A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Özerk benlik gelişiminin önü nasıl kesilir?

Kategori Kategori: Ayorum Güncel | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Prof. Dr. M. Orhan Öztürk | 07 Ağustos 2009 03:34:58

Türk Dil Kurumu, Dil Derneği, Püsküllüoğlu sözlüklerinde "tecessüs": 1. Belli etmeden kendini ilgilendirmeyen şeyleri öğrenmeye çalışma; 2. Merakını gidermeye çalışma, görme, anlama merakı olarak tanımlanıyor.

Webster Sözlüğünde, Latince cura’dan (care, attention) kaynaklanan “curiosity” sözcüğü: “İlginç şeyleri bilmeye hevesli oluş; sorguculuk; araştırmaya ya da sormaya tutkunluk” olarak tanımlanıyor. “Merak” sözcüğünün bu kavramı bir miktar karşılayabildiği düşünülebilirse de, halk dilinde merak daha yaygın olarak kaygılı, endişeli bir bekleyiş anlamında kullanılmaktadır. ‘Çocuğumun sağlığını, ülkenin ekonomik durumunu merak ediyorum’ gibi. Daha iyisi önerilinceye dek ben  tecessüs (curiosity) karşılığında “sorma-bilme dürtüsü” deyimini kullanacağım.
 
Eski bilginlerden, filozoflardan günümüzün bilim insanlarına dek uzayan çağlar boyunca sorma-bilme dürtüsü doğayı anlamada ve doğayla savaşımda önemli itici güç olmuştur. Yeni şeyleri tanımaya, bilmeye yönelik eğilimin öncülerinin bebeklik çağında başladığı ve bu davranış örüntülerinin 4-5 yaşlarında hızla arttığı bilinmektedir.  Çocukluk çağında  bilişsel yetilerin ve becerilerin gelişmesinde sorma-bilme eğiliminin önemli bir itici etken olduğunu gösteren araştırmalar vardır. Yirminci Yüzyılın ortalarında yapılan araştırmalarla insandaki sorma-bilme güdüsünün biyolojik temelli bir dürtü olduğu görüşü özellikle gelişimsel ruhbilimde genellikle benimsenmiştir.  Sorma-bilme dürtüsü ve buna koşut olan araştırıcı davranışları insanoğlunun daha geniş deneyimler yaşamasına yol açarak öğrenme alanını genişletmektedir.  Yeni şeyleri tanımaya ve öğrenmeye yönelik çabalar ruhsal ve bilişsel gelişmeyi değişik biçimlerde yaşam boyu etkilemektedir.
 
Sorma-bilme dürtüsünün en güçlü uyarıcısı “belirsizlik”tir.  İnsanoğlunun en büyük sıkıntı, gerginlik kaynaklarından biri, belki de en güçlüsü, bir olayı, bir durumu bilememek, açıklayamamak, yani  belirsizlik içinde kalmaktır. Bunun için de belirsiz olan, bilinmeyen şeyleri ya da durumları sorgulamış, incelemiş ve belirli kılmaya eğilim göstermiştir.  Eski çağlardan beri insan, sürekli olarak belirsizliği gidermeye,  bilinmeyeni bilinir yapmaya çalışmıştır. Bu eğilimin itici gücü ile insanoğlu, bir yandan bilimsel araştırmalarını, buluşlarını gerçekleştirmiştir.  Öbür yandan, akla, bilgiye dayalı bir açıklama bulamadığında, çaresiz kaldığında kendine inanç dizgeleri yaratmış,  doğa-ötesi ya da  doğaüstü güçlere inanarak belirsizliği azaltmaya, gidermeye  çalışmıştır.
 
 
Toplumumuzda sorma-bilme dürtüsü
 
Geçmişte ve günümüzde ülkemizdeki sorma-bilme dürtüsünün ne durumda olduğunu sorguladıkça inanılması güç örneklerle karşılaşırız: Osmanlılar Mısır’da dört yüz yıla yakın kalmışlar, ülkeyi yönetmişler. Mısır’daki piramitlerin içindekileri, tarihlerini sorgulayan tek bir Osmanlı çıkmış mı diye değerli arkeolog rahmetli Prof. Dr. Tahsin Özgüç’e sormuştum.  Tahsin Özgüç hoca, üzüntüsünü belli ederek, böyle bir çalışmanın Osmanlı döneminde  hiç olmadığını söylemişti.  Batılılar Anadolu’daki ören yerlerini geçen yüzyıldan beri bir yandan araştırıp, bir yandan soyarken, bu yerlerin tarihini, değerini Atatürk dönemine dek (Osman Hamdi bey dışında)  hiç sorgulamamışız.  En acı yanı, 15-18inci yüzyıllarda Avrupa’da neler olup bittiğini  merak etmemişiz; bu yüzden de düşünsel gelişmede insanoğlunun yaşadığı en önemli devrimleri, Yeniden Doğuşu (Rönesans), bilim ve aydınlanma devrimlerini yüzyıllar boyunca kaçırmışız.  Bu tarihsel örneklerin yanı sıra, günlük yaşam içinde, alışılagelmiş yemeğimizden değişik ne tür yiyecekler yapılabilir, çalınan sazımızdan, söylenen türkümüzden değişik nasıl sesler çıkabilir hiç merak etmemişiz.  Dağların eteklerindeki yaylalardan yukarıda en yükseklere, Kapadokya'daki mağaraların derinliklerine, böceğin, bitkinin gizemli yapısına ve en önemlisi insanın düşünsel, bilimsel gizilgücüne hiç mi hiç ilgi duymamış, bunları sorgulamamışız.   Bir başka çok önemli, acı gerçek şudur:  Dilimize aktardığımız binlerce yabancı sözcüğün kendi dilimizdeki karşılığı nedir, ne olabilir diye araştırmıyoruz.  Bilgiyi, teknolojiyi ve bunlara ilişkin kavramları, terimleri olduğu gibi kopyalayarak alıyoruz, ezberliyoruz; bunları anadilimize yansıtarak özümseyemiyoruz ve kopyacı, aktarmacı olmaktan kurtulamıyoruz. 

