7,6 milyona ulaştı. 2002 Cumhurbaşkanlığı seçiminde 5,5 milyon, 2012’dekinde 6,4 milyon oy toplayan ırkçıların oylarının seçimden seçime arttığı ortada. Ancak bu “güzelim tabloda” bir bemol var, onun da altını çizmeden geçmeyelim: Le Pen aylardan beri “Fransa’nın birinci siyasi güçü” olduğunu, 23 Nisanda yüzde 25 belki 27 oranında oy toplayacağını bağırıp çağırdı ama bu iddiaları tutmadı. Hele İkinci Savaş yıllarında Nazilerle işbirliği içinde binlerce yahudinin evlerinden, çoluk çocuklarından koparılıp alınmasında, öldürme kamplarına götürülmelerindeki rolü inkar edilemez, dünya kadar belgeyle ispatlı, “Fransız Devleti”ni “suçsuz” göstermeye kalkışmasından sonra, “Daha çok jandarma ve polis, daha çok sınır dışı” diyerek Paris’te, Nice’te ve başka kentlerde insanların katletilmesini siyasi amaçları için kullanmasıyla. Neredeyse “teroristleri Hollande getiriyor ve suikastleri onlara yaptırıyor” diyecek düzeyde yakıştırmaları artık kimsenin ilgisini çekmiyor, tam tersine dışlanmasına yol açıyor. Çünkü vatandaşlar işin farkında: Suikastlerin her yerde, beklenmeyen bir tarzda olabileceğini biliyor. Suikastlerin Sarkozy döneminde de yapıldığını da. Daha önceki zaman dilimlerinde de. Bu kez meselenin daha farklı olduğunu, suikastçilerin çoğunun Fransa Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu ve “dışarıdan getirilmediğini” de ...

Bugün aldıkları bu oy miktarı belki aynı zamanda Le Pen takımının kendi üst sınırıdır. Belki.

Le Pen ve takımı ile mücadele diş doktoruna gidemeyenlerin, çocuğuna bir simit alamayanların, eşine bayramda yeni bir çorap bile hediye edemeyenlerin yoksullaşmalarının önü kesilerek, işsizlere iş veya geçinecek kadar gelir sağlayarak, sıradan medyaların “sıcak mahalleler” isimini taktıkları oysa kiminde yoksulların elektrik ödentilerinin yükselmesi sonucu soğukta oturmak zorunda kaldıkları mekanlardaki çocuklara okul, kalem, defter ve silgi sağlanarak yapılması şart. Kimsesizleri, yanızlıktan iflahları tükenmiş kadın ve erkekleri, günlerce bir insan yüzü bile göremeyen dulları, köylüleri dört veya beş yılda bir seçimden seçimeeee ziyaret ederek değil. Sadece siyasi nutuklarla derde derman olunamıyor. İş, ekmek, aş ve insaniyet lazım.

Birinci tur dün yapıldı. Oyumuzu kullandık. İşimiz henüz bitmiş değil. Bugün Paris’te hava güneşli yarınlardan, güneşli yarınlardan umudumuzu kesmiş değiliz.

Fransa’da siyasi cephede yeni tür yapılaşmalara gidileceği günlerdeyiz. Sol’un kendini yenileyeceğini tahmin ediyorum, umuyorum: Sosyalist Parti barışçıl bir biçimde yeniden ikiye ayrılabilir. Ayrılmalı da. Hani 1921’in yüzüncü yılına da yaklaşırken böyle bir işin olumlu sonuçlar doğuracağını sanıyorum: Hele sosyalistlerin, komünistlerin, ihtilalcilerin sadece başkalarında gördükleri bireysel ve/veya partisel bencilliklerini, önüne geçilemez sandıkları egolarını, bendedimolducu tavırları terketmelerinin günü geldiğini gördükçe. Yeniden yapılaşmak. Yeniden mücadale yolunda birlikte yürümek.

Yürüyüş Macron’lara bırakılmamalı.

