A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

"HIZIR - İLYAS" üzerine söyleşi (2)

Kategori Kategori: Söyleşiler | Makaleler | Yorumlar 1 Yorum | Yazar Yazan: Metin Bobaroğlu | 08 Ocak 2011 04:58:24

"Hızır-İlyas" meselesi kimlik sorunudur, insanlar kimliklerini nerede bulacaklardır? Yüzer gezer kimlik olmaz, kimlik sabit olur, onun etrafında yani "Hak" diyoruz biz, kimlik sabit olur ve etrafında pergelle istediğimiz alanı çizebiliriz.

Metin Kahraman: Peki, efendim, şimdi 21 Mart’ta Dersim’de, az önce size anlattım Gola Çatuli gibi bugünkü Mameki yani Tunceli merkezin, tam 200 köyün birleştiği noktada -Pülümür tarafına doğru 60–70 km. düşünelim, Ovacık tarafına, Gola Satu yani Irmakların çatıştığı noktada- Hızır gölü dediğimiz çok önemli bir ziyaretgâh bugün baraj altında kaldı. Ve diğer altı yedi tane daha baraj tasarlanıyor, bunlar da olursa, her iki istikamette de çok sayıda kutsal mekân, ki çoğu da Hızır’la ilintili, yine 21 Mart yani o yılın paşasının, yani gece ile gündüzün eşitlendiği…

Metin BobarogluMetin Bobaroğlu: Tabii, ekinoks.

Metin Kahraman: Bütün ağaçların secdeye geldiği an, ki bir an olsun o sular, ırmaklar, ab-ı hayat suyu akar bir an; ona tesadüf eden, denk gelen kişi işte o yılın en muratlısıdır, en büyük murada o kavuşmuş olur, buna inanırlar. Şimdi bilindiği gibi Alevî kültürü hele daha yeni Türkiye’de de kendisini var edebiliyor veya açığa çıkıyor, özellikle Dersim gibi yerlerde de, hani bu ziyaretgâhlar nedir, nasıl bir önemi var? Kimse bugüne kadar sormadı, çoğu da bilinmiyor, bin küsur tane mekân var böyle Dersim’de, ziyaretgâh var. Bunların hikâyelerine de baktığımızda da, Tevrat’tan, Kuran’dan, İncil’den bağımsız olmayan, belki orada anlatılanları destekleyen çok zengin efsaneler olarak bakabiliriz. Şimdi, bu barajlar, bu nişangâhlar, bu önemli ziyaretler; sadece bugünkü Kızılbaşların, Alevilerin ibadet yeri olmadığını biliyoruz, yani kadimdir 21 Mart bütün kültürlerde…

Metin Bobaroğlu: Çok önemli, bütün kültürlerde var, kadimdir, evet.

Metin Kahraman: Evet, şimdi barajlar da bu ırmaklar, vadiler üzerinde tasarlandığına göre gerçekten de çok sayıda ziyaret su altında kalıyor. Ben bir Pir’e sordum; “Sizin her 21 Mart’ta ziyarete gittiğiniz yer su altında kalıyor, Hızır’ın mekânı.” Dedi ki; “Hızır çocuk değil ya, kalksın oradan, şu yukarıda otursun. İsterse yirmi tane baraj yapsınlar”. Ancak ben de ona şunu sordum: Tamam, bu doğru, Hızır her yerde hazır, nazır ama burası bir Sinagog gibi, bir Kilise gibi, bir Camii gibi kutsal bir mekân, ki sizin dediğiniz gibi doğal bir mekân bu. Bunu kim o mili oraya çaktı, çok evveliyattan gelen, dolayısıyla sinagogdan da, camiden de, kiliseden de çok eski bir mekân su altında kalıyor yani. Acaba bu Dersim’in halkının psikolojisini nasıl etkiler? Veyahut sözlü kültürlerde insanlığa lâzım gelecek bilgiler yok mudur?
 