İlginçtir, sorma-bilme dürtüsü ve bilişsel gelişim üzerinde araştırmalar için internet aracılığı ile bir inceleme yapıldığında oldukça yüksek sayıda  yayınla karşılaşıyoruz.  Oysa, bilebildiğim kadarı ile ülkemizde bu konuda bir araştırma yayını yoktur. Toplumdaki bu sormama, bir şeyin önünü ötesini ilginç bulmama, yeni bir şey öğrenmeye gerek duymama örnekleri çoğalır, çoğalır, sonunda da neden sormuyoruz,  neden bilinmeyen şeylere ilgi duymuyoruz, neden sözlüklerimizde sorma-bilme dürtüsünü “kendisini ilgilendirmeyen şeylere ilgi duymak”, yani gereksiz yere burnunu sokmak olarak tanımlıyoruz gibi sorular çıkıyor karşımıza.
 
İşte bu yazımda, 70 yılı aşan öğrencilik, 40 yılı aşan öğreticilik gözlemlerime, deneyimlerime dayanarak, ülkemizde sorarak öğrenme, bilme tutkusunun bu denli az oluşunun kökenlerini sorgulamaya çalışacağım. Bu ülkede bilimin gelişmemesini, yaygınlaşmamasını yalnızca merak ve olanak eksikliğine ya da eğitimdeki yoz düzene bağlayarak işin içinden çıkamayız.  Bu merak eksikliğinin kaynaklarını incelememiz gerekir.
 
Sorma-bilme Dürtüsünün Kökenleri
 
Sorma-bilme dürtüsü insanda doğuştan var olan, fakat çocukluk çağında geliştirilebilen ya da söndürülebilen bir yeti.  Şimdi  biraz çocuk gelişimine göz atalım:
 
İnsanoğlu, evrimsel-kalıtımsal bir gelişim çizelgesine göre, anne karnından çıktıktan yaklaşık bir yıl sonra ayağa dikilerek ve yürüyerek, yatay, durağan, sürünen, emekleyen  bir varlık olmaktan çıkar; dikey, görme alanı genişlemiş, devingen  bir varlık olma yolunda hızla ilerler.  Üç yaşlarında çocuk artık  devinim (hareket) dizgesi  üzerinde oldukça egemenlik kurmuştur;  konuşması, yürümesi, koşması artık konuşmanın, koşmanın dışında amaçlara yönelik eylemler için yapılmaktadır, bir başka deyişle otomatikleşmiştir.  İşte bu yaşam döneminde sağlıklı çocukta şu gelişmeler de dikkati çeker:
 
Dil ve algılama, bellek, anlama, düşünme gibi bilişsel yetilerin hızla gelişmesi
Ben-merkezci olmaktan çıkarak toplum-merkezci olmaya yöneliş
Üzüntü, neşe, öfke, korku duygularının ve duygusal tepkilerin ayrışması
Cinsel kimlik  duygusunun ayrışması ve cinsel kimliğin  oluşmaya başlaması, kız çocuğun kız, erkek çocuğun erkek olduğu duygusunun benliğe yerleşmesi
Sorma-bilme dürtüsünün yeşermesi ve uygun uyaranlar içeren ve çocuğu özgür kılan ortamlarda gelişmesi
• Büyüsel, canlıcı (animist), somut düşüncenin varlığını sürdürmesi nedeniyle çocuğun soyut kavramları, soyut tehdit ve cezaları henüz tam değerlendirememesi.
 
Bu yazıda yukarıda sıralanan gelişmelerin çoğunu bırakarak, daha çok eşeysel kimlik duygusunun ayrışması, yani erkek çocukla kız çocuğun aralarındaki eşeysel ayrılıkları tanımaları ve buna bağlı olarak da sorma-bilme dürtüsünün gelişimi üzerinde duracağım.
 
Evrimsel Açıdan Sorma-bilme
 
Sorma-bilme eğilimini doğuştan gelen temel bir dürtü olarak görenler olduğu gibi çocukta sonradan gelişen, fakat evrimsel kökeni olan bir itici  güç olarak tanımlayanlar  da vardır.  Hayvanlarda da arama, öğrenme dürtüsünün bulunduğu bilinmektedir.  Bunun hayvanda, çoğu zaman açlık, susuzluk, çiftleşme dürtülerini giderecek nesneyi aramak, bulmak ve bu dürtüleri gidermek amacına yönelik olduğu kabul edilse bile, hayvanda bu tür amaçların dışında da araştırıcı davranış örüntülerinin varlığı gösterilmiştir.   İnsanda sorma-bilme dürtüsü genellikle açlık, susuzluk gibi birincil gereksinimlerin doyurulmasından sonra ortaya çıkan bir durum. Organizmanın biyolojik doyumunun ötesinde yeni bir doyum araması, kendi ötesini bilmeye, kendini aşmaya, çevre üzerinde egemenlik kurmaya yönelik değişik nitelikte bir araştırmacılık bu.  Sorma-bilme dürtüsünün temelinde, büyük oranda, insanoğlunun evrimsel-kalıtımsal gelişme, değişme gizilgücü yatmaktadır. 
 
İnsan yavrusu bebeklik döneminin ilk aylarındaki evrimsel gelişimine bağlı olan reflekse dayalı tepkilerini aşınca yeni şeyleri görmeye, onlara dokunmaya, ağzına götürerek tanımaya yönelik içkökenli davranışlar gösterir. Bebek, doğumdan kısa bir süre sonra çevresinde gördüğü, dokunduğu yeni şeylere karşı ilgi ve hayretle bakmaya başlar.  İnsan zekasının gelişmesinde bu içkökenli tanıma, keşfetme davranışlarının kuşkusuz etkisi olmaktadır. Bunları sorma-bilme dürtüsünün doğal öncüleri olarak görebiliriz.
 
