A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Mana’lı söylesi

Kategori Kategori: Söyleşi | Yorumlar 1 Yorum | Yazar Yazan: Deniz Günal | 24 Şubat 2018 06:35:23

Mana ile bu kez Maribyrnong ırmağı kıyısındaki, haftanın her günü doğa severleri kendine çeken, muhteşem çiçekçide buluştuk. Irmağa bakan, tepedeki kafesinde oturduk, elbette kahvelerimizi ve pastalarımızı söyledik. Masalardan pasta kırıntılarını aşıran serçeler eşliğinde koyu bir söyleşiye başladık. Mana, Türk dizilerinden öğrendiğini söylediği çok güzel bir Türkiye Türkçesi konuşuyor.



İçi dışı tam bir sanatçı, bir genç kadın. Üzerinde pastel renklerde küçük çiçekli bir gömlek var. Barış, sevgi, güzellik duyguları uyandırmasını istediği resimlerinden çıkmış gelmiş gibi.

Türkçede sıkıştığı zaman İngilizce kullanıyordu. Sonra, Türkçesini bulamazsa Farsça ya da kendi İran Türkçesinden sözcükler kullanmasına karar verdik. Çok da güzel oldu. Türkiye Türkçesinde de pek çok Farsça sözcük var. Hem Farsçaya hem Türkçeye girmiş Arapça ortak sözcükler var. Yüzlerce yılın ortak geçmişi, kültürü, sevgisi ile kendimizi anlatmakta birbirimizi anlamakta hiç sıkıntı çekmedik. Onun şivesi üstelik ayrı bir renk ve tat kattı söyleşimize.


- Anlatır mısın biraz Mana kimdir?

- 1989 Tebriz’de bir Türk ailesinde doğdum. Tek çocuk olduğum için hep arkadaş gibi oldum ailemle. Hala da aramızda bu ilişki var.  Bende bir şeyler hissettiler ta çocukluğumda, beni piyano derslerine gönderdiler. Böyle güzel sanatlara, sergilere götürdüler… Ta ki bir tane okul vardı Tebriz’de yaratıcı sanatlar okulu. Beni oraya gönderdi babam, haftada bir gün oraya gidip resim dersi alıyordum. Böyle gerçek şeyler üzerinde çalışmıyorduk. Daha çok benim kendi dünyamdaki hayallerimi ve düşlerimi çizmek uzerinde hocam beni çalıştıryordu. 9 yaşındaydım, 6 yıl gittim yaratıcı sanatlar okuluna. Piyano dersi aldım. Öğretmenim de anladı ki hayal gücüm benim bir başka. Okulun her yıl bir tane sergisi olurdu kendi şehrimiz Tebriz’de, benim de resimlerimden olurdu. Sonra lisede bölüm seçmem gerekti. Sanatı istedim. Annemle babam hiç razı değildiler çünkü ben çok iyi öğrenciydim. Ama inandılar bana. Kabul ettier ki benden doktor falan çıkmaz.
Sonra ben resim dersleri aldım. O kadar bana güzel geliyordu ki… Piyano gün be gün hayatımdan çıktı gitti. Çünkü ben müzikten o hissi  almıyordum. Ben çizmekten, resimden, heykelden, fotoğraftan daha çok lezzet alıyordum.

- Tebriz sanat açısından güçlü bir şehir mi?

- Tebriz’in İran’da sanat bakımından çok büyük yeri var. Tebriz’in ressamları sanat tarihinde çok namlı. Çok büyük üstatlar var. Çalıştım, tanıştım. Onların bende çok büyük tesirleri oldu. Çok üretkendiler.

- Kadın ressamlar da var mı Tebriz’de?

Benim ilk resim öğretmenim kadındı. Lila Saviz. Bana tüm kalbiyle ressamlık dersi veriyordu, stüdyosu vardı. Kendisi ve eşi Karim Zineti bey benim sanat yolumda hep müşvik oldular.

Kadın olarak bazan sanat ve gerçek hayat dengesini sağlamak zor oluyor, ama bir kadın birşey yapmak isterse yapar!

- Kimlerden etkilendin en çok?

