A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Kozmosdan Tanrıya (3)

Kategori Kategori: Merkezli Düşünme | Yorumlar 1 Yorum | Yazar Yazan: Metin Bobaroğlu | 21 Mayıs 2009 02:24:34

Düşünce tarihi birçok şekilde ele alınabilir. Biz belli bir merkeze bağlı olarak düşünceyi inceleme yolunu seçtik. Düşüncenin ilk disipline edildiği anlamda Antik Yunan düşüncesini kozmos merkezli yani düzen merkezli ele almıştık. Ortaçağ düşüncesini tanrı merkezli olarak.

Bir inanç konusu olarak tanrı ve din fenomeni, bir de düşünce konusu olarak tanrı ve din fenomeni var. Biz daha çok düşünce konusu olarak tanrı kavramını irdelemeye çalışacağız.

Antik Yunan’da mutlak anlam evrendedir, ortaçağda mutlak anlam tanrıdadır demiştik. Ortaçağ düşüncesinde felsefe inana dayalı bilgelik yanında ikincil konuma itilmiştir ya da öyle kabul edilmiştir. Bugün sadece bilgi severlik gibi değerlendirilen ya da öyle anımsanan philosophia aslında Antik Yunan’da “bilgelik severlik” olarak değerlendiriliyordu.
 
Bilgi orada öznesinden bağımsız değil, “bilge bilgisiyle birlikte bir bütündür” olarak ele alınmıştır. Sevgi burada salt bilgiye yönelik değil, bilgeliğe yönelik bir sevgidir. Ortaçağa geldiğimizde inana dayalı bilgelikle usa dayalı bilgelik arasında bir ayrıma gidilmişti. Ancak inana dayalı bilgelik birincil kabul edilmiş; usa dayalı bilgelik ikincil konuma itilmiştir.
 
Ortaçağın merkez açısından en belirgin ayrımı budur. Bu durumda us ne yapabilir? Us ikincil konuma itilmişse felsefe ne yapabilir? Felsefe vahyi değerlendirebilir, anlamaya çalışabilir, yorumlayabilir; çünkü felsefe buna yeteneklidir. Oysa vahiy doğrudan inan konusudur.
 
Bu bağlamda felsefe dinin emrine girmiş oluyor. İnsan düşüncesi özgür değil; çünkü  dinin öğelerini açıklamakla görevli bir tutum izliyor. İlgi çekici olan şu: Düşünce bir zemine oturduğu, kendine bir duruş noktası belirlediği zaman; o inan, inanç, vahiy ne olursa olsun, ele aldığı konuları bu kalıbına uyduruyor, kendi niteliklerini onda aramaya başlıyor.
 
Antik Yunan’da bu, ilk önce doğa nesneleri karşısında yapılıyordu. Bir özne doğa nesnelerini anlamak için ona yöneldiğinde, salt o doğa nesnelerinde olan nitelikleri kavrıyor sanısıyla hareket ediyordu. Bu tutum Sokrates’e kadar sürdü. Sokrates’ten sonra Lakan’ın deyimiyle nesne aynasında kendi öznel yapılarını da yani kendine ait durumları da kavradığını fark edebilmeye başlandı. Böylece töz felsefesinden ya da nesne felsefesinden özne felsefesine bir geçiş başlıyordu.
 
Bu şu demek: Herhangi bir cismi, olayı, olguyu bilmek isteyen insan, giderek bu süreçte kendi üzerine düşünmeye, bilincini bilmeye başlar. Bu da töz felsefesinden özne felsefesine geçiştir. İnsan kendi dışındakileri bilmekten artık kendini bilmeye yönelik bir tutum izliyor demektir.
 
Bir inan konusu olan ve vahiy olarak nitelendirilen düşünce Antik Mısır’dan çıkıp Musa yoluyla Ortadoğu’ya, Filistin’e geliyor. Orada belli süreçlerden geçtikten sonra İsa’ya ulaşıyor.
 