Yaşamın ilk yıllarında dil gelişiminin hızlanması,  devinim dizgesi ve bilişsel yetileri (algılama, dikkat, bellek, anlama, düşünme gibi) ile çocuk, açlık susuzluk gibi birincil gereksinimleri doyurulmuş olduğu anlarda, ister istemez çevrede algıladığı  uyaranlarla, nesnelerle, insanlarla, farklılıklarla  ilgilenir, bunları tanımaya, ayırt etmeye çalışır.  Çevreyi tanımaya yönelik bu ilgi giderek artar, alanını genişletir;  dört beş yaşlarında sorma-bilme dürtüsü çocuğun ruhsal yaşamında çok önemli bir itici güç olur.  Artık çocuk, cinsel farklılıklardan çocukların nereden geldiğine, oradan aya, güneşe, yıldızlara, oradan kurda, kuşa, böceğe dek büyükleri şaşırtacak, sabır ve ilgi gösteremeyenleri ise yıldıracak kadar, bitmek bilmez sorular sormaktadır. 
 
Ruhçözümleme (psikanaliz) Açısından Sorma-bilme  
 
Sorma-bilme dürtüsünün önemli bir kaynağı, özellikle ruhçözümleme (psikanaliz) kuramının üzerinde durduğu ve işlediği bir konudur.  Bu da  çocukta eşeysel ayrılıkların keşfi ile ilgilidir.  Bu noktayı açıklamak isterim.
 
Her ne kadar çocuk daha  bir yaşından önce bile eşeysel ayrılıkları bir oranda sezinleyip, öykünme yolu ile cinsel rol benimsemesine ilişkin davranışlar gösterirse de yaklaşık 2½-3 yaşlarında eşeylik organlarındaki ayrılıkları algılayarak cinsel konulara büyük bir ilgi geliştirir.  Psikanalitik kuram sorma-bilme dürtüsünün asıl bu yaşta çocuğun eşeysel organlardaki ayrımın bilincine varması ile geliştiğini açıklar.  Yani kız çocuk erkeklerde olan  kendisinde olmayan uzantıyı, erkek çocuk ta bu uzantının neden kızlarda  olmadığını kendi zihninde sorgular, bunu ana-babaya da sormaktan kendini alamaz.  Yaşamın bu ilk önemli sorusu, toplumsal tutumların da etkisi ile hem erkek hem kız çocuğun zihninde penise aşırı bir değer yüklenmesine yol açar (penisin üstünlüğü ilkesi).  Ancak,  penisin çocuğun zihninde aşırı değer kazanması ve bunun kız çocuklarında olmadığını bilmesi,  erkek çocukta kendi penisine bir şeyler olabilir, onu yitirebilir korkusunun da kaynağı olur.   Böylece, cinsel yapıdaki ayrımın doğal bir algılanması ve kız-erkek karşılaştırması erkek çocukta iğdişlik (castration) korkusunun etkili bir kaynağı olur.  Mademki kızlarda yok, kendisinde de yok olabilir ya da yok edilebilir!   Kız çocuklarda ise penise imrenme, kendisinin de bir penisi olsun istekleri türünden duygusal ve bilişsel bir süreç yaşanır.  Kız çocuk zamanla bunun kendisinde olamayacağını, buna karşılık kendisinde penislileri peşinde koşturacak, penisi içine alacak bir yapının varlığını öğrenir.  Eşeyler arasındaki ayrımla ilgili sorular giderek çocukların nereden geldiklerine, başka olaylara ve nesnelere, çevredeki, evrendeki her şeye yayılır.  Çocuk artık soru soran bir varlıktır.
 
Bastırılmamış, özgür davranan 3-6 yaşlarındaki çocukları izleyenler bu soru sorma tutkusunun çocuğun dünyasında ne denli baskın olduğunu kolaylıkla gözlemleyebilir.  Bir yandan devinim dizgesinin ve bilişsel yetilerinin hızla gelişmesi, bir yandan da sorma-bilme dürtüsünün itici gücü ile 5-6 yaşlarındaki çocuk artık her şeyle ilgili, her şeye dalan, atılgan, girişken bir varlıktır. 
 
Ruhsal-cinsel gelişime koşut bir ruhsal toplumsal gelişim kuramını 20.ci yüzyılın ortalarında geliştiren psikanalitik gelişim kuramcısı Erik Erikson’a  borçluyuz.  Erikson’un aşamalı-oluşumsal (epigenetic) gelişim kuramına göre yaşamın ilk yılında çocuğun bağlanmış olduğu en yakın kişilerden aldığı nitelikli bakım ve sevgi onda kendisinin bakılmaya, sevilmeye değer olduğu duygusuna koşut olarak çevrenin de bakan, seven, değer veren bir çevre olduğu duygusu gelişir.  Bu gelişme ile ileride bütün başka gelişmelerin dayanağı olan temel güven duygusunun kaynağı oluşur.  İkinci yıldan üçüncü yılın ortalarına dek ikili duygular, birbirine karşıt dürtüler arasında kalan çocuk, davranışlarında seçim yapabilme yetisini keşfeder ve özerk bir istence sahip olma duygusunun tadına varır. Çocuğun  3-6 yaşlar arasındaki kişiliğinde ise yukarıda tanımladığım sorma tutkusu ile birlikte her şeye dalma, atılma özellikleri girişim duygusunun temel taşlarını oluşturur.  Bu evre, Oedipus çatışmasının, iğdişlik korkusunun ve yasak-sevi (ensest) kuralının algılandığı, kavranıldığı dönemdir.  Konumuzla aslında ilgili olmakla birlikte fazla dağılmamak amacı ile bu kavramlar üzerinde durmayacağım.
 