Lila hanımdan sonra en büyük tesiri ben bir Tebrizli ressamdan aldım. Merhum Rafi Motemeni Tababebaiy Bey benim lise öğretmenim idi. Ressamlık, renk ve çizgi dersi aldım ondan. Kendisi nur içinde yatsın ama benim o dönemden kalan tüm resimlerimde yaşıyor.

Üniversitede Tebriz’de benim fotoğraf hocam Mohammed Reza Khakzad Bey kendi dünyamı görüp de kendi gözlerimin süzgeçinden geçirmeyi anlatttı bana. Bakışımı açtı benim. Beni, özgün, şahsi, mesleki bir dile sahip etti. Sonra dönem sonunda benden de bir fotoğraf aldı. Bana çok büyük teşvikti bu.

Ben böylece o dili alıp sonra resimlerime de koyabildim.Tabiatı çiziyorum. Güzellikleri insanlara göstermek istiyorum. Böyle canlı renkleri… istemiyorum  biri gelsin benim işime baksın kötü hissetsin. O kadar güzellik var ki dünyada, yalnızca paylaşsa insanlar. Ben istiyorum ki benim resimlerim, sevginin, sulhun, güzelliğin… böyle şeylerin hislerini yaratsın.

Daha sonra masterım için Tahran’a gittim. Orada da çok çok büyük öğretmenlerle karşılaştım. Bana kimlerden etkilendiğimi sordun. O soruya her taraftan bakınca gördüm ki içinde minyatürler de var. Tahran’da Mehdi Husseini Bey’in, kendisi İran’ın namlı ressam ve araştırmacılarından biri, bana çok etkisi oldu ve İran minyatürlerinin içinde olan güzelliğe benim gözümü açtı. Biliyorsun bu minyatürlerin ressamlarının adları yok ama okulları, dönemleri var. Ki onlar benim üzerimde çok etkili oldu. Derinlik yok, düz renkler, perspektif yok ama şahane bir renk seramonisi var.


- Mana, biz Türkiye’de ve dünyada İran’ı böyle bilmiyoruz. Sanıyoruz ki İran’da kadınlar hep kapalı, dinin etkisinde resim, müzik gibi şeyler hiç yok. Ama senin anlattıkların bambaşka bir dünya gösterdi. Örneğin ailen seni desteklemiş, ta çocukluğundan alıp piyano, resim derslerine göndermiş. E demek ki bunları yapabiliyormuşsunuz. Nasıl oluyor bu?

- Bilmem, daha çok televizyonun gazetenin etkisi. Biz kapalı bir toplumuz tabi.  Öyle göstermek istiyorlar İran’ı. Ama tabii çok mahrumiyetler var. Konserde huzur bulamıyordu, sanatını topluma ifade edemiyordu bir kadın. Ama şu aralar görebiliyorum. Böyle değişiklikler var artık. Ben çok mutluyum.  Kadınların da hakkı bunlar. Doğal bir hak, sen sanatını herkesle paylaşmak istiyorsun.  

- Ailen seni hiç mahrum etmemiş.

- Hayır hiç etmedi. Onlar eğitimli aydın insanlardı. Ama bazi mahrumiyetler tabi ki vardı toplumda. Bu mahrumiyet içinden de bazan çok sanatçılar çıkıyor, öyle ki sanatçının zhnine, hayal gücüne hiçbir güç sınır koyamıyor.

- Evet İran sineması da güçlü, kadın yönetmenleriniz de var. Tebriz’de yaşam İran’ın diğer kentlerinden farklı mı?

- Biraz olabilir. Bu fark da daha çok dilden kaynaklanıyor.  Biz Türküz ve Türk kültürü daha çok galip Tebriz’de. İran aslında çok değişik bir ülke. Türkler, Kürtler, Farslar, Beluçlar çok farklı insanlar yaşıyor. Türkler çok çalışan insanlar.  Sonra bir de Türkiye’yi, Azerbeycan ve Türk dilini çok sevip ve saygı gösteren insanlar.

- Neden resim yapıyorsun Mana?

- İçimde  olan duyguları, hisslerimi ne söyleyerek ne yazarak anlatabiliyorum. Ben onu renklerle çizgilerle desenlerle, böyle komposizyonlarla gösterebiliyorum. Resim içerimi ferahlandırıyor, üzerimden büyük bir yük kaldırır  gibi. Resim yapma nedenim o.

