A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

İlah Edinilen Nefs

Kategori Kategori: Makale | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Mustafa Alagöz | 07 Temmuz 2017 11:51:18

Ülkeyi 15 yıldır yöneten AKP-Erdoğan yönetiminin kendilerine kılavuz edindikleri değerlere ne derece bağlı olduklarını uygulamaları üzerinden ele almak sadece politik değil sosyolojik açıdan, bireysel samimiyet ve dürüstlük açısından da ele almayı gerektiriyor. Toplum-ülke yönetiminde irade sahibi olanların evrensel ya da mezhepçi, dinsel, milliyetçi değerlerle hareket etmelerinin sonuçları kaçınılmaz olarak seçtikleri yol ve kabul ettikleri ilkelere göre sonuç veriyor.

Tarihin akışı içinde zaman zaman dinsel, ideolojik, milliyetçi aidiyetler; geleneklerin gücü, toplumsallık ağır basmış, bireyin özgünlüğü ve biricikliği örtülmüş olsa da giderek birey-toplum dinamiği kendi iç diyalektiğinin devindirici enerjisini hiç bir zaman kaybetmemiştir. Özellikle günümüzde, modern dönemde bireyin önemi ve gücü hiç olmadığı kadar belirgin hale gelmiştir. Bireyin belirginliği ve özgünlüğü ortaya çıktıkça artık toplumsal ve politik yaşamda bireysel inançların, farklı yaşam biçimlerinin, düşünce özgürlüğünün ideolojik kalıplarla, insan ve toplum mühendisliği hevesleri ile sağlanamayacağı günümüzde açıkça görülmüştür.

Birey-toplum diyalektiği sürecinde insanlık tinsel bir dünya yaratmıştır, bu yaratım insan olduğu sürece kesintisizce devam edecektir. Tinsel dünya insan için ikinci doğadır. Bu dünya özünde düşünsel  belirlemeler ve iradi eylemlerle yaratılır; söz konusu yaratım iradidir, özgürlüğün tarih içinde açılımıdır; ancak başıboş, keyfi, dağınık, süreçsiz bir akış değil, onun da kendine göre iç yasalılığı vardır. İşte bu yasalılık ne denli fark edilip yaşama yön verecek şekilde koşullara uyarlanabilirse insana ait varoluşsal yetenekler gerçekleşme olanağı bulur, insanın en özlü en dayanıklı özlemi olan özgürlük evrensel yasalılık olarak nesnel kılınır.

Toplu halde zorunlu toplumsal ilişkiler kurarak yaşamak zorundayız. Öyleyse birbirimize muhtacız. Karşılıklı muhtaçlık kaçınılmaz olarak karşılıklı çekişmeleri, gerginlikleri ve anlaşmazlıkları doğurur; ama öte yandan karşıtını da beraberinde getirir. Aslında tüm tarih bu arayışın; özünde adalet ve özgürlük arayışının kanlı sahnesi olagelmiştir. Hangi dönemde, hangi koşulda olursa olsun insanlığın tüm tarihinde gerçekleştirilmesinin kararlı mücadelesini görürüz.
Burada dinin politik yaşamda nasıl kullanıldığını, özellikle yaşadığımız şu günlerde iktidarı tek kişinin iradesine dönüştürmüş T. Erdoğan’ın hoyratça söylem ve tutumlarının yol açtığı sorunlara dikkat çekmek istiyorum.

Alışageldiğimiz anlamda Din bir takım inanç biçimleri, söz konusu inancı belirli ritüellerle (ibadet biçimleri) ifade etmek değildir. Bunlar din olgusunun tarihselliğe, bilincin olgunlaşma sürecine ve aklın kavrayış derecesine bağlı olarak almış olduğu sistemleşmiş inanç biçimleridir.

Dünyada sayısız dinsel niteliklerde inanç biçimleri olmasına karşılık genelde üç büyük din olduğu kabul edilir. Sonuncu olduğu kabul edilen İslam Dini ve onun kitabı Kuran-ı Kerim böyle bir ayrım yapmaz. O var olan bir dinin ‘Kemal’ aşamalarını dile getirir.