Bu evrede çocuk cinselliği yeni bir boyut kazanır;  çocuğun bağlanmaları artık eşeysel anlam taşımaya başlar.  Yani erkek çocuğun anneyi sevmesi aynı zamanda bir kadına sevgi, kız çocuğun babayı sevmesi aynı zamanda bir erkeğe  sevgi niteliğini kazanır.  Bu dönemin çatışmalarından, yasak-sevi duvarına çarpan Oedipal bağlardan, iğdişlik korkularından uzaklaşabilmek, toplumun cinsellikle ilgili kurallarını öğrenebilmek için çocukluk cinselliği artık bırakılmalı; yavaş yavaş ana ya da baba olma sürecine girilmelidir. Ana ya da baba ile özdeşim yaparak çocuk benliği gelişir, üstbenlik (vicdan) oluşmaya başlar. Çocuk, içinde bulunduğu toplumun rollerine, işlevlerine, kurallarına göre davranmaya; o toplum için geçerli araç-gereci kullanmaya yönelir.  Örneğin, avcı bir toplumda av silahlarını ve becerilerini, daha gelişmiş toplumlarda okuma-yazma becerilerini öğrenir, geliştirir.  Çocukta giderek törel sorumluluk duygusu oluşur.  İşte çocuğun ruhsal-toplumsal gelişiminin bu evresinde, cinsel konulara dalması, bitmek bilmez bir sorma ve bilme tutkusunun ortaya çıkması, anne ya da baba yerine geçmeye özenmesi, bu doğrultuda emeller beslemesi, babayla özdeşim yapmaya başlaması girişim duygusunun öncüleridir. Girişim duygusu ile sorma-bilme dürtüsü birbirinden ayrılamayan iki kardeş gibidir.   
 
Girişim her eylemin zorunlu bir parçasıdır.  İnsanoğlunun her öğrenmesinde, her eyleminde en önemli başlatıcı öğedir. "Girişim" ve "becerebilme",  bu iki yalın sözcük yaşamda verilen tüm savaşımları, çabaları, başarıları içerebilen anlam yükleri taşırlar.  En küçük işi becermede, en karmaşık bilimsel ya da sanatsal çalışmada, en yoğun sevişmede, cinsel birleşmede bu iki sözcüğün taşıdığı anlamlar yatar.  Bu nedenlerle, bu evreye özgü ruhsal-toplumsal dönemeç aşılırken, çocuğun ağır utanç, suçluluk duygularına ve korkulara sürüklenmemesi gerekir.  İşte bu çocukluk döneminin  güçlü bir güdüsü olan sorma-bilme dürtüsünü ve yanı sıra gelişmekte olan girişim ve becerme yetilerini köstekleyen, körelten ya da söndüren duygular utanç ve ayıplanma, suçluluk duygusu ve cezalandırılma korkusudur.
 
Çocuksu eylemleri, atılmaları, soru sormaları ve cinsel ilgileri yüzünden sık sık terslenen, korkutulan, ceza gören çocukta giderek ağır suçluluk duyguları doğuran bir üstbenlik (superego) gelişir.  Bu üstbenlik kimi kişilerde ilkel, acımasız, katı olabilir.  Böyle bir üstbenliği olan çocuk aşırı ürkek, bağımlı ve girişim duygusundan yoksun büyüyebilir.  Küçük bir soruyu sormaktan, bir işe başlamaktan yalın sevişmeye dek her türlü eyleme girişmek onun için çok güç olabilir.  Kimi zaman da ağır kısıtlanış belirtilerine, cinselliği de içine alan güçsüzlük, yetersizlik duygularına neden olabilir.  Davranışlarda aşırı çekingenlik, cinsel güçsüzlük korkusu gibi ruhsal bozukluklar, suçluluk duygusu ve cezalandırılma korkusuna tutulmasından başka bir şey değildir.  Bu gibi bireysel bozuklukların yanı sıra, ağır toplumsal, politik ve geleneksel baskılarla toplumsal düzeyde de girişim kısıtlılığı oluşabilir.

Girişim ve becerebilme yetisinin gelişmesini önleyen yaklaşımlar
•Gelenek göreneklere, inançlara  ve anne-babaya bağımlılığın aşırı pekiştirilmesi
•Çocuğun değişik nedenlerle ayıplanması, utandırılması ile özerk davranmasının,  bağımsız karar verebilmesinin engellenmesi
•Suçluluk duygusu ve cezalandırılma korkusu ile çocuğa aşırı ahlak, aşırı günah duygularının aşılanması ve katı  üstbenlik (vicdan) oluşumu
 
Sünnet Geleneği, İğdişlik Karmaşası ve Doğurguları
 
Önce geçmişten bir anımı aktarmak isterim.  A.B.D.’de seçkin bir psikanalitik eğitim merkezinde uzmanlık sonrası eğitim programının bir parçası olarak, Erik Erikson’la birlikte kişilik gelişimi üzerinde tartışmalar yapıyorduk.  Konu çocukluğun 3-6 yaşları, klasik psikanalitik deyişle fallik dönem, Erikson’un kavramları ile girişim duygusunun temellerinin atıldığı dönemdi.  Bu dönemde çocukların değişik kültürlerde karşılaştıkları yetiştirme biçimlerine değiniyoruz.  Daha önce kişisel denetim saatlerinde birçok kez bu konular üzerinde konuştuğumuz Erikson, Türkiye’de bu yaşlardaki çocukların karşılaştıkları sünnet olayını gruba anlatmamı önerdi.  Anadolu toplumunda erkek çocukların önemli bir çoğunluğunun 4-8 yaşları arasında anestezisiz sünnet edildiklerini anlattım.  Aramızda bulunan İsveçli psikanalist Borje Lofgren gözlerini fal taşı gibi açarak “Şimdi anlıyorum, Avrupalıların yüzlerce yıl Türklerden neden bu denli korktuğunu” diyerek büyük bir şey keşfetmiş gibi bir yorum yapmıştı. Bu kişi klasik psikanaliz eğitimi görmüş, daha önce İsveç Psikanaliz Birliği'nin başkanlığını yapmış deneyimli bir hekimdi.  Lofgren hem tarihsel bir olayın etkisine değiniyor, hem de psikanalitik bir yorum yapıyordu.  Osmanlının güçlü dönemlerinde Avrupalı anneler sıkıştıklarında çocuklarını “Türkler geliyor” diye korkuturlarmış.  Bu korkutmalarda kuşkusuz “devşirme” uygulamasının büyük etkisi vardı.  Bilindiği gibi devşirme çocuklar sünnet edilirler, İslami eğitimle eğitilirler ve Yeniçeri ordusunda önemli görevlere yükselirlerdi.  Çocuk zihninde sünnet basit bir sünnet eti kesiminden öte bir şeydir kuşkusuz.  Lofgren'in yaptığı ruhçözümsel (psikanalitik) yorum ise şuydu: Çocukluklarında sünnet nedeniyle yaşanan güçlü iğdişlik korkusunun bilinçdışı etkisi yetişkin erkekte korku-karşıtı (kontr-fobik) saldırgan dürtülere ve iğdiş etme eğilimine yol açıyordu.  İlginçtir, psikanalize biraz bulaşmış herhangi bir Batılı ruh hekiminin tepkisi aşağı yukarı benzer olmaktadır.  Bu yorum tartışılabilir.  Osmanlı dönemindeki Türk saldırganlığını yalnızca ruhçözümsel (psikanalitik) bir yorumla ele almak kuşkusuz yeterli olamaz.  Ancak, konuya bilinçdışının ruhbilimi açısından baktığımızda yorumun tümden yabana atılamayacağını da düşünüyorum. 
 