Ben Melbourne’a geldiğimde önce burayı hiç sevmiyordum. Resim yaparak teselli oldum. Resim yaparak bağlandığımı görebiliyorum. Bu çok kötü bir his,  burayı sevmiyordum oraya da dönmek istemiyordum. İran’ı bütün kalbimle seviyorum ama orada o kapalı toplumda yaşamak istemiyorum. Kalbimden geldiği gibi yaşamak istiyorum.



- Sevmemekten çok ait olamamakla mı ilgili acaba?

- Evet öyle, ait olamıyorsun hemen. Yeni ülkede kendini garib hissediyorsun.
Bu dönemde resim yapmanın bana çok yardımı oldu. Çok özlediğim şeyler resimlerimde canlandı.



Özlediğim tabakları çizmeye başladım. Anneannemin sofrasında olurdu o tabaklar. Böylece bir yıl kadar geçmiş özlemi beni sardı, o konularda çizdim. Sonra annemi aradım. O eski tabakları istedim. Bana iki tane gönderdi. Açtım hemen sonra baktım ki  tabaklardan biri kırılmış. İki parça olmuş. Onun o parçalanmış hali resmimde var. O parçalanmışı o kadar seviyorum ki…



-Gelecek düşlerinden söz eder misin?

- Bir ressam olarak çok düşüm var. Herkes sulh içinde yaşasın, hiç savaş olmasın hiç yoksulluk olmasın istiyorum. Çocukların oynadığı bir dünya istiyorum. Bütün bunları çizmek istiyorum.

- Resimde neler başarmak istiyorsun?

- Herkes beni tanısın istiyorum ama İran camiasından olarak. Çünkü ben onların sözlerini sanat diliyle dünyaya anlatıyorum. Bazan ülkem için söylenenlere çok üzülüyorum. Çünkü  ülkemin insanları çok iyi kalpli insanlar, onları dünyaya tanıtmak istiyorum. Gerçek İran’ı tanıtmak istiyorum resimlerle. Onun için resimlerimin hepsi benim kültürümden. Resimlerimin kökleri o minyatürlerde, onlardan besleniyor.

Renklerden maviyi, laciverti çok seviyorum. Çok anlamlı. Masumiyeti gösteriyor bana, konuşuyor o renk benle. İran’ı gösteriyor gibi geliyor bana. Bu rengi ülkemin huzurla dolu olmasının sembolü olarak resimlerimde kullanıyorum.

- Melbourne’nun en çok sevdiğin özelliği nedir? En çok nerelerini seviyorsun?

- Melbourne’nun karışık olmasını çok seviyorum. Dışarı çıkınca siyah bir çocukla yanında pembe bir çocuk görüyorsun. Çok hoşuma gidiyor. Renk renk insanlar birarada. Herkes nasıl içinden geliyorsa öyle. Kentin o eski ve modern halleri birarada. Ne yaşamak istiyorsan onu seçebiliyorsun burada. Montsalvat en hoşuma giden yer. Asalet var orada. Tarihe bir saygı, özen var. Onun yanında baharını, doğasını çok seviyorum. Monsalvat’da baharda kendimi kendi resimlerimin içine girmiş gibi hissediyordum. Nergisler, şukufeler her yanda. Her taraf mis kokuyor. Hele yağmur yağmış tabiat uykudan kalkmış gibi.

- Peki Tebriz’de?

- Tebriz’in her yerini her yanını seviyorum. Tebriz Pazarını çok seviyorum. Aynı sizin Kapalı Çarşı gibi. Bütün Orta Doğudan herşey var. Yiyebilirsin, gezip dolaşabilrisin. Eski küçük küçük dükkanları, camileri, eski toprak adamlarını görebilirsin. Mimarisi çok kendine göre. Anlatamam ne kadar güzel olduğunu Tebriz Pazarının. Güzel bir şehir Tebriz. Görmeniz gerekir. Tebriz’de en çok özlediğim bir yer de kendi stüdyom, Arghavan. Farsça bir çiçek adı.