Bu düşünce Greko Romen kültürünün içine Judeo-Chiris olarak gelip, Antik Yunan’ın düşünme tarzıyla buluştuklarında birbirlerine tanıdık gelmişler. Bir taraf daha çok alegorilerle, mesellerle simgesel bir anlatım yolu seçmiş, ki bu din yolu ve içinde İsa ile birlikte mistik öğeleri de taşıyan bir yol. Batı düşüncesinde bilinç için açık seçik olan kavramlarla bu düşünme yöntemi karşı karşıya geldiklerinde birbirlerini dışlamıyorlar; çünkü Antik Yunan’da kökenleri birdi.
                                                       
Düşünceyle inan burada birbirini yönünde birbirleriyle birbirlerini zorlamaksızın anlama vetanışma biçiminde ilişkiye giriyorlar. Bu ilişki bir anlamda ortaçağın betimlemesini bize verir. Kimi düşünürler ve azizler konunun üzerine gidiyorlar. Örneğin St. Augustin Platon’un idealar düşüncesini o kuramı, Hıristiyanlığın simgeselliğinin ve Judaist yani Yahudi öğretisinin arkasında durduğunu fark ediyor. Bunları açıklama yolunu tuttuğunda da Platonik öğretiyi karşılaştırmalı bir biçimde ortaya koyuyor.
 
St. Augustin’in bilinçli olarak yapmak istediği şey, inanın konusu olan vahiylerin aslında akli olduklarını göstermekti. Bunları akıl dışında bırakıp bağlayıcı, yol kesici ya da farklı ve yabanıl bir kültür değil, tam tersine inanılır olanın anlaşılır olduğunu ortaya koyma gayretiydi. St. Augustin şöyle diyor: Tanrı bize aklı kendisini bilmemiz için vermiştir. Akıl tanrının kendisidir ve onun çocuğudur. Bunu felsefe açısından değerlendirdiğimizde karşımıza tümeller sorunu çıkar. “Akıl tanrının kendisidir” dendiğinde kastedilen tümel akıldır. Buna Osmanlıca’da aklı külli diyoruz. İnsan aklı ise tikel bir akıldır ya da Osmanlıca’da söylendiği gibi aklı cüzdür ama bu tanrısal bir cevherdir; yani akıl tümel ve tikelliği ile aynı niteliği taşımak açısından özdeştir, dolayısıyla insan tanrıyı bilebilir.
 
Eğer tanrı tümel akıl olma niteliği taşımasa o zaman da tanrı cahil, bilmez bir tanrı olur. Külli-tümel- akıl tanrısal bir niteliktir. İnsanda da akıl var; her ne kadar sınırlı, eskilerin deyimi ile cüzi olsa da bir cevher olarak tanrısal öznitelik taşıyor. O halde tanrıyı bilebilir. Tanrıya sadece inanmakla yetinmez onu bilebilir de. Bu nedenle tanrı kavramı felsefenin konusu da olmuştur. Bir şeyin felsefenin konusu olduğunu ileri sürmek onun bilinebilir, bilince açık seçik hale getirilebilir olduğunu söylemek demektir. Böylece ortaçağ düşüncesi inanmanın ötesine geçerek salt nesneler, olaylar, olgular karşısında değil değerler ve saf kavramlar karşısında da kendini deneme olanağını bulmuş oldu.
 
Diyor ki St. Augustin; ancak bir şeyi anlamaktan önce ona inanmam gerekiyor, inan akıldan önce gelir diyor; yani benim anlamam gereken şey, önceden inan olarak benim karşımda bulunması gerekir ki ben onu anlamaya yöneleyim. St. Augustin bu şekilde vahyin öğelerini, ayetlerini düşünceye konu ediniyor ve sonunda bir yargıya varıyor: “anlamak için inanıyorum”
 
Bu arayış Hıristiyanlığın batıya gelmesi ve orada insanların inanır olmaya yönelmesi ile ilgili bir mücadele veya benimseme gayreti mi? Hayır. Düşüncenin merkezinde bir ilk neden arayışı, kaotik olanın bir ilk nedenle düzene kavuşmuş olabileceği düşüncesinin arayışı var. Hıristiyanlık düşüncesinin tanrı anlayışı batının “ilk ilke” arayışına bir yanıttı.
 