Şimdi, sorma-bilme dürtüsünün ve girişim duygusunun temellerinin atıldığı bir çocukluk döneminde ülkemizde toplumun bir yarısına uygulanan ve bir yarısının da açıkça bildiği, hatta tanık olduğu en yaygın ameliyat olan sünnet üzerinde kısaca durmak istiyorum. 1959 sonunda yurda dönünce, A.B.D.'deki uzmanlık ve uzmanlık sonrası eğitimimin gereği olarak ülkemizde çocuk gelişiminin toplumsal yönleri ve bu arada çok kritik sayılabilecek bir yaşam  döneminde geleneksel olarak uygulanan sünnetle ilgilenmem doğaldı.  İlginçtir, ülkemizde en sık yapılan bir ameliyat olmasına karşın, sünnet tıbbi bir konu bile sayılmıyordu. Örneğin, hastaların özgeçmişleri sorulurken sünnetle ilgili bir soru hiç sorulmuyordu.  Günümüzde bile bu büyük oranda böyledir. 1962'de  Hacettepe Çocuk Hastanesinde yapılan uluslararası bir kongrede sünnetin psikolojik etkileri üzerine bir ön çalışma sunduğumda zamanın çok tanınmış bir çocuk hastalıkları profesörü bildirimi överken, "bula bula bu konuyu mu buldun?" demişti.  Ona göre sünnet olayı ancak sünnetçi berberlerin işiydi.  Ülkemizde, erkek çocukların çoğunun sünnet yaşı (yaklaşık %60-70'i 4-8 yaş arası) hem psikanalitik psikoloji, hem gelişim psikolojisi açılarından çok anlamlı ve duyarlı bir gelişme dönemine rastlamaktadır.   Bildiğim kadarı ile sünnet olayının ruhsal etkileri üzerinde bugüne dek ülkemizde yapılmış çok az çalışma vardır. Oysa ki, çocukluğun bu dönemine özgü yukarıda tanımladığım gelişimsel özellikleri şöyle bir anımsarsak, konunun önemi hemen ortaya çıkar.   Bilindiği gibi bu yaşın çocuğu gelişimsel açıdan devinim dizgesi üzerinde bir egemenlik kazanmıştır.  Bilişsel yetileri hızla keskinleşmektedir. Uçsuz bucaksız bir sorma-bilme dürtüsü ile çevresini tanımaya, keşfetmeye çalışmaktadır.  Özellikle eşeysel ayrımla ilgilenmekte ve en önemli ayrılığı gören erkek çocuk çok değer verdiği cinsel organına bir zarar gelebileceğinden, kız çocuklar gibi olabileceğinden endişe etmektedir.  Psikanalitik deyişle bu iğdiş edilme korkusudur. Bu konuyu inceleyen araşırmalardan biri Boğaziçi Üniversitesinden Psikolog Dr. Gökçe Cansever’indir. Dr. Gökçe Cansever çocuklara sünnetten önce ve sünnetten birkaç hafta sonra "Bir İnsan Resmi Çiz" testini uygulamış ve sünnet olayından sonra çocuğun insan resimlerinin sünnetten önceki resimlere göre küçüldüğünü saptamış.  Bu araştırmaya göre sünnet olayının kısa süredeki etkisi ile çocuğun beden imgesi küçülmektedir, yani çocuk kendisini küçülmüş algılamaktadır. Uzun yıllar süren insan gelişimindeki sayısız değişkenleri göz önünde tutacak olursak kısa süredeki özgül etkilerin ne denli kalıcı bir iz bıraktığını kestirmek güç, belki de olanaksızdır.  Benim dört yıl süren araştırmam ise doğrudan çocukların sünnet sırasındaki tepkilerinin gözlemlenmesine, 1-2 ay sonraki davranış değişikliklerinin ana-babadan öğrenilmesine, bunların yanı sıra yetişkin erkeklerde sünnet olayına ilişkin anıları ve onlar için şimdiki yaşantısal anlamını saptayabilmek için uygulanan yarı yapılandırılmış görüşmelere dayanıyordu.   Araştırmamın sonuçlarını şöyle özetleyebilirim:
 