Bir gün gelse de bir tane daha Arghavan kursam kendime Mebourne’da. Duvarlar resimlar ile dolsa, güllerim ve sevdiğim insanlar yanımda olsa!

- Mana bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Yeni sergilerini dörtgözle bekleyeceğim.


Renk renk çeşit çeşit güzelliklerin arasından gözlerimizi ve ruhumuzu besleyerek çıkıyoruz çiçekçiden.  Avustralya’nın şanslı bir üke olduğunu düşünüyorum. Dünyanın her yanından, genç, güzel, birikimli insanlar barışın, farklılıklara saygının olduğu bu ülkede toplanıyor. Bir yandan yeni kökler salmaya, yeni bir yaşam kurmaya çalışıyor; başka bir yandan da benliklerini oluşturmuş öz kültürlerinden kopmadan, değerini bilerek, hakkını vererek zenginleşiyorlar.

Ülkeler, sanatçılarına sahip çıkarak şanslarını kendileri yaratabilir mutlaka. Sanatçıların istediği, beklediği biricik şey ise, özgürlük. Bir sanatçıya sahip çıkmak, öncelikle toplumun tüm bireylerinin farklılıklarına saygı duymak, haklarını koruyabilmekle başlıyor.

Topraklarında var olmuş kadim kültürlerin miraslarını yüklenemeyip, topluma tek bir varolma anlayışı dayatmak, o ülkenin yoksullaşması, kültürünün sığlaşması demek aslında. Ne kadar acı verici! Ve insanlığın geleceği için ne kadar korkutucu!

Her sanatçı ülkesinin kültürüne katkıda bulunur. Ama özellikle  

‘’istiyorum ki benim resimlerim, sevginin, sulhun, güzelliğin hislerini yaratsın’’

diye düşünen ve çalışan sanatçılar, toplumların yaşamına bambaşka bir aydınlık ve renk katacaktır.


Mana’nın ve dünyanın her yerindeki sanatçıların kalplerinden geldiği gibi  yaşayıp, güzellikler üreteceği bir gelecek düşüyle, sevgiyle kalın.

Mana Aghajary'yi sayfasından izleyebilirsiniz: 
Mana Aghajary https://www.facebook.com/aghajary.mana/

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 3 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

nihat ziyalan { 25 Şubat 2018 02:44:17 }
sevgili deniz, Mana''yı bana tanıttığın için çok teşekkğr ederim. şöşnşn güzelliği resimlerine buran bir sanatçı. yolu açık olsun.
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Tuna Nehri’nin kıyısındaki demir ayakkabıların hikayesi
“Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?"
'Deizmin yaygınlaşmasının sorumlusu siyasetçiler'
500 TL'ye 'noter onaylı' üniversite diploması!
Türkiye’de bir işçinin hayatının bedeli 6 bin lira!!!

Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!
Başbakan seçilemeyen Paşinyan'dan genel grev çağrısı
Kaynak sorunundan bahseden hükümetten seçim atağı!
'Türkiye iş kazaları ve meslek hastalıklarında dünya 3'üncüsü, Avrupa 1'incisi'

Seçim ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarına etkisi ne olacak?
Türkiye'de Merkez Bankası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kulak asmadı
Türkiye'den 1.1 milyar dolar yerli sermaye kaçtı
6 sıfırlı lira daha güçlüymüş!
Büyük başarı : Dolarda hedef 1.97'ydi 3.92 oldu

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşan ilk insanlar gemilerle geldi
Yaratıcı olmak şizofreni riskinizi yüzde 90 arttırıyor
İnsanlar niçin et yemeye başladılar?
DNA’mızın ne ırkı var, ne de milliyeti
Avustralyalı Aborijinler, bilinmeyen bir “insan” türünün DNA'sını taşıyorlar.

15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...
İslam’da hile: Yeter ki kitaba uydur!
Türkiye'yi kanser eden ürünleri devlet gizledi!

Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!
Her tasavvuf üstadı biraz Freudyendir
Gözaltındaki köle işçiler: Göçmenler

İşletme
Tırnak İçinde
Çatıda Çatlak
Edebiyat Notları, Mart - Nisan
HAD...

Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git