Aristo ilk neden arayışının nedenin de nedeni vardır biçiminde sorularak sonsuza gideceğini söylüyordu.   Tanrı, Hıristiyanlık düşüncesiyle bütün varolanların kaynağı ve başlangıcı olarak zemin ya da başlangıç olarak kabul edildi. Evrende bir düzenin olduğu kabul ediliyordu, ancak bu düzeni yapanın “ne” ya da “kim” olduğu, farklılıkları bir arada tutan ilkenin ne olduğunun anlaşılması aslında felsefenin birleştirici ilke arayışından başka bir şey değildi. Böylece düşünce “kozmos” merkezli olmaktan “tanrı” merkezli olmaya geçti.
 
Burada tanrı inan konusu olarak değil düşüncede zemin arayışı olarak karşımıza çıkıyor. Buna göre inanç us’tan önce gelir, inanç olmadan insan us nesnesi olan mutluluğa erişemez diyor St. Augustin. Buna göre inancın usa göre ikincil bir önemi vardır çünkü o kör bir benimsemedir. Burada çok önemli bir vurgu var: Eğer ben usumla o inan olanı anlayamıyorsam bu bir kör inançtır, daha doğrusu birey için kör inandır. Kör inan ise tanrıya ya da onun arayışı yoluyla beni mutluluğa ulaştıramaz.  
 
Kilisenin duvarları arasında ve daha çok inanı savunması gereken azizler sorgulayıcı bir tutumla bilinci, usu ve anlama yetisini öne çıkartmaya çalışıyorlar. Bu yönden de inancın usa göre ikincil bir önemi vardır çünkü o kör bir benimsemedir, oysa us anlığa sezgi gücü sağlar. St. Augustin insan usunu anlamak için sezgi üreten bir kaynak olarak düşünmüş daha çok. 
 
St. Augustin şu sorgulamayı yapıyor: Us sınırlıdır, o halde sonsuzu ve tanrıyı kavrayamaz, ama cevher olarak da aynı niteliği taşıyorlar. Öte yandan bilmeye de gereksinim olduğu kabul ediliyor, kör inana bağlı kalmak istemiyor. Usun bütün yeteneklerini kullanarak sezgi oluşturabileceğini ileri sürüyor. O halde sezgi de usun karşısında ikincil kalmaktadır.
 
Bu Platon’da da karşımıza çıkıyordu. Platon diyordu ki; entelekya, rasyonun üstündedir, entelekya tanrı görüsü olan theoriya’yı yaratır. Böylece hakikat-idealar temaşa edilebilir. Temaşayı biz ancak entelekya ile yaparız dolayısıyla entelektüel demek bu bağlamda tümelleri görmek, ideaları görebilmek demektir.
 
Platon’a göre tümelleri gören bir bilinç ancak entelektüel bir bilinçtir. Bir şeyi bir şeye göre orantılayarak bilmek olan Rasyo; nesne, olay ve olguların karşılaştırmalı bilgisidir. Karşılaştırmalarda da zaten sınırlar var; o zaman ölçülü ve sınırlı olan tikelleri bilmek rasyo yoluyla olur. 
 
Bu, Pythagoras’ta da karşımıza çok net çıkmıştı. Matematik olarak da ortaya konmuştu. O halde rasyonel bilgi aynı zamanda matematik bilgisiydi; denkleştirme, karşılaştırma bilgisi. Bu bilgide tasımlar yoluyla benzerler ve benzer olmayanların birbirinden ayrılarak sınırlı olanın; nesnelliğin ve tikelliğin bilgisine ulaşılır. Ancak bu sınırlılığın arkasındaki kuvvetleri, doğa yasalarını ve ilk kaynağı bulmak gerekir, yani tümelleri bulmak. İşte tanrı düşüncesi bize bu tümellerin bilgisine götürüyordu. Peki bunu hangi yetimizle yapabilirdik?
 