Metin Bobaroğlu: Yanıtını aslında bildiğimiz fakat bunu dile getirme ihtiyacı olan bir dönemde yaşadığımız için böyle soruyoruz; yani “yok mudur?” değil, var olduğunu hepimiz biliyoruz, aslında bilmeyen yok da, maksat var. Şimdi, ben olaya şöyle yaklaşıyorum; hem kendi eğitimimden, araştırmalarımdan, hem de geleneksel yaşantılarımdan.

Toplum belleği sağlam zeminlere, doğal zeminlere oturmuyorsa, o zaman hayale dayanmaya başlar. Bir gerçek, hakiki yani gerçekleme, hakikat, tahakkuk, muhakkak, hakiki zeminini yitirirse, toplumda kayma olur, toplumun kendi üzerine kendini bina ettiği temelleri yiter. O nedenle basit gibi gelir; bazı mesela putperestlik filan gibi zannediliyor, Pagan kültür döneminden kalma birtakım davranışlar gibi zannediliyor ve yadsınıyor doğa, doğayla olan ilişkiler giderek; ama bu doğru bir okuma değil. Doğru okuma; insan doğada rahat eder, doğadan uzaklaşan insan rahatsız olur; bu doğru okumadır ve bugün bilimseldir, sözünü ettiğimiz şey bilimseldir.
 
Bu bakımdan sadece o şu andaki sözünü ettiğimiz alanlar değil, bütün içinde yaşadığımız coğrafya, aslında coğrafya bir mekân ama içinde referansları olan, birtakım dayanakları olan, kültür dayanakları, iman dayanakları, belleğinde kendini tarihsel bir bilinç olarak algılayacağı referans noktaları, regresyon yaptığı zaman geri bildirimi olan, feedback, güç alabileceği kaynakları kültürel dokunuşlardır ve yaşamın kendi içinde olmalıdır bunlar, bunları karşılayacak başka bir şey bulamayız.
 
Dolayısıyla, bunların bir nevi ortadan kalkması, doğal olarak da ortadan kalkabilir, bir depremle ortadan kalkabilir, işte bir baraj yapımıyla ortadan kalkabilir, o zaman ne olur? O zaman o Pirin söylediği gibi olur; yani “Hızır-İlyas her zaman insanı anlatır çünkü, ama insan yeni bir yaşam alanı bulur” demek istiyor. Kabul, ama biz dikkat edelim, insanoğlu bu tür belleğini yitirdiği, doğal belleğini yitirdiği yerlerden hep göç etmiştir, buna dikkat edelim.

Vatan sadece toprak parçası değildir, onun üzerindeki değerlerdir. O değerlerle biz içimizde bir vatan duygusu oluşturabiliriz, yani coğrafi sınır çizilerek vatan yapılamaz, vatan töreye taşınmalıdır, törel bir varlıktır. Biz töremizi yitirdiğimiz anda kendimizi, belleğimizi yitiririz. Bu anlamda şunu söylemek mümkündür, bu anlamıyla söylüyorum bunu;  “tarihsiz insan talihsiz insandır”; tarihini yitirir, tarih ise kutsal mekânlar üzerine bina edilir. Orada kutsanmış olan, mekânın kutsanması insanın kendisine eşlik eden, kardeş olan ortamlar; bu bilindiği gibi Amerika’da yaşandı. Amerika’nın keşfinde oranın yerlileri şamanik bir yaşam yaşıyorlar, hani “Kızılderili” diye söylenen, “Indian” diye söylenen insanlar halen kültürlerinden koparılmış olarak, sızlanarak yaşadıklarını biliyoruz ve bu insanların son Oturan Boğa (Chief Seattle) adında bir reisi vardı ve bu reisin Amerikan başkanına bir mektubu var, bugün halen bilinen bir mektup. Diyor ki: “Siz bizden bu toprakları satmamızı istiyorsunuz. Ceylanın bakışını, suyun akışını, rüzgârın esişini, çiçeğin kokusunu nasıl satayım? Bunlar bizim anamız, kardeşlerimiz, bunlar satılmaz ki. Siz geldiniz ve bunları yani oradaki canı, oradaki ruhu, oradaki zevki, o mânâyı, yani Hızır’ı, hazır olanı, eşlik edeni sat diyorsunuz, bunlar satılamaz, siz bunu bilmiyorsunuz. O zaman, sizin felaketiniz olacak bu” diyor. Ve hakikaten bugün bakalım dünyamıza, o zihniyet felaket getirdi mi, getirmedi mi? Şimdi, biz kadim bir kültürüz kökleri de Anadolu’da olan, biz nasıl yaparız bu hatayı? Bunu başkaları yapabilir, biz yapmamalıyız, biz kadim kültürü yeniden harekete geçirecek olan toplumuz, belki de dünyayı barıştıracak olan toplum bu toplum, çünkü kaynağa dönüş muhakkak lâzım.
 