“De ki, ‘Allah, doğrusunu söylemiştir/vaadinde sadıktır. Hadi, artık hanif olarak İbrahim’in milletine uyun! Müşriklerden değildi o.”(Ali İmran/95)

“Resul, Rabbinden kendisine indirilene inanmıştır; müminler de. Hepsi; Allah’a, onun meleklerine, kitaplarına, resullerine inanmışlardır. Allah’ın resullerinden hiçbirini ötekinden ayırmayız...”
(Bakara/285)

“Halbuki ondan önce, bir önder ve bir rahmet olarak Musa’nın kitabı var! Bu kuran da öncekileri tasdikleyen bir kitaptır. Zulmedenleri uyarsın, güzel davrananlara müjde olsun diye...”
(Ahkaf/12)

Kuran kendinden önceki kitap ve peygamberlerle ilişkisini şöyle açıklıyor: “De ki, ‘Allah’a bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, torunlarına indirilmiş olana Musa’ya, İsa’ya, ve diğer nebilere Rablerinden indirilmiş bulunana inandık. Onlardan hiçbirini ötekinden ayırmayız. Biz O’na teslim olanlarız.” (Ali İmran/84)
Dünyanın, geleceğin kimlere varis kalacağı, başka bir anlamda yaşamın hangi değerler üzerine inşa edileceğine yönelik şu ayet; “Yemin olsun, zikirden sonra Zebur’da şunu yazmıştık: yeryüzüne benim iyilik ve barış seven kullarım varis olacaktır.”(Enbiya/105) ,

Yine İslamın son din, Hz. Muhammed’in son peygamber olması, bunun bir üstülük değil artık peygamberlik döneminin kapandığını, bireyin ortaya çıktığını ve her bireyin kendi içsel dünyasını bilip anlayacak donanım ve tarihsel koşullara-duruma geldiğini, ancak bunun hazır olmayıp doğrudan bireyin niyet ve eylemleri ile kendisinin gerçekleştireceğini, sorumluluğun kendinde olduğunu ısrarla bildirir. “Biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar, ondan ürktüler. İnsan ise çok zalim ve çok cahil olduğu halde onu yüklendi.”(Ahzap/72)

Din, içsel bir dünya yani insanın inancında, vicdanında, duygusunda kendi kendini tanıma, bu yolla varlığının anlamını sorgulama ve kendi içinde tasarımsal bir evren kurmasıdır. Böyle olmakla nesnel duruma gelmiş kurallar ve kurumlar oluşturmuş bir inanç sistemi kendince evrene, insana, ölüme ve yaşama dair düşünce ve fikirler ortaya koyabilir. Ancak bireyin bunu içselleştirmesi, kendi vicdanına nakşetmesi onun bireyselliği yoluyla olur. Bu her bireyin kendi seçimi, kendi sorunudur.

Bireyin kendi eylemlerinden, kendi bireyselliğini inşa etmesinin, başka bir ifadeyle ‘beşerlikten’ “insanlaşmaya” yükselme sorumluluğunun kendisine ait olduğunu hatırlatır. Buna bağlı olarak peygambere de pek çok yerde uyarı yapılır; “sen kimseye vekil değilsin”, der.

“Ey Nebi! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”(Ahzab/ 45)

 “De ki: Ben Resullerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf /9)

 “Ey Muhammed, onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek de, senin canını alsak da, sana düşen sadece tebliğdir. Hesap görmek bize düşer.” (Rad /40)

 “Kur’an hak olduğu halde kavmin onu yalanladı. De ki: Ben size vekil (kefil ) değilim.”
(Enam /66)

Kur’an muhatabına tekrar tekrar “akletmez misiniz”, “ibret almaz mısınız” şeklinde uyarılarda bulunur ve “...Allah pisliği aklını kullanmayanların üstüne atar” (Yunus/100). “hak rabbinizdendir, artık isteyen inansın, dileyen inkar etsin”, der. (Kehf/29)

Belki alıntılar fazla ve yorucu olmuş olabilir, ancak yıllardır ülkenin yönetiminde bulunan ve “Siyer”i yaşam ilkesi olarak kabul ettiğini söyleyen T. Erdoğan’nın bu konuda ne derece dürüst olduğuna dair bir nebze dikkat çekici olabilir, çünkü dürüstlüğe ve yalan olmamayı yaşamının en değerli ilkesi olduğunu kabul ettiğini söyler.