Platon diyordu ki; bir yetimiz var bu entelekyadır, biz onun yoluyla biliriz. Bunu idealar anlamında söylüyordu, biz bunu entelekya yoluyla temaşa ederiz Hatta daha ileri giderek bu ideaları ışımaları içinde temaşa edebileceğimizi ileri sürüyordu. St. Augustin bunu sezgi gücü olarak nitelendiriliyor. Fakat bu sezgi gücünü duyumların, duyguların ve içgüdülerin bir bileşimi olarak değil varlığımızın bir yetisi olarak görüyor. Usun sonrasına konuyor; usun yetenekleri, anlıksal yeteneklerin sınırına geldikten sonra artık tümelleri temaşa edebileceğimiz söyleniyor, çünkü burası rasyo ile kavranamaz.
 
Tümeller, karşıtlıkların giderildiği bütünselliğe kavuşturulmuş düşünce biçimidir. Farklı parçalar, karşılaştırılacak ayrı öğeler olmadığı için bunları rasyo ile kavramamızın olmadığı söyleniyor. Rasyo ile kavranamıyor ancak bir başka yoldan kavranıyor ki işte buna Sevgi diyor, St Augustin.
 
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 1 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

mustafa alagoz { 27 Mayıs 2009 01:53:52 }
Neyi ararız? Bize yeterli olandan çok daha fazlasını ele geçirdiğimiz halde bile neden dur durak bilmeden koşuştururuz? İmparatorlar, servet sahipleri, şöhret düşkünleri, kariyer heveslileri özlemini çektikleri pozisyona erdiklerinde içlerindeki arzu ateşi dinmiyor, daha da bulanıklaşıp koyulaşıyor. Konum değişiyor ama genel olarak konuma duyulan kölece bağlılık devam ediyor; arzu yine aynı arzu olarak kalıyor, hatta gerilim biraz daha artarak.

Oluşturulan bir proje eğer gerçekleştirilirse bir diğer proje için atlama tahtasına dönüşüyor. Biriktirilen bir servet, kazanılan bir şöhret ya da kurulduğumuz bir koltuk daha eriştiğimiz anda heyecanını kaybetmeye başlıyor. "Evet burası tamam, ama şimdi daha ötesi, ... şimdi daha ötesi..." Peki, sonra?

Arayışı, başarıyı, bulunduğun konumdan daha ileri gitmeyi çok önemsiyorum ve bu yolda ulaşılan başarılara değer veriyorum. Beni ilgilendiren nokta şu: Nasıl oluyor da bir türlü tatmin olamıyoruz (doyum değil, tatmin)? Doyum duyusaldır, tatmin ise ruhsal.      Farkında olalım ya da olmayalım aslında bütün koşuşturmalarımızın açık-örtük ereği tatmine ermektir. Problem bu yoldaki araçlar ve aşamalar tarafından ele geçiriliyor olmamızdadır. Sevgili İsmail Ermenin bir sözü aklıma geldi; "Çalışalım, çalışalım zengin olalım. Mümkünse altından koltuğu oturalım, ama altından koltuğu aklımıza oturtmayalım"

Düşünce tarihi bu açıdan bir açık alan gibi işlev görüyor. Aslında tarihi anlamak somut olarak insan bilincinin evrimini izlemektir. Bu yazıyı okudukça aklım bir maymun gibi daldan dala zıplıyor. Ancak bu zıplayış rasgele sağdan-sola gidip gelme, aşağı-yukarı inip çıkma yerine armonik bir dansa da dönüşebilir ve bunun verdiği zevk çok güçlü olabilir. İşte tatmin olgusu da ancak bu dünya da yaşanabilir: Bunu söylerken biraz deneyimlerime birazda sezgilerime dayanıyorum. Kimisi düşüncenin merkezine evreni koymuş, kimisi tanrıyı koymuş; kimisi töz felsefesi, kimisi özne felsefesi yapmış. Kimisi inançla, vahiyle uğraşmış, kimisi bilimle felsefeyle... Bunların benim yaşantımla ilgisi ne? Yanıtım şöyle: Aslında somut yaşantının bizzat kendisi bu olgulardır. Hiçbir insani etkinlik bu söylemlerin dışında değil, olamazda. Dolayısıyla çok önemli buluyorum. Günlük uğraşlardan ve bize sonsuzca akan enformasyonlardan habire dolup-boşalıp parçalanıyoruz, ki bu curcuna içinde kendimizle bağımız kayboluyor. Depresyonlar, panik ataklar- nanik ataklar... vb pek çok nevrotik haller ortalığı kasıp kavuruyor.