Avrupa Birliği’nin geleceği, Fransa’nın bu gelişmedeki rolünün artması olasılığı günlerinde dış siyasette ve iç siyasette tecrübesiz, kimine göre “acemi”, kimine göre “golden boy”, gençliğinde kimi şirkete danışmanlık yapmış, önemli bir bankada çalışmış, sosyalist olmamakla birlikte sosyalist bir hükümette Ekonomi Bakanlığını üstlenmiş Macron, gençlerin, ama bilhassa iyi aile terbiyesi görmüş gençlerin, işverenlerin ama toplumsalı da ihmal etmediklerini iddia eden patronların, örneğin daha birkaç yıl öncesine kadar Fransa Patronlarının Patronu (MEDEF’in bir numarası) Bayan Laurence Parisot’nun açıktan, bugünkü Patron’u ve toplumsalı moplumsalı asla umursamayan Pierre Gattaz’ın kulisten destekledikleri adayı Macron cumhurbaşkanı seçilmek üzere. (Patronlar klasik sağda François Fillon’u, ortada/merkezde Macron’u destekleyerek seçimi asla yitirmek istemediklerini ilk kez bu kadar açık bir biçimde gözler önüne serdiler. Gören gözler için.)

François Hollande’ın yalanlarından usanan, ama herşeye karşın geleçekten yine de umutlu, her türlü otoriteye, partiden gelen, devletin yüklemek istediği ve ailesel her türlü otoriteye, şüpheyle bakan gençlerin, hem burjuva hem bohem, bilinen kavramla “bobo” gençlerin idolü Macron. Ama dikkatttt! Macron’da da derin bir otorite merakı var. Bu “işe”/göreve/yola “tanrısal bir kaderin”, “yüce bir kutsamanın” sonucu girdiğine inanan, kendini bir parça De Guelle, iki dirhem Mitterrand, belki biraz İsa, çeyrek porsiyon Musa, bir çorba kaşığı kadar da asla sosyalist olmayan ama “yurtsever, uzlaşmacı, tek adamcı” Mitterrand sanan Macron da yakında dişlerini çıkarabilir, ısırabilir. Hatta bakarsınız bu işi iki tur arasındaki miting, toplantı, söyleşi, televizyondaki tartışmalar sırasında yapabilir ve o zaman iyi terbiye görmüş aile çocukları hayretlere düşer, siyasetin acılı kurallarını ağlayarak öğrenebilirler ve sonuçta da oyun dışı kalabilirler. Macron ilaçıyla yattıkları derin ilkbahar uykusundan uyanmaları zaman alabilir ve bu süreyi planlı bir biçimde kullanan Macron atı alıp Üsküdar’ı geçmiş olabilir: Bize sadece bir yankı ulaşabilir uzaklardan, çok uzaklardan: “Elveda insanlık, yaşasın Patronlarım!” Macron netice itibariyle siyasetteki üstadı Hollande’ın, iş dünyasıyla ilişkilerinde ustaları Jacques Atali ve Alain Minc’in izinde yürüyor: Hollande gibi seçilene kadar atabileceğin kadar at seçimden sonra yan gelip yat: Yok olmadı, yan gelip yatma sadece patronlar için çalış, emekçileri, emeklileri, çocukları ve kadınları unut. İşte bakın o zaman bu iyi aile terbiyesi görmüş çocukların halini. Sırası gelmişken yaşanmış küçük bir hikaye aktarayım: François Mitterrand 1981’de seçildikten sonra takımıyla birlikte Saray’a girer girmez ilk uyarısını yaptı, emrini verdi: “Artık kendi aramızda bile birbirimizle senli benli değil, sizli bizli konuşacağız, uzun saçlar hemen kısaltılmalı, bakan bakan olmalı, danışman danışman, geniş paça pantolanlar gardroblardan atılmalı...” Tamam mı? Tamam değil. Dahası var: O günlerde bakanlık yapanların birçoğu anılarını yazdı. Birini veya ikisini okumanızı tavsiye ederim. Sosyalist Parti’in rengini içeriden görmek için.

Bir de şunu eklemeli: Nicolas Sarkozy’nin izinde ilk beş yıllık cumhurbaşkanlığı sonrasında “işten  çıkarılan” ikinci cumhurbaşkanı olmak şerefi Hollande’ın hakkı. Bundan sonra böyle gideceğe benziyor: Fransa Cumhuriyeti eşittir beşer yıllık cumhurbaşkanları fabrikası/garajı/deposu artık nasıl uygun görürseniz öyle. Cumhurbaşkanlarıyla eskiden süresiz sözleşmeler imzalanıyordu, son yıllardaysa sözleşmeler en fazla beş yılla sınırlı. Macron’u bekleyen de bu sanıyorum. Ama dikkatinizi rica ediyorum. Macron belki beş yıl bile kalamayabilir. Onun arzusu şudur: Patronların içeride ve bilhassa dışarıda TEMSİLCİSİ olmak: Mitterrand’ı yeri gelince eleştiriyorum ama şu sözü de bu bağlamda tam yerine oturanlardan: “Benden sonra seçilecek cumhurbaşkanları büyük şirketlerin temsilcisi, özel satıcısı olmaktan öteye geçemeyecekler.” Aynen öyle. Macron’un bizzat kendisi de bir söyleşisinde, “Siyasette onbeş yıldan fazla kalmam” dedi. Bunun üç yılını Hollande’ın hizmetinde geçirdiğini kabul edersek geriye on iki yıl kalıyor, bunun tamamını bu “işte” mi geçirecek? Eğer seçilirse. Eğer seçildikten sonra kendi başına işler açmazsa. Siyasette tecrübesiz demem bundan. Bilmeyen bilmez. Bilmeyince de iyi yapayım derken birden oyun dışında kalabilir. Kaş yapayım derken göz çıkarmak gibi bişey yani.