Hermes öğretisi ile, İdris Nebi öğretisi ile Mısır’a giden, sonra Mısır’dan tekrar buraya, Anadolu’ya Tasavvuf olarak geri dönen, kaynakları burada olan yani bildiğimiz tarihsel, kitaplı dinlerden önce, kitabî dinlere konu olan bilgelik Hermes’te vardı, İdris Nebi’de var. Kitabı kaybolmuş denir, hayır, kitapları var bugün, kitapları var, orada görüyoruz ki bütün aydınlanma, bütün ışık öğretisi, bütün nur öğretisi, sevgi öğretisi; doğayla-insan, doğa-evren bir varlık, tek bir varlık olarak algılandığı zaman olur. Ama insan evrenden kendini ayırıp, evrene sırtını dönüp, doğaya sırtını dönüp yaşadığı zaman hep hüsrana uğramıştır. Bunları biliyoruz yani ama bunları biz başkasından bekleyemeyiz.

Bu ülkeden, töre anlamında bu ülke diyorum coğrafyayı gene vurgularken, ama bu coğrafyanın topografyası da var. Onun üzerinde manevi bir topografya da var, bir töre var, bu töreyi yitirdiğimiz an, bizim toprağımız olsa, biz kimiz?
 
Benim kanaatim şudur efendim: “Hızır-İlyas” meselesi kimlik sorunudur, insanlar kimliklerini nerede bulacaklardır? Yüzer gezer kimlik olmaz, kimlik sabit olur, onun etrafında yani “Hak” diyoruz biz, kimlik sabit olur ve etrafında pergelle istediğimiz alanı çizebiliriz. O bizim kültür alanımızdır, yayılma alanımızdır, etkileşim alanımızdır; ama Hak ile durursak ve haksızlığa uğradığımız zaman veya haksızlık oluştuğunu gördüğümüz zaman, buna eğer baş kaldırmazsak -bunu illa isyan etmek mânâsına söylemiyoruz- haksızlığı engellemek ve hakkı tesis etmeye yönelmezsek kimliğimize ihanet ederiz, ben böyle okuyorum. Bu yöredeki kıymetleri yitirirsek, buradaki insanlar belleğini yitirir ve acılar başlar, acılar ağıtlara dönüşür, ağıtlar zehirdir, insanları zehirleriz, çok tehlikeli bir iş yapıyoruz.