Ancak en büyük üç şeytan (Firavun(luk) iktidar hırsı; Karun para, mal-mülk hırsı, Belam ruhbanlık hırsı) bir kere insanı ele geçirdimi her şey bu hırsın tatmini için pervasızca kullanılır.

***

Hakikatler birer tohumdur; filizlenip-gelişip meyveye durmalarının bir süreci vardır. Özgürlük, Adalet, Hak... gibi kavramlar ancak insanların eylemleri yoluyla gerçeklik kazanır ve içinde yaşanılan bir dünya olarak işlev görürler; öncesinde ise sadece düşüncede soyut değerler olarak bulunurlar. “Hakikat tek gerçek çoktur.” Gerçekler geçicidir; ancak kavramsallıkları onların ruhu olarak hep oradadır. Bu bizi şuraya getirir; gerçeğin çokluğu demek farklılıkların çokluğu demektir: inanç, gelenek, yaşam biçimi, çıkar çatışmaları, iktidar talepleri hep olacaktır. Farklılıklardan birisinin kendini tek Hak, tek gerçek olarak görmesi kaçınılmaz olarak çatışma, kutuplaşma ve gerginlik getirir. Bu tutumun düşünsel karşılığı ideolojikleşme, pratikte ise dayatma, otoriterleşme, çok sesliliğe tahammülsüzlük ve zorbalıktır. Düşünce-pratik uygulama ve bunun yöntemsel aracı ise güç kullanımı olacaktır.

Bu gerçek tarihte hep görülegeldiği gibi en canlı örneğini şu günlerde T. Erdoğan-AKP iktidarında yaşıyoruz. Başlangıçta her türlü toplum mühendisliğine, tek sesliliğe, “üstünlerin hukukuna” ısrarla karşı çıkan AKP ve lideri şimdilerde söyediklerinin tam karşıtı konumunda bulunuyor.

Bir zamanın mağduru havasında olan iktidar sahipleri şimdilerde adaletsizliğin, tahammülsüzlüğün, baskıların, zulme varan haksızlıkların mimarı olma yolunda epeyce yol almış durumda. Bireysel yaşama yönelik tepkiler, farklı görüşlere ve eleştirilere karşı gösterilen öfkenin ölçüsüzlüğü ile adım adım toplumsal yaşam belirgin bir biçimde kutuplaştmaya vardı.

“sizden herbiriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. O halde hayırlarda yarışın” (Maide/48)

Kur’anın tüm hedefi öznedir; insanın kendi nefsinden kaynaklanan arzu ve hırslarının ahlakını kirletmesine, öz benliğinden uzaklaşmasına karşı bir hitaptır. Bunun için arınmadan, nefsin terbiye edilmesinden, hakka ve adalete yönelmesinden daha aydınlık bir yol olmadığını bildirir. O, temel olarak cehalete ve zulme karşı bir başkaldırı tebliğidir.

Birey bireyselliğini kendisi inşa ederken toplumsal bir varlık olduğu için topluma karşı sorumluluklarını da hatırlatır; sık sık salih amel-iman kavram çiftini birlikte kullanır. Daha  sade bir ifadeyle söylersek, barış ve özgürlük getirici, yaşama alan açan hakkaniyetli eylemler yaparak insanın kendine olan özgüveninin artacağını, yani imanının güçleneceğini hatırlatır. Burada özgüven ve eylem kararlılığının kopmaz bağı vurgulanır; iman ile inanç aynı anlamı taşımaz.  İnanç insan aklının kuşkularının üstesinden gelemediği noktada başvurduğu sığınak, kendine bir tesellidir. İman ise insanın kendi eylemlerinden doğan eminlik, özgüveni ifade eder. Fakat inanç kendinin sorgulanmasına katlanamaz, çünkü başedemeyeceği endişeleri tetiklenir.