•Sünnet geleneğinin en az 15 bin yıllık bir geçmişi olduğu sanılmaktadır.  Avustralya ve Polinezya yerlilerinden Güney Amerika yerlilerine kadar çok değişik toplumlarda uygulanmış ve uygulanmaktadır.  İslamiyet öncesi Araplarda da bir gelenekti. Sünnet yaşı toplumdan topluma değişmektedir.  Afrika, Avustralya, Polinezya yerlilerinde ergenlik çağında, Yahudilerde doğumdan sonra ilk 7 günde; Müslümanlarda erken çocukluk  yaşlarından ergenlik çağına dek uzanan herhangi bir yaşta olmaktadır.
•Toplumun önemli bir geleneği, inancı olan ve çocukluk çağında geçirilen bu ameliyata karşı hekimler, ruh sağlığı uzmanları ve ruhbilimciler son derecede ilgisiz kalmışlardır.
•Anadoluda erkek çocukların en az %50'si 3-7, %25-30'u 8-11 yaşları arasında ve geriye kalan da 3 yaşından önce ya da 11 yaşından sonra çoğunlukla uyuşturma yapılmadan sünnet olmaktadır. 
•Yukarıda tanımladığım gibi çocuk zihninde cinsel organın özel bir anlam ve önem kazandığı, iğdiş edilme korkularının yoğun olduğu bir dönemde çocuğun sünnet olması ya da er geç olacağını bilmesi, kız-erkek bütün çocukların dikkatlerini cinsel organa daha fazla yöneltmelerine neden olmaktadır.  Kız erkek cinsel kimlik ayrışması ve bilinçlenmesi erken yaşta başlamaktadır.  Çocuk, cinsel organına bir şeyler yapılacak, bir parçası kesilecek korkusunu yoğun olarak yaşamaktadır.
•Bu korkunun erkek çocukta bilinçdışı iğdişlik karmaşasına ve buna bağlı  savunma düzeneklerine dönüşebileceği ve bunların yerleşebileceği düşünülebilir. Ancak, hepinizin bildiği gibi, gelenekselleşmiş toplumsal törenler, şenlikler, ödüller ve armağanlar erkek çocuktaki korkuyu azaltmakta, silebilmektedir. Toplumsal beklentiler, inançlar ve erkek kimliğinin gelişmesi için sünnetin gerekli olduğu duygusu nedeniyle sünnet, çocuk için hem korkulan, hem istenilen bir işlem niteliği kazanmaktadır.
•Toplumun bir üyesi ve erkek olabilmek için sünnetin zorunlu olduğu inancı ve duygusu o denli baskınlaşabilmektedir ki, sünnet olmamışlık erkek olmamakla, toplum dışı olmakla eş anlam taşımaktadır.  Böylece sünnetin önemli bir benlik ve kimlik gereksinimine dönüştüğü görülmektedir.  Sünnet olmamışlık derin aşağılık ve utanç duygularına yol açmaktadır.
•Aldatılarak, zorla tutularak, ne yapılacağı anlatılmadan, sünnetin toplumsal anlamı ve önemi çocuğa aşılanmadan hazırlıksız sünnet olanlarda iğdiş edilme korkuları, bilişsel yönden az çok hazırlıklı olanlara göre daha fazla yaşanmaktadır. 
•Sünnetin böylesine güçlü bir kimlik öğesini oluşturması nedeni ile önemli olan soru sünnetin yaşı ile ilgilidir. Çocuğun iğdişlik korkularının yoğun olduğu bir dönemde sünnetin yapılması için hiç bir dinsel ve geleneksel gerekçe yoktur. 
 
Kanımca önerilebilecek en uygun yaş ya doğumdan hemen sonraki günlerde, haftalarda sünnet edilmesi ve daha sonra  geleneksel sünnet çağı döneminde kendisine açıklamalar yapılması ya da  bilişsel açıdan daha gelişmiş olduğu ilkokul çağında çocuğu kandırmadan, yeterli açıklamalarla hazırlayarak yapılmasıdır.      
 
Sünnetle ilgili bulgular şu önemli gerçeği   göstermektedir:
 
Çocukluğun belli bir duyarlı döneminde, döneme özgü gelişmeler nedeniyle yüksek örseleme  gücü taşıyabilen bir olayın  etkileri  toplumun özel gelenekleri ve tutumları ile büyük oranda giderilmekte, bilinçdışına bastırılmakta ya da korku-karşıtı savunma düzeneklerinin gelişmesi sağlanmaktadır.  Duyarlı bir gelişme dönemi için örseleyici olabilecek   bir yaşam olayı benliğin ve kimlik duygusunun gelişmesinde önemli bir gereksinim niteliği kazanabilmektedir.
 
Ancak, 
•Çocuğun yaramazlık diye bilinen sorularına, atılgan davranışlarına karşı,  "tutun şunun çükünü keselim, sünnet edelim" gibi korkutmalar ve şakalar iğdişlik korkularını artırmaktadır.  Bu, büyük oranda çocuğun bu dönemde henüz büyüsel, canlıcı (animist), somut düşünceyi aşmamış olması ile ilgilidir.
•Penise aşırı önem ve değer veren bir toplumda yetişen kız çocukta penise aşırı imrenme ya da eksiklik duygusu ("eksik etek") gelişebilir.  Penise imrenmenin kız çocukta erkeklerle aşırı yarışmaya; eksiklik duygusunun da yenilgiyi kabullenmeye götürebileceği düşünülebilir. Toplumumuzda uygulanan biçimiyle sünnetin kız çocuklar üzerinde olabilecek etkilerinin ayrıca incelenmeye değer olduğu kanısındayım.
 
Sünnet olayı üzerinde bu denli durmamın nedeni vurgulamak istediğim nokta ile doğrudan bağlantılı olmasıdır. Çocukluğun çok duyarlı bir döneminde yaşanan bu olayın yanı sıra, bu dönemde ve sonraki gelişim dönemlerinde yaygın olarak uygulanan yetiştirme yöntemleri ve eğitim, hepsi birlikte sanki belli bir ereği gerçekleştirmeye yöneliktir:  Bu da çocuktaki sorma-bilme dürtüsünün ve girişim duygusunun çok değişik yollardan etkili biçimde baskılanması, hatta büyük oranda söndürülmesidir. 
 
Toplumda Özerk Benlik, Sorma-Bilme ve Girişim Duygularının  Önü Nasıl Kesiliyor?
 