Hiçbir etkinlik yoktur ki düşünce ona eşlik etmesin. Ancak düşünce, ya dürtülerden ve içgüdülerden doğarak kendiliğinden akıyor; ya da ereğe bağlı olarak ilkesel bir açıklıkla bilinçli olarak hareket ediyor; düşünce birinci durumda edilgen, bağımlı ve bulanıktır. İkincisinde ise yönlendirici, özgür ve berraktır: Bunların psişik karşılıkları da var; birincisi umutsuz, sıkıntılı ve mutsuz; ikicisi ise ferah, neşeli ve kendinden emin...

Hac ritüelinde şeytan taşlama aşaması vardır: Bu üç şeytan; Firavun, Karun ve Belamdır. İnsanın içinde taşıdığı kendisiyle yoldaş üç şeytandır bunlar. İktidar hırsı, mal-mülk hırsı, en tehlikelisi öteki insanların ruhlarına hükmetme hırsı...

Mal-mülk, iktidar ve öteki insanlar sorun değil, hatta onlar hayatımızın olanakları ve güzellikleri; sorun hırsın kendisindedir. Hırs tinsel bir enerjidir ve ancak kendi cinsinden başka enerjiyle dönüştürülebilir. Anlayış, şefkat, sevgi ve bilgi dönüştürücü tinsel enerjilerdir. Bilgi bunlar arasında en sondadır. Eğer o başa geçerse insan yüreksiz kalıyor, yani vicdansız, yani insansız...


"Her zerreden ederler davet
Kime edeceksen acep icabet
Gözler kadehine doldurmuş saki
Alıp içen bilir böyle bir lezzet"
                        (İsmail Emre)
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







'Devlet 80 IQ'yla memur alıyor, suç örgütlerinde 120 IQ var'
Fenerbahçe’den dev hareket! Dünyada bir ilk…
Sevgiyi Çoğaltanlara
'Dijital fişleme'
'Gezi Kuşağı' Türkiye'yi terk ediyor

İngiltere Brexit anlaşmasını onayladı
Göçmen parası kayıp!
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 100 Günlük İcraat Programı: Hangi vaatler gerçekleşti?
Melbourne faciadan döndü… IŞİD’den bıçaklı saldırı
ABD'de ilklerin seçimi

Yerli sermaye kaçıyor: 9 ayda Türkiye’den 20 milyar dolar çıktı
Bıçak kemiğe dayanmış!
Fitch'ten uyarı üstüne uyarı!!!
TL, değer kaybında Arjantin’le yarışıyor
Hayali düşmanla savaşan Türk ekonomisi

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Umutsuz ve kitapsız olmayın
Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü

Algı çok tanık tek
Bir Süreç Olarak İnsan
Ütopya: Ayakları yerde, başı gökte
Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

Yedi Neşeli Ahtapot
Bir şehri 2000 yıl sonra ortaya çıkardı
'Son Troyalı'nın iskeleti bulundu
Büyük Set Resifi'ni robotlar koruyacak
Annesi Neanderthal, babası Denisovan bir melez

Avustralya’da Z kuşağının dünya görüşü…
Türkiye’den göç %42 arttı.
Viyana yedi yılın birincisi Melbourne kentini geride bıraktı.
15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi

Bir zamanlar sığınaktı
Işıltı
Yalnız mıyım değil miyim?
Aziz Sancar: Ülkeye küsüm
Gemi adamı cüzdanlı bir kadın!!!

Trafikte yasaklar
Eğri Oturup
YALAN
Edebiyat Notları, Temmuz - Ağustos
Edebiyat Notları, Mayıs - Haziran

Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git