Adalet; somut olarak her farklı kesimin inanç, ideoloji, aidiyet, etnisite, ....  vd. her ne olursa olsun “kendi olmalarını sağlayan” değerlerini korumalarını, geliştirmelerini güvence altına almaktır. Ancak bunun için adaletin evrensel değerlerine sadık kalmak zorunludur. Farklıya farklı adalet uygulanmaması gerektiğini Hz. Musa 10 Emrinde bunu evrensel bir ilke olarak belirtmişti. “Ayrıca yargıçlarınıza, ‘kardeşleriniz arasındaki sorunları dinleyin’ dedim. Bir adamla İsrailli kardeşi  ya da bir yabancı arasındaki davalarda adaletle karar verin. Yargılarken kimseyi kayırmayın; küçüğe de, büyüğe de aynı gözle bakın.” (Tevrat; Yasa Tekrarı:1/16-17)

“Ey iman edenler! Adalet ve dürüstlüğün  tanıkları alarak Allah için kollayıp gözetleyenler olun. Bir toplumun çirkinlik ve kötülüğü sizi adaletsiz davranmaya asla itmesin”
(Maide/8)

Bir menkıbe; Ebu Ti’me isimli bir müslüman bir zırh çalıp yahudi bir tüccara rehin bırakır. Olay ortaya çıkınca, Ebu Ti’me suçu yahudiye yıkmak ister. Bu dava Hz. Muhammed’in önüne gelince hırsızlığı yapan kişinin müslüman olmasına bakarak hırsızın lehine karar vermeye meyledince şu ayet iner; “Biz bu kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekide hüküm veresin sakın hainlerin savunucusu olma” (Nisa/105)

Siyer’i izlediğini söyleyen T. Erdoğan’ın bir ölçüsü vardır; “alnı secdeye değenler.”  Kumpas davalarında hukukçular bağıra çağıra hukukun katledildiğini söylerken öylesi bir zulmün “savcılığına” soyunmuştu.

‘Güç delilik yaratır, çünkü hiç kimse artık yeter diyecek kadar güçlü değildir, olamaz da.’  İnsanların eylemleri doğal olarak Ego’larının kristalleşmesine yol açar. Yapıp-etmelerimiz ne kadar çok onay görürse Ego o denli şişinmeye açık hale gelir. Özellikle geniş toplumsal destekle alınan onay Ego’nun ölçüsüzce kabarmasının, nefsin ilahlaştırılmasının kışkırtıcı şeytanı olur: ‘Onay Ego’nun talebidir.’ Bu kışkırtmaya karşı korunmak kolay değil, ama imkansız da değil. Kolay, ama zor; ‘çünkü zorluğu kolaylığındandır.’ Basitçe, insan kendine dönüp vicdan sorgulaması yaparsa, hakkında söylenenler karşısında nesnel bir tutum takınabilirse kolay, öte yandan çevreden gelen övgülere, kazanılan “başarılara” fazla tutununca zor. Bu durumda güç şımarıklığı, başarı sarhoşluğu insanın başını döndürür.
Kendini “muhtaçsızlığa”, kimseye “eyvallah” demeyeceği kudrete erdiğini zanneden insanlarda buna çok rastlanır: Şöhret, iktidar, güç, para, ve bilgi insandaki kibrin kabarmasının en güçlü dayanaklarıdır. “... Doğrusu insan azgınlık eder. Kendisinin muhtaç olmadığını zannettiği için.”(Alak/5,6,7)

“Ben” iddiasında bulanan birisi bunu kanıtlamak, “kim” oduğunu kabul ettirme kaygısına kapılır. Yaşamımızda her zaman ve her yerde Ego’nun şu haykırışını duyarız: “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”, bu ‘para’nın öteki yüzünde şu yazar: “sen de kim oluyorsun?” ya da “haddini bil, haddini” türünden böbürlenmelere herkes aşinadır, en azından Erdoğan sayesinde buna aşina hale gelmiştir.