Geleneksel toplum kesimlerinde daha yoğun olmak üzere toplumumuzda çocuğun soru sorma, öğrenme tutkusu, atılganlığı, kısacası dünyaya özgürce bakışı çeşitli korkutmalar, inanç aşılamaları, şakalar ve sınırlamalarla durdurulmaktadır. Örneğin:
•Cinselliğe ilişkin sorulara karşı kesin, sert, ayıplayıcı, suçlayıcı, cezalandırıcı ses tonu ile yanıtlanmakta ya da hiç yanıtlanmamakta
•Sıklıkla sen çocuksun sonra öğrenirsin türünden kısa kestirmeler yapılmakta
•Çocuk atılgan hareketlerine karşı çeşitli cezalar, korkutmalar, şaka gibi gösterilse de çocuğun şaka olarak algılamadığı iğdiş etme tehditleri (tutun şunun çükünü keselim gibi) ile karşılaşabilmektedir.  Bu korkutmaların yanı sıra sünnet olayının kendisi de ürkütücü ve girişim duygusunu kesebilecek bir yaşam deneyimi olabilmektedir.
•Çocuk dinsel, yarı dinsel korkutmalarla (Allah çarpar, cin çarpar,  öcü, şeytan ve birçok ürkütücü soyut kavram) sıklıkla karşılaşmakta, özellikle alışılmış mekanın dışına çıkmaya ya da yeni bir şeyi, yeri keşfetmeye karşı olan ürkütmeler, Allah, cin, şeytan korkusu çocuğun çevresinin çapını genişletmesine karşı önemli engel olmaktadır.  Çocuk dar köy ya da kasaba içinde kendi ev çevresinin ya da mahallesinin dışına çıkışı bir tehlike olarak görebilmektedir.
•Yetke olabilecek nesnelere karşı korku aşılayıcı tutumlar, en başta baba olmak üzere çok çeşitli yetke örnekleri korkulan nesneler olmaktadır.  Baba korkusu, üst korkusu, devlet korkusu, Allah korkusu korku aşılayıcı tutumlara örneklerdir.
•Tüm bunlar, çocukta benlik özerkliğine dayanan ve bireye özgü içsel yargılama dizgesi olan bir vicdan yapısı (süperego) yerine, dışardan gelecek cezaya ve korkuya dayanan bağımlı bir vicdan yapısının oluşmasına neden olabilmektedir.
 
Tanımladığım kısıtlayıcı baskılarla birlikte,
evreni ve insanı soruşturmayan,
insanın araştırıcı yönünü sınırlayan,
sorgulamadan kul olma duygusunu aşılayan,  yalnızca duygusal bir inanmaya değer veren ve anlamanın önemini yadsıyan,
boş inançlarla saptırılmış olan dinsel eğitim
ve uygulamaların yaygınlığı ve egemenliği de
sorma-bilme tutkusunun körelmesini,
özerk, özgür düşünmenin toplumsal bir değer olarak yerleşmesini, köklü bir kişilik özelliği olmasını önlemektedir.
 
Bütün bunlara ek olarak son 30-40 yılda, özellikle kentlerde daha kavramları tanıma ve oluşturma dönemi olan 3-6 yaşlarından başlayarak, çocuklar düşünmeye, özgür tartışmaya yer vermeyen yöntemlerle eğitilip, testlerle değerlendirilmektedirler.  Bilindiği gibi en üst sosyoekonomik düzeydeki ailelerin çocuklarının devam ettikleri okul öncesi programlarının pek çoğu çocukların soruları ve sorma-bilme dürtülerini geliştirici program oluşturmayı bilmemekte, ilkokuldaki gibi çocuklara program bildirmekte, “bugün konumuz kış, yarın renklerden kırmızı” gibi tekdüze, yaratıcılıktan yoksun eğitim yöntemlerini kullanmaktadırlar. Böyle bir eğitim ortamında yukarda tanımladığım özgürce sorma, tartışma, öğrenme ve düşünme merakının nasıl geliştirilemediğini anlamak zor olmasa gerek. Bu ülkede çocuk biraz daha büyüyünce artık soru sormadan, düşünmeden öğrenen, anlamadan inanan bir kişi olmaktadır.
 
Çağdaş eğitim, özerk benlik gelişimini, sorma-bilme dürtüsünü ve buna dayalı araştırıcılığı desteklemek, geliştirmek amacını gütmektedir.  Çocuklarda bulunan sorma-bilme dürtüsünün okul yıllarında, özellikle ilköğretim sonuna doğru en gelişmiş ülkelerde bile azaldığı bildirilmiştir.  Ülkemizde, geleneksel kesimden çağdaş kesime doğru giderek azalsa bile hem ailede hem okulda, çocuğa özgür ve özerk öğrenme, düşünme yetisini geliştirmeyen, özerk kimlik gelişimini desteklemeyen, sorgulamadan öğrenmeye dayanan yetkeci bir eğitim dizgesinin egemen olduğu görülmektedir.   En azından 50-60 yıl önce bile ülkenin düşünürlerinin, öğretmenlerinin, hatta Talim Terbiye üyelerinin ezberci eğitime karşı olduklarını, bundan yakındıklarını anımsıyorum.  Buna karşın soru sormaya ve tartışmaya yer vermeyen ezberci, yetkeci eğitim düzeninde belirgin bir değişiklik başarılamamıştır.  Bunun nedeni yukarıda açıklamaya çalıştığım çocuk yetiştirme yöntemlerimizin değişmemesi ile ilgilidir. Yetişkin yaştaki talim-terbiyeciler, eğitimciler entelektüel olarak ezberci eğitimin sakıncalarını biliyorlar, ama bu eğitimin çarkından ne kendileri, ne de kendilerinden sonra gelen kuşaklar kurtuluyorlar.  Eğitimdeki politikayı belirleyen yetkili  kişilerin böyle yakınmalarına karşın günümüze dek eğitimde belirgin bir değişimin başarılamamasını ancak çocuğun okul öncesi dönemdeki kişiliğini belirleyen uygulamalarla açıklayabiliriz. 

Uçuk bir görüş gibi algılansa bile bu söylediklerimin hepsini
 şöyle de özetleyebilirim:
Bu toplumun insanları yalnızca sünnet etinin kesilmesi ile değil, özerk benlik duygusunun,  sorma-bilme  tutkusunun, araştırıcılığının, kişiliğinin bir miktar kesilmesi ile karşılaşarak yetişmektedirler.
           
Sonuç:
1) Girişimci olmayan, bağımlı ve ürkek kişiliklerin çoğunlukta olduğu bir toplum 
2) Ülkenin en zeki ve çalışkan gençlerini toplayan en seçkin üniversitelerde bile çoğunluğu soru sormayan, sınav korkusunun dışında özerk öğrenme ilgisi taşımayan, derslerde ve kitaplarda verilen bilgileri kendi özerk eleştiri, tartışma süzgecinden geçirmeyen, ezberci, aktarmacı bir öğrenci ve öğretici topluluğunun oluşması
3) Aktarmacılığın, kopyacılığın, aşırmacılığın yaygın olduğu, yeniliğe karşı dirençli, özgün bilimsel araştırmacılığın kısır olduğu akademik ortamlar
4) Bilime dayanmayan ülke yönetim düzeni
 
Einstein sorma-bilme dürtüsünü küçük, narin bir bitkiye benzetir; bu bitkinin en önemli gereksiniminin “uyaranlar ve özgürlük" olduğunu söyler.  Normal zeka ve bilişsel yetileri olan çocuğun gelişim çevresinde onun özgürlüğüne değer veren ve yeterli uyarıcılar sağlayan bir ortamda doğal yapısında zaten var olan sorma-bilme eğilimi yeşerir, olgunlaşır.  Kişide özerk ve özgür, sorgulayıcı düşünce yapısı gelişmeden araştırıcılığın gelişmesini bekleyemeyiz.
 