Mekke’nin kutsiyeti nereden gelir? Yani “taş toprak kutsal değildir” deniyor; peki, Kâbe var, Mescid-ül Aksa var, Süleyman’ın mescidi var, efendim piramitler o kendi inançlarına göre o zaman, Uzakdoğu’da Ashram’lar var, efendim sinagoglar var, ibadet yerleri, mekânları… Tamam, “bütün kâinattır mabedimiz”, bu kuşkusuz ama bunları temsil eden, kurduğumuz kültürel belleklerimiz var, bunlar bellek. Meselâ Kuran-ı Kerim’de “Hafız” esması vardır, muhafaza. Şimdi, eğer hafız değilsek, muhafaza etmiyorsak, o zaman kendimizi yitiririz, kimliğimiz olmazsa aklımız istediği kadar olsun, kimliksiz akıl ne yapabilir? Düşünün, kimliğini unutmuş bir akıl var, ne yapabilir? Bu nedenle, yani iş böyle basit bir mitolojik öyküler anlatımı gibi değil, dinlerde bu kadar önemsenen, semavi dinlerin içinde yeri olan, aynı zamanda folklorda, aynı zamanda halkın kendi inanışlarında karşılıkları olan sahici bir meseledir ama modern insanın biraz bunu sorgulaması lâzım.

Modern insan -modernizm anlamında söylüyorum bunu- salt “ratio”, mekanizma olan akıl üzerine kendisini inşa etmiştir, vicdanı unutmuştur, insansızlaşmıştır, değerler ortadan kaybolmuştur. Önceki dönemlere ait şöyle bir şey vardı biliyorsunuz, Antik Yunan’da “pathos” vardır; “tutku”,  ama bir de “arethe” vardır; “fazilet”. “Tutku” sahip olmak, ele geçirmek, mülkiyet kurmak ve çıkarlarına hizmet etmek anlamında bir şeydir, yani “ihtiras” diyoruz biz ona. Ama bir de iştiyak var, şevk var, feragat var; o, vazgeçiştir; şimdi bu bizim kadim kültürün özelliği, bu kültür “vazgeçme kültürüdür”, yani bir anne bebeği için kendi hayatını feda eder. Ve bu toplumsal hayatta birbirini sahiplenen davranışlarla oluşur; eğer böyle ise musahip olur, birbirlerini sahiplenirler, sohbet ehli olurlar; yani feragat etmeden biz, nasıl sevgi olacak ki?
 
Sevgisiz yaşamın ne anlamı var? Sevgi yaşamdır. Güneş ışınları bizi, nur, gerçeklik olarak oluştururken, içinde sevgi olarak da insandan tezahür etti. Çekim yani, birbirimize çekiliyoruz, doğaya çekiliyoruz. Bu çekimlere, buluşmalar yani, “Hızır-İlyas buluşması” diyoruz, değil mi? O buluşmalara engel olacak her şey, insanın kendi yok oluşuna gidişidir, kanaatim bu benim, öyle düşünüyorum, naçizane.

Metin Kahraman: Evet, bir de hocam, bence Tunceli’deki cami hocası bir kere çok güzel ezan okuyor, hakikaten sabah dinlediğiniz vakit, çok hoşuma gitti, gidip kendisini tebrik ettim, ayrıca da ezan okumasını da çektik, sonra da sordum. Yani, burada hani siz görüyorsunuz, bak bu kadar çok ziyaret var, yıllardır burada yaşıyorsunuz, görüyorsunuz, bunlar su altında kalıyor, ne düşünüyorsunuz? Dedi ki; İyi ama oralar dedi, Tanrı’ya şirk koşulan yerler. E, dedim, zaten yıllardır ayrıldığımız nokta burası. Hani bak dedim, Başbakan Erdoğan bir açılım yapıyor. Tam bu noktada giderek şunu sorayım, giderek manevi dünyaya dönük insanın bir açlığı, insanların –bunu siz de gözlemliyorsunuz, biz de gözlemliyoruz- bir geriye dönük veyahut anlama süreci, bu anlama sürecinde doğa kültürleri, farzı mahal, Aleviler, Kızılbaşlar, Dersim, Kızılderililer, Aborjinler, doğa halkları yani, giderek onların fikirleri de önem kazanmaya başladı.

Metin Bobaroğlu: Asıl onların fikirleri önem kazanacak efendim.

Metin Kahraman: Ama bunu alacağız değil mi?