Irak başbakanına kükreyen taşkın ifadeyi hatırlayalım: “Sen benim muhatabım değilsin, karatımda değilsin, kalitemde değilsin. Biz bildiğimizi okuyacağız. Kim bu? Irak’ın başbakanı… Önce haddini bil.”

Bir zamanlarda AKP’nin önemli isimlerinden biri (Cemil Çiçek) resmi sıfatı varken Barzani’ye “postal yalayıcılar” diyerek hiçbir edebe sığmayan ifadeler kullanmıştı. Ama üstenci, kibirli hoyratlıklar gelip sahibini ters köşe yapıyor: daha sonra Barzani ‘newrozlu açılım kutlamalarının’, AKP’nin önemli organizasyonlarının, kürt sorununda sıkıştıkça başvurulan en yakın ‘kanka’, vazgeçilmez figür, postallarının altına kırmızı halılar serilen devlet adamı olarak ağırlanır oldu. Barzani’nin bir anakara ziyaretinde “Irak Kürdistanı” bayrağı resmi görüşmelerde dalgalandırıldı. (güç şımarıklığının geldiği yer..)

Politik dünya güçler dengesinin okunabilmesi; inanç, mezhep, etnisite merkezli değil de evrensel değerler üzerine kurulursa gerçekçi olabilir. İnsanın doğasından kök alan Adalet, Özgürlük, hak eşitliği gibi evrensel değerlere dayanmayan hiçbir toplumsal ve insani sorun kalıcı çözüme kavuşamaz. Eğer bu olmazsa belirli bir inanç, ideoloji, etnik köken, gelenek gibi sınırlı ve köksüz zemine tutunarak ideolojikleşmek, zorbalaşmak bir anlayış, “Güç” gösterisi de sorun çözümünde kullanılacak araç olacaktır. Ama senden güçsüzler karşısında horozlanmak, senden güçlülere karşı da yalvar yakar metuplar yazmak kalır geriye.

Yatıp kalkıp “kimse bizim gücümüzü test etmeye kalkmasın”, “Türkiye gündemi belirlenen değil, gündem belirleyen bir ülkedir” gibi havalı laflar ediliyordu. Rus uçağı düşürüldüğünde bir başka gücün tehdidiyle karşılaşınca hangi yöne döneceklerini şaşırdılar. Önceleri “hava sahamızı ihlal ettiler elbette vururuz, tekrar olursa aynısını yaparız, özür dilemeyeceğiz” diyerek diklendiler. Elbette NATO’ya güvenerek; ama NATO değişik yollarla bu konu iki ülke arasındaki bir sorun, bizi fazla ilgilendirmez demeye gelen açıklamalar yapmaya başlayınca ağızlar değişti: “kimliği belirlenemeyen bir uçaktı”, yetmedi “Rus uçağı olduğunu bilseydik vurmazdık”,  “biz dostlarız, karşılıklı çıkarlarımız var” türünden kıvrak söylemlere geçildi.

Türkiye “liderliği” az gelmiş olmalı ki “aşırı iltifatkar” çevresi ve kimi köşe yazarlarınca “dünya liderliği” payesi verilen T. Erdoğan telefon üzerine telefonla Putin’nin kapısını çaldı, ama açan olmadı. “Hiç kimse bizimle boy ölçüşmeye kalkmasın” (bizden zayıf olanlar için), ama bazen de telefon açarız, olmadı mektup yazarız...(bizden güçlü olanlara karşı). Evrensel değerlerle değil de kibirle, “Güç” tapımıyla politikada yol almanın karizması çizilmişti.

Buradan kalkıp taa Amerikalara gidip efsanevi boksör M. Ali’nin cenazesinde tüm dünyaya seslenme umuduyla konuşma yapacaktı, ama olmadı. Ali’nin ailesi nazikçe “biz cenaze töreninin programını yaptık, ama içinde sen yoksun”, anlamına gelen açıklamayla T.C Cumhurbaşkanının hevesini boşa çıkardılar.

“Eyyy...” diyerek üstenci, tehditkar, zaman zaman alaylı nidalar atan T. Erdoğan, hızını alamayıp Avrupa’ya da, Amerika’ya da aynı cesaretle defalarca seslendi. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanı (aile ve sosyal işler) Hollanda’dan rencide edici bir biçimde kapı dışarı edildi,  sanki ailesinin çiftliğine gidiyormuş gibi “ben istediğim yere giderim kimse engel olamaz”, diyen bir başka bakanı (dış işleri) Hollanda’ya iniş izni alamadı, ama yiğitlenmesinin rencide edici sonuçları tarihe geçti. Bunlar bir ülkenin itibarının uluslararası düzeyde ne hallere getirildiğinin acı belgeleri oldu.
Suriye Bataklığına gömülmenin Türkiye ve bölge halkları için ağır bedelleri oldu. “Stratejik Derinlikler” uzmanı ve AKP liderinin Emevi Camisi’nde namaz kılma umutları ebediyen yok oldu. Önce “komşularla sıfır problem, sonra düşmanlıkları azaltıp dostlukları çoğaltacağız” söylemi aslında şifreliymiş, çünkü tam tersi oldu, çevrede dostça ilişkimizin olduğu tek ülke kalmadı.
Yaşananların temelinde evrensel değerleri ülkenin koşullarına uyarlayarak mı yürünecek yoksa dinsel, miliyetçi, tek taraflı dar perspektifli anlayışlarlamı yürüneceği konusundaki seçim vardı. Elbette insanlık ailesiyle birlikte evrensel insani değerlerin ülkenin kültürel ve nesnel gerçeklerine uyarlanması yönünde olmalı. Eğer böyle olmazsa kişisel hırslar, mezhepsel ve milliyetçi değerler size kılavuzluk eder.

“Her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık” çıkışından, her konuda milliyetçiliğin baş tacı edildiği düşüşe geçtiler. “İçkinin milli olanı” belirlendi (ayran). Anayasa mahkemesi kararları için “saygı duymuyorum, milli bulmuyorum”, “milli ve yerel bir başkanlık sistemi getireceğiz’e” varan ve buram buram tekçi-milliyetçi bir öz taşıyan Rabia  işareti ile sembolize edilen bir dörtlük Erdoğan’ın politkasının merkezi oldu: “tek millet-tek vatan-tek bayrak-tek devlet.”

Özeleştiri bir insanın ya da politik kurumun kendine güvenini gösterir. Ama tekçi, parçasal tutumlar bunu yapamaz; çünkü ancak kendine karşıt üreterek, düşman yaratarak varlığını sürdürebilir. T. Erdoğan İslam dinine ve onun peygamberine yürekten bağlı olduğunu söylerken elbette buna saygı duymak gerekir. Hz. Muhammed’in sahici inanırları tarafından önemsenen bir hadisi var: “günde yetmiş kere istiğfar ederim”, der; özür dilemek, özeleştiri yapmak anlamında. T. Erdoğan devlet adına bir kez özür dilemişti, ne için? Dersim olayları için, ne güzel. Peki, samimi mi? Hayır. Asıl amaç Atatürk’e ve CHP’ye karşı politik koz olarak kullanmaktı.

Dersim için gösterilen bu duyarlılık karşısında, ondan kat be kat daha fazla özrü hak eden nice olaylar oldu. Bu konuda neden sonuna kadar statükocu davrandığını sormak gerekmez mi? 90’lı yıllarda işlenen sayısız faili meçhul cinayet, yakılıp-yıkılan binlerce Kürt Köyü ortada dururken, Roboski’de 36 Kürdün savaş uçakları ile bombalanması karşısında sessizlik niye?

FETÖ felaketi yaşanınca gözler önüne serilen ve yıllarca bile-isteye kurulmuş, sağlamlaştırılmış olan bağlantılar ayan-beyan ortaya çıkınca dilinin ucuyla “rabbim ve milletimiz bizi affetsin” demek zorunda kaldı. Bu bir özür, hele bir özeleştiri olarak görülemez: asıl özür, üstünün örtülmesi mümün olmayan bir hatayı kabul etmenin ötesine geçip seni bu hataya düşüren politik ilkelerin, anlayışın ve niyetin gözden geçirilmesi, hatanın kaynağının dürüstçe kamuoyuna açıklanması ile dilenir, özeleştiri yapılmış olur.

Ne yazık ki Türkiye’de 10 binlerce insan T. Erdoğan’nın bu özrünün ölçü tanımaz hukuksuzluğunun kurbanı oldu. Özrün karşılığı T. Erdoğan’ı eleştirmek başına ne geleceğini bilmeden yaşamak zorunda kalmaya dönüştü. ÇIkmaza düştükçe öfke katsayısı artan Erdoğan hızını alamadı, birden “Lozan’ı bize başarı diye yutturdular” deyiverdi. Neden? Çünkü daha fazlası alınabilirmiş. Ülkenin o günkü durumunun ne olduğunu herkes araştırıp görebilir. Hani denir ya “ilahi adalet.” Hadi, sende şu günlerde, şu Ortadoğu sorunları içinde daha fazlasını alsan ya! AB vermeyi taahhüt ettiği parayı ödemedi, Münbiç’de Fırat’ın batısına PYD geçemez, buna asla müsade etmeyeceğiz”, “ El Bab’a da gireceğiz”, ...vb.  pek çok efelenmelere ne oldu? Bütün itirazlara rağmen ABD “stratejik ortağı” Türkiye’yinin tüm uyarılarını hiç de umursamadan,  YPG’yi ağır silahlarla donatıyor. Rusya PKK’ye ve PYD’ye Moskava’da büro açmasına müsaade ediyor. Reis’in bütün itirazlarına rağmen ciddiye alınmadığını biliyoruz. Buyrun daha fazlasını alın!

Bu yazılanlar kimsenin yabancısı olduğu şeyler değil, çünkü arşiv bilgisi ve haber niteliğinde belgeler. Burada maksat bu veriler üzerinden arkasındaki anlayışı, politik ilkelerini ve niyetini tartışmak. İzlenen bu yolun ve onu yönlendiren eylemlerdeki samimiyetsizliği, adaletsizliği, hak-hukuk tanımazlığı gözler önüne serebilmektir.

İdeolojik düşünce evreni içinde, örgütsel yapılanmada lider sultası kaçınılmaz olur. Oluşan tek seslilik her türlü düşünsel, bilimsel, ahlaki, yönetsel ve politik kaskatılaşmanın ve çürümenin yolunu açar.

Yukarıda yazılanların içeriği ve AKP-T. Erdoğan iktidarının uygulamalarının, inandıklarını söyledikleri ve politik çıkarları uğruna kötüye kullandıkları İslam dininin değerleri ile ve ruhuyla bir ilgisi yoktur.

İslam Dini –Kur’an- özünde insanın kendi bireyliğini inşa etmesinin sorumluluğunun bizzat kendisine ait olduğunu hatırlatır. Elbette bunu toplumsal  ilişkiler içinde gerçekleştirecektir. İnsanın nefsini arındırmasına, benliğini yapılandırmasına, toplumsal yansımalarına ve birlikte yaşamak zorunda olmaktan kaynaklanan ortak yaşamın inşasına da bir o kadar önem verir. Vurgusu ısrarla zulme karşı adalet ve hakkın korunmasına yöneliktir. Onun için sevgi ve adalet üzerinde çok durur. Ve nefsin insanın şeytanı olduğunu, ama onun da insanın üzerinde hakkı olduğunu belirtmekle  beraber terbiye edilmesini tebliğ eder. Tersi durum kibir, hoyratlık, haksızlık ve zulüm doğuracaktır. Şu ayet bu tehlikeye karşı bir uyarıdır. “hevasını/iğreti arzusunu kendisine ilah edineni gördün mü...” (Furkan/43)