Sorma-bilme dürtüsünün ve araştırıcılığın (bilimsel düşüncenin) besileri doğuştan
gelen yetiler, uyarıcı ve öğretici çevre, özerk  kimliğin oluşması, özgürlük ortamıdır.
Bilim kuruluşlarımızda araştırmacılığın düşük oluşunun nedenlerini eğitimdeki bozuk düzene, laboratuar olanaklarının azlığına, parasızlığa, yeterince rehberlik olmayışı gibi nedenlere bağlamakla bir yere varmadığımızı görmeliyiz.  Sorma-bilme dürtüsünün çocukluktaki serüvenine ve bu dürtünün toplumuzda nasıl söndürüldüğü konularına yönelmezsek sanırım araştırıcı azlığından daha uzun süre yakınmayı sürdüreceğiz.  Bu noktada toplumun, hatta bilim insanlarımızın bile, bilimsel düşüncenin, araştırmacılığın ilerlemesinde ve yaygınlaşmasında  çocuk gelişimine özgü ruhsal-toplumsal  yaşam deneyimlerinin etkilerini yeterince önemsediklerine ilişkin kuşkum var.  Aile içinde ve anaokullarında çocuğun ruhsal gelişiminin ve okulöncesi eğitimin önemini vurgulamak istiyorum  Çocuk eğitiminde sorma-bilme dürtüsünü geliştirme çabaları Batı dünyasında çocuk eğitiminde her zaman en başta vurgulanan bir konudur. Bu toplumun kopyacı, aktarmacı, aşırmacı kalmasından kurtulabilmek için çocuklarımızın meraksız ve çekingen olmalarına neden olan çocuk yetiştirme geleneklerimizi ve eğitim yöntemlerimizi iyice gözden geçirmek ve bunları değiştirmeye çalışmak zorundayız.  Bu da aile içinde ve okulöncesi eğitim yapan kurumlarda olduğu kadar, öğrenimin her aşamasında devrimsel değişikler gerektirmektedir.  Günümüzdeki  devlet yönetiminden bu değişikliklerin sağlanmasını beklemek fazla iyimserlik olur. 
 
Üzerinde daha çok şey söylenebilecek bu soruna çözüm yolları aramaya kalkınca bir Don Kişot konumuna düşmekten çekindiğimi belirtmek isterim.  Bu konuyu böylesine deşmek kolay, ama yüzlerce yılın kemikleşmiş sorunlarına çözüm yolları önermek öyle kolay görünmüyor.  Ezberci eğitimde olduğu gibi, etkili olabilecek çözüm yolları önersek bile buna karşı derin bilinçdışı direncin de olduğunu biliyoruz.  Temel önerilerimi şöylece özetlemek isterim:
•Çocukları soran, sorgulayan, merak eden, tartışan ve kendilerini geliştirmeyi amaçlayan, özerk benlikli kişiler olarak gelişmesini destekleyen ve çağdaş eğitim ilkelerine uyan bir eğitim seferberliğinin zorunlu olduğunu düşünüyorum.   Bunu yalnızca devletten bekleyemeyiz.  Sivil toplum örgütlerinin, işveren kuruluşlarının, eğitim yapan tüm kamusal ve özel kurumların bu çabada büyük yeri olmalıdır.
 
•Din eğitiminin çağdaşlaşması ve ibadetin Türkçeleştirilmesi için çalışmalıyız.  Şimdiki din eğitimi ve ibadet uygulamaları ile sorunun üstesinden gelmek olanaksız görünüyor.
 
•Toplumda çocukları cezalandırma, korkutma yöntemleri ve sünnet geleneği üzerinde çalışmalar yapılması, sağlıklı sünnet yaşı ve uygulaması için ülke çapında bilgilendirme, bilinçlendirme çalışmalarının yaygınlaşması gerekmektedir. 
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Tuna Nehri’nin kıyısındaki demir ayakkabıların hikayesi
“Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?"
'Deizmin yaygınlaşmasının sorumlusu siyasetçiler'
500 TL'ye 'noter onaylı' üniversite diploması!
Türkiye’de bir işçinin hayatının bedeli 6 bin lira!!!

Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!
Başbakan seçilemeyen Paşinyan'dan genel grev çağrısı
Kaynak sorunundan bahseden hükümetten seçim atağı!
'Türkiye iş kazaları ve meslek hastalıklarında dünya 3'üncüsü, Avrupa 1'incisi'

Seçim ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarına etkisi ne olacak?
Türkiye'de Merkez Bankası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kulak asmadı
Türkiye'den 1.1 milyar dolar yerli sermaye kaçtı
6 sıfırlı lira daha güçlüymüş!
Büyük başarı : Dolarda hedef 1.97'ydi 3.92 oldu

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşan ilk insanlar gemilerle geldi
Yaratıcı olmak şizofreni riskinizi yüzde 90 arttırıyor
İnsanlar niçin et yemeye başladılar?
DNA’mızın ne ırkı var, ne de milliyeti
Avustralyalı Aborijinler, bilinmeyen bir “insan” türünün DNA'sını taşıyorlar.

15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...
İslam’da hile: Yeter ki kitaba uydur!
Türkiye'yi kanser eden ürünleri devlet gizledi!

Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!
Her tasavvuf üstadı biraz Freudyendir
Gözaltındaki köle işçiler: Göçmenler

İşletme
Tırnak İçinde
Çatıda Çatlak
Edebiyat Notları, Mart - Nisan
HAD...

İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git