Ama mesele şurada: Sözleşme patronlar yanında, onların da içinde yer aldığı HALKLA DA YAPILIYOR, SEÇMENLERLE DE. Sözleşmede verilen sözlerin tutulması, vaatlerin yerine getirilmesi de belirtiliyor. İşte bu anlamda halkın da, seçmenlerin de temsilciliğini üstlenmek  gerekiyor o zaman. Olmazsa kırmızı kart hazır. İşte bunun sonucu olarak Fransa’da her beş yılda yeni bir cumhurbaşkanı görmek mümkün. Halkın, seçmenlerin bu zaman dilimi içinde, yalanla, vaatlerle, uygulamanın, yapılanların farklarını anlamaları ve buna göre yeni seçimlerde daha akıllıca, daha bilinçle oy kullanmaları umuduyla.

Bu kadar yeter mi? Bence yeter. Ama bitirirken Macron’un seçileceği varsayımıyla aklıma takılan birkaç soruyu da sormalıyım: Macron kalıcı mı? Haziran 2017 milletvekili seçimlerinde ne yapacak? Milletvekili seçimlerinde “Hareketi” çoğunluğu elde edemezse projelerini, programında yer alan ve bilhassa çalışma hayatını a’dan z’ye değiştirmeye yönelik olan tasarılarını yaşama geçirecek hükümeti kurmak için Sosyalist Parti’den kalanlar, Merkez Sağ ve Hıristiyan Demokratlar ile koalisyon mu kuracak? Yoksa farklı düşüncelere sahip bir hükümetle mi işleri yürütmeye çalışacak? Bu son olasılığın Macron’un siyasi yaşamının kısa sürmesini hızlandıracak rolü açık.

NOT : Bu konularda biraz daha ayrıntılı ve tarihi bilgiler için şu iki kitabımı, aklınızda bulunsun diye burada anımsatıyorum : Fransa’da Aşırı Sağ ve Irkçılık, Belge yayınları, İstanbul, 1995;  Fransa Seçimlerinde Le Pen Lekesi, Odak Kitap, İstanbul, 2002.

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Tuna Nehri’nin kıyısındaki demir ayakkabıların hikayesi
“Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?"
'Deizmin yaygınlaşmasının sorumlusu siyasetçiler'
500 TL'ye 'noter onaylı' üniversite diploması!
Türkiye’de bir işçinin hayatının bedeli 6 bin lira!!!

Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!
Başbakan seçilemeyen Paşinyan'dan genel grev çağrısı
Kaynak sorunundan bahseden hükümetten seçim atağı!
'Türkiye iş kazaları ve meslek hastalıklarında dünya 3'üncüsü, Avrupa 1'incisi'

Türkiye kapıya kilit vuruyor
Seçim ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarına etkisi ne olacak?
Türkiye'de Merkez Bankası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kulak asmadı
Türkiye'den 1.1 milyar dolar yerli sermaye kaçtı
6 sıfırlı lira daha güçlüymüş!

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşan ilk insanlar gemilerle geldi
Yaratıcı olmak şizofreni riskinizi yüzde 90 arttırıyor
İnsanlar niçin et yemeye başladılar?
DNA’mızın ne ırkı var, ne de milliyeti
Avustralyalı Aborijinler, bilinmeyen bir “insan” türünün DNA'sını taşıyorlar.

15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...
İslam’da hile: Yeter ki kitaba uydur!
Türkiye'yi kanser eden ürünleri devlet gizledi!

Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!
Her tasavvuf üstadı biraz Freudyendir
Gözaltındaki köle işçiler: Göçmenler

İşletme
Tırnak İçinde
Çatıda Çatlak
Edebiyat Notları, Mart - Nisan
HAD...

Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git