Metin Bobaroğlu: Şimdi efendim, şöyle söyleyebiliriz; gene aynı yere döneceğim; ortak rüyalar, rüyalar yalan söylemez, rüyalar hakikîdir. Hiçbir rüyada yalan bulamazsınız, yalan zihindedir ve rüya zihin dışı görülür, bilinçdışı varlıktır ve rüya fıtrata aittir, insanın kendi doğasına aittir. Ve mitler yalan söylemez, mitler doğal bilinçdışı rüyalardır, bunu tekrar tekrar söylüyorum. Efsun, efsane, füsun bizi kendimizden geçiren hakiki deneyimdir, bunlara mistikler yakındır, sufiler bunu deneyimlemek için uğraşırlar. Mesela bir dinin içinde sufi ile sufi olmayan dindarı ayıran şey, deneyimdir. Sufi olmayan dindar kurallara uyar, kendisini kötülükten arındırmak, iyilik yapmak için programlar ve buna da dikkat etmeye çalışır ama kalbinde duyamaz bunu.
 
Sufi ise zihnini by pass edip kendisinin fıtratına, doğasına dokunduğu için Mevlana gibi “aşk” diye feryat etmiştir. Pir Sultan gibi topluma o aşkı yaymaya, hakkı hakikati ortaya getirmeye, Hace Bektaşi Veli gibi onu bir kültür haline getirmeye, bir yaşam biçimi haline getirmeye, Yunus Emre gibi bunu evrensel bir söz haline getirmeye dönüşmüşlerdir. Doğalarına dokunmasalar, Hızır onlara yoldaş olmasa böyle bir şey olmazdı, salt zihin bu işi başaramıyor. Bütün dinlerde görülmüştür bu, o zaman belki de şuna bakmamız lâzım; şöyle bir ifade benim irşadında bulunduğum insanın söylediği bir ifadeyi kullanayım, diyor ki;
 
 “Dinin dış kabuğu farklıdır, her insan yaşadığı koşullara göre dış kabuğunu oluşturur veya kendi zanlarını koyar, yükler. Ama dinlerin içi, fıtratı bir olduğu için, hakikati bir olduğu için aynıdır ve hepsinin aradığı barış, huzur, sevgi, imandır. Eğer bunlar yoksa orada dinden söz edemeyiz evladım” demişti.
 
“Din dereleri” demişti, “din dereleri hikmet ırmağına dökülürler, hikmet ırmağı da hakikat deryasına dökülür, hakikatte zan kalmaz, zan, güman biter evladım” dedi. Peki, ne demek efendim bu? “Bilimdir, sanattır, felsefedir evladım” dedi, oraya akar. Ama vicdansız bilim, vicdansız sanat, vicdansız felsefe dinsiz olduğu için –din vicdan demektir- onlar da insanların başına belâ olur. O nedenle vicdan esastır, değerler esastır, bu bakımdan baktığımız zaman kültürümüzün içindeki yitirmekte olduğumuz temellerin vicdana ait temeller olduğunu söyleyebiliriz. Evet, akıl çok başarılı bir konformizm yapabilir, yani doğayı hizmete sunar, işte konfor, eşyaları yapabilir ama insanın ruhunu dönüştürmez, insan ruhunu dönüştürecek olan vicdandır, değerlerdir, kalbî etkileşimlerdir. Bu da mitler, gene o ortak rüyalara dayalıdır. Onları yitirdiğimiz an, ki bütün Batı bunu tartışıyor, bugün modernizmin bilimsel tartışmalarının temelinde vicdanı nerede temellendireceğiz, doğayı terk ettikten sonra doğanın animistik…
 
Özür dilerim, biraz laftan lafa geçmiş gibi oldu ama çok temel bir şey söylemek istiyorum, bilimsel bir şey, o da şu; doğayla doğrudan doğruya, deneyimlerini doğada yaşayıp dile getiren halklarla, sözel yani yazılı metinler üzerinden kendilerini kurgulayan veya inançlarını, dinlerini bu şekilde yazılı metinler, literatür üzerinden oluşturan halklar arasında çