![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
İfadenin İfadesi Olarak Söz (1)
İnsanın sözle eğitilen bir varlık olduğu söylenir. Bizler için söz söylemeden, söz duymadan, söz üretmeden yaşamak mümkün olur muydu? Buradan, söz kullanımı varoluşsal bir zorunluluk mu, yoksa kendiliğinden oluşan anlamsız bir ses mi? Yanıt net; bir zorunluk olduğu açık. Sözü sesten ayırmak gerekir; her söz bir sestir, ama her ses bir söz değildir. Ses üç form altında gerçekleşir; doğa kaynaklı ses, hayvan kaynaklı ve insan kaynaklı sesler; en azından algılama sınırlarımız içinde fark ettiklerimiz kadarıyla.Doğa sesleri nesnelerin birbirlerine sürtünmesi, çarpması, patlaması, kırılması yoluyla oluşurlar; bir volkan patlaması, orman uğultusu, deniz dalgalarının gürültüsü gibi. Bunların ortak özelliği fiziksel-mekanik ilişkiler yoluyla kendiliğinden, doğal olarak gerçekleşir. Her biri kendine göre yaydığı frekanslardır, kendinde hiçbir amacı yoktur, bir anlam taşımazlar; ama birer ifadedirler. Doğa sesleri sonsuz çeşitlilikte, tonda ve şiddette olur. Bu ses ve tonların derecesine bakarak onların fiziksel özellikleri hakkında düşünsel belirleme ve yorumlarda bulunabiliriz. Burada söz konusu seslerin oluşmasına vesile olan nesnelerin birbirleriyle önceden planlanmış bir işbirliği, belirli bir istikrarı ve ritmi de yoktur. Böyle olmasına karşın salınan frekansın ton ve şiddetine bakarak gerçekleşen olayın ne olduğu, nasıl olduğu, hangi nesnelerden kaynaklandığını algılayıp nitelikleri hakkında belirlemeler yapılabilir. Canlılar aleminde de sonsuz çeşitlilikte sesler yayılır, doğal seslerin üstünde niteliksel olarak daha kapsamlı aşama olarak. Organik dünya fiziksel-mekanik süreci de kapsayan bir yeti olarak kendini gösterir. Bu aşamada varlıkların kendi hareketlerinde seçimli ve amaçlı bir yönelimle özgün irade kullanıyor olmaları söz konusudur. Canlıların tüm davranışları ve hareketleri içgüdüseldir. Sesleri, arayışları, seçimleri kendilerince irade kullanmaları tamamen doğal dürtülerin hükmü altındadır; beslenme, üreme ve korunma eksenli. Onlar da ses üretirler; haberleşebilirler, çağrıda bulunabilirler, yaşamlarının önlerine çıkardığı olanak, tehlike ve amaçlarına bağlı olarak tehdit, saldırı, yardım çağrısı, oyun sesleri çıkarırlar. Bu alanda kullanılan sesler ne denli çeşitli olursa olsun özü aynıdır; organizmalarının fizik gücüne, vücut organlarının yapısına ve içgüdülerine bağlıdır, bunun dışına çıkamazlar. Onların sesleri de birer ifadedir; özgündür, iradelidir ama özgür değildir. Fiziksel-doğal seslerle, organik alemin sesleri arasında temel ayrım budur; ikincisinde olan yaşamsal dürtü ve özgün irade birincisinde yoktur. Bu derece farkına bağlı olarak şunu söyleyebiliriz; fiziksel-mekanik seslerde anlam olmaz. Canlıların yaşamsallığına bağlı olarak irade kullanmaları ölçüsünde sesleri bir anlam içerir; verili bir motivasyonla ve dürtüsel bir amaçla ortaya çıktıkları için. Ses, insana geldiğimizde diğerlerini de kapsayan daha yüksek bir düzeye erişir. İnsan da ses verir ama mekanik gücü, yaşamsal dürtüyü aşan farkındalıklı, bilinçli, önceden tasarlanmış, tutarlı mantıksal ses çıkarır; bu SÖZ ’dür. Her şey; nesne, olay, olgu, görüngü kısaca duyularımızla algıladığımız her varlık, varoluş halleri ve görünüşleriyle “orada” olmakla algılarımıza açık, bilincimize seçik oldukları anlamında birer ifadedir: SÖZ ise ifadenin ifadesidir. Bu düzeydeki bir ifadenin temel niteliği ifade edilecek olanı dile getirirken bir yandan da söylemine gramatik bir düzen ve mantıksal tutarlılık veriyor olmalarıdır. Dahası kendi sözünü kendine konu edinerek ‘söz ’ünden yeni sözler üreterek doğada olmayan ikinci bir “doğa” oluştururlar; kültürü ve uygarlığı. İfadenin ifadesi olarak SÖZ, böylece kendisinin ortaya çıkışının malzemesi ve olanağı olan konuyu başka bilinçlere-öznelere ulaştırmanın yolunu açar ve ötekilerin sözlerinin de muhatabı olur. Buradan iletişim dediğimiz süreç oluşur. Böylece tarihsel, kültürel ve bireysel ilişkiler ağının hem yapı taşı hem de tüm deneyim ve birikimlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasının enerji paketi olur. Söz kendisinden kendini üreterek sistematik, akışkan ve anlamlı bir bütünlükle dile dönüşür. Onun için günlük yaşamda bu iki kavramı, sözü ve dili birbirinin yerine kullandığımız olur; “sözüne dikkat et, ağzından çıkanı kulağın duysun, dilini düzelt” gibi uyarılarda bulunuruz. Dil kavramını daha çok uzun açıklamalı konuların sunumunda kullanırız, örneğin; bir roman dili, şiir dili, felsefi dil, bilimsel dil, gibi. Dilin biçimi, içsel örgüsü kullanıldığı alana ve amaca bağlı olarak farklı nitelikte olur. Bu niteliksel farklara rağmen yetkinlikleri, anlatım güçleri, içsel tutarlığı hakkında yargıda bulunurken aynı yöntem kullanılır: Sözcüklerin yerli yerinde kullanılmasına, temsil ettiği olgunun niteliğini ne derece açıkladığını görerek. Yaptığı etkiyi de aklımıza verdiği tatminle, duygularımıza verdiği doyumla deneyimlemiş olarak hissederiz. Her söz birimi dilin de yapıtaşı olarak kelime anlamında sözcüktür. Sözcükler tümce oluşturarak kelime dizimi halinde belirli bir amacı, anlamı ifade eder. Sözcükler yerli yerinde kullanıldığının ölçüsü tümce yoluyla anlatılmak istenen olgunun niteliğine katkısı ile, tümcenin gücü ise açıklamak istediği içeriği ortaya koyma derecesine bağlı olarak belirlenir. Sözcük, kelime, tümce, anlam gibi kavramlar doğada yoktur. Bu durumda şöyle bir sorunsalla karşılaşırız: Evrende, insan yaşamında, günlük ilişkilerde işlevleri nedir? buna yanıt verebilmek için öncelikle şu ayrımı yapmak gerekir: Nesnel duyusal alem ve tinsel-düşünsel alem. Bunlar birbirinde bağımsız iki ayrı hakikat değil, tersine varlığında mutlak, ilişkilerinde göreli bir birlik-bütünlük içindeler. İçsel bütünlüğü olan, kendine göre uyumlu, yasalı ve ritimli sürekli hareketlilik. Kozmos kavramı bu bütünlüğü ifade eder. Kozmosun doğal kuvvetlerinin dingin olmayan, uyumlu ve yasalı enerjisine Nous, öznenin bilince yansımasına da Logos diyoruz. Doğada olmadığını söylediğimiz sözcük, kelime, tümce, anlam vd. kavramları kozmosta içkin olan logosta temellenir (toposu). Bu kavramların varlığı öznel, kişilerin keyfi tutumlarının ürünü değil, ama gerçekliğin ifadesinin aracı olabilirler. Her durumda sözcük, kelime, tümce öznelerce kullanılıp üretiliyor olsa da onların gerçekliği varoluşsal, üretimleri tinseldir. *** Yaşam hareket olarak bir faaliyettir, SÖZ de bir harekettir, ses te öyle; ister mekanik-doğal ister içgüdüsel hayvan ister insan bilincinin ışığından çıksın, töz aynı: SES. Ses, fiziksel olarak bir frekans, yaşamsal anlamda bir ifade. Her duyusal varoluş sınırlı bir varlıktır. Bu sınırlılığı, “orada oluş” haliyle ile başka varlıklardan kendini ayırır. Kendine özgü