Bugünü söylüyor: Bir zamanlar şiirler okuyup gözyaşı döken, toplum mühendisliğini reddeden, üstünlerin hukuku değil hukukun üstünlüğü diyen, yaradılanı severiz yaradandan ötürü, millete efendi olmaya değil hizmet etmeye geldik, diyen hak bilir gibi gözüken T. Erdoğan’dan;  “haddini bil”, “sen de kim oluyorsun”,  “sıkıysan engelle”, “tıpış, tıpış gelecekler” türünden hoyrat, üsttenci, ilahlaştırılmış benlikle kükreyen bir politik olguya dönüşmüş T. Erdoğan’la karşı karşıyayız.

Acaba “siyeri” kendine kılavuz edindiğini söyleyen bu “mümin kul” “rabbinin” “sevgili peygamberimizin”, ve “yüce kitabımızın” değerlerini yüreğinde ne derece taşıdığını ülkeyi içine soktuğu şu duruma bakarak vicdani muhasebesini yapar mı?

 
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 2 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







“Talan”ın en onur kıranı!!!
“Evrim Bir Gerçektir Ve İnanç Meselesi Değildir”
Türkiye, Twitter'a 7 gün süre verdi!!!
Melbourne'da terör 2 ölü, 3 yaralı!!!
ABD basını, Washington'daki dayakçı Erdoğan yandaşlarını tek tek deşifre etti

Devenin Boynu
IŞİD, Türkiye'den Avustralya'ya bomba parçası gönderdi
Bakanın yasadışı imam hatip okulu açtığını itiraf ettiği ülkede bir yıkım kararı…
Ahmet Şık: Savunma yapmıyorum, aksine itham ediyorum.
Bir mizahçının savunması…

15 yılda 60 milyarlık satış…
Avustralyalı altyapı fonu IFM Investors Mersin limanında
Türkiye’den kaçan kaçana…
"Yapay zeka"dan küresel ekonomiye 16 trilyon dolarlık katkı
Bitcoin’e yatırım yapan milyoner oldu!

Kütük Siyaseti: Nerelisin?
Atanamayan sol ya da al yazmalının ölümü
İlber Ortaylı: Megalomaninin sonu yok
Dünyaca ünlü Türk modacı Avustralya’yı kızdırdı
Süttozu

Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor
Çığlık
Bir tarihi miras daha böyle katledildi
Atatürk kimin çocuğu ?
Bizans Anıtları Fotoğraf Arşivi, internet erişimine açıldı

Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla
Özgür Okullar

Sadece üç senemiz kaldı!
Okyanuslar için verilen 5 tehlike alarmı.
Cinayetin ardından çevreciler buluşuyor
Yerli tohumun sonu!
3 milyar insan su kıtlığı çekecek!

Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?
Dubai'de ilk robot polis göreve başlıyor
Avrupa Parlamentosu robotlu hayata düzenleme
Yeni nesil market!!!

Körtiktepe'de tarım öncesi yerleşik yaşam tespit edildi
Göbekli Tepe’nin üç taşı, üç rengi
Bir Altın Elbiseli Adam daha bulundu!
Göbekli tepe’de Kafatası Kültü
Evrim sil baştan!!!

Avrupa’nın ilk gelişmiş uygarlıklarının kökenleri Türkiye’den çıktı
İnsan dedikoduya nasıl başladı?
Türkiye’nin yüzde 60’ı anaakımda yer alan haberlere güvenmiyor
Türkiye'de mülteci sayısı tahmin edilenden yüksek
Tv izleme alışkanlıkları alt üst oluyor!

Kriz değil, çöküş…
Türkiye sessizce İslami rejime geçiş süreci yaşıyor
İlah Edinilen Nefs
Barışmak / Barış-bak
Yanarak Ölenlerin Yok Ülkesi

Edebiyat Takviminden Notlar; Mayıs – Haziran *
NİKAH
PAŞABAHÇE
Ana Tanrıça'nın İslam'a Yansıması
YOL..

Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi
Saha Türkleri
Yeni yıl armağanı hediye e-kitap : Leyla Erbil ile


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git