görünüşü ile ayrı, kendinde biricik bir varlık olduğunu göstermiş olduğu anlamında da bir ifadedir. Yaşamın tüm mertebe ve formları özünde bir harekettir, biçim kazanarak görünüşe çıkmış enerjilerdir. Düşünce de harekettir: Sözler, kelimeler, farklı ifade biçimleri düşünce ocağını besleyen yakıtlar gibidir. Dahası ona anlamlı, tutarlı mantıksal bütünlük sağlayan yapı taşları olarak ta işlevi görürler. Böylece bilinçli öznelerin yaşamının bireysel ve toplumsal aşaması olan Tin alanına adım atmış oluruz. Konumuz olan “SÖZ”, kelime, tümce, anlam, ifade vd, tinsel evrenin ürünleri olarak ortaya çıkarlar. Başka bir ifadeyle Tin bu formlara bürünmüş olarak nesnellik kazanmış olur. Bireysel ve toplumsal yaşamımızda, günübirlik faaliyetlerimizde tinsel yetilerle ilişkiye girer iletişim kurarız. Buraya kadar anlattıklarımız günlük yaşamın karmaşasını irdelememiz ve anlamamız için temel oluşturma çabası olarak görülmeli. Sözün-dilin- aracılığıyla iletişimin üretken, sevecen ve özlenir olması için her bireyin özünde bunların yaşanabilmesine yönelik doğal bir eğilimin olmadığı söylenemez. Böylesi bir içsel özlem ve talebin karşılanması karşılıklı olarak tatmin bulması özel bir titizlik ve kendine göre tutum gerektirir. İlişkinin düzeyine, amacına, varlık sebebine göre söylem biçimi olması gerekir. Kelimeler-sözler tümceler ona göre şekillenip organize olur. Bilimsel bir açıklama, edebi bir söylem, felsefi bir anlatım farklı olmak zorundadır. Çünkü her birisinin kendine özgü konusu, düşünce disiplini, ifade biçimi vardır. Bunun yanında kendiliğinden, sınırları önceden dışsal olarak çizilmeyen dünyamız da var: Herhangi bir görev sorumluluğu olmayan, herhangi bir zorunluluk taşımayan, hazır ilkeler ya da kuralları bulunmayan kamusal yaşam alanı. İnsanların konuşabildiği, tartışabildiği, sohbet edebildiği, aidiyet şartı olmadan, birlikte vakit geçirebildiği gönüllü ilişkiler dünyası. Böylesi ortamlar bireylere doğrudan kendi içselliğinin eğilimlerine göre, bireysel söylem ve davranışlarını sergilemenin rahatlığını sunar. Hiçbir görev, zorunluluk, hedef, başarı kaygısı, tasarım baskısı olmadan yaşanabilen serbest sosyal bir ortam. Zihin her zaman kendini korumakla, bulunduğu sınırların içinde tutmakla ilgilenir. Ancak yaşam özü gereği kendini aşma itkisiyle yüklüdür. Bu karşıtlığın doğurduğu devinim bir yanıyla zorunluluk içerir ve sıkıntı verir; bir yanıyla da sınırı aşarak kendini gerçekleştirmesi yönünde bireyi tetikler ki bu, varoluşsal, doğal ve bitimsiz bir süreçtir.Günübirlik, doğal, kendiliğinden, gönüllü ilişkiler ve deneyimler bireyleri, sözünü ettiğimiz bu varoluşsal sürecin geriliminden uzak tuttuğu için onlara rahatlık verir. Bireylerin üzerindeki işlevine gelince: Her türlü ilişki yaşamın akışından doğan ve onun uyarılarına verilen yanıttır. Ayrıca iletişim talebi doğurduğu gibi iletişim doyumu da sağlayan deneyim alanlarıdır. Birey kendini anlama ve açık etme olanağını elde etmiş olur. Kendi varlığını daha yakından deneyimlemenin sakınımsız ve özgür havasını soluyabilir. Her insan biriciktir. Biricikliğinde içerdiği ve doğuştan getirdiği yetileri şu veya bu şekilde gerçekleştirmesi gerekir. Bunun için başkalarıyla aynı ölçüde iletişime girerek sosyal yaşamın içinde bulunur. Aristo’nun “insan sosyal bir hayvandır”, sözü buna işarettir. ….
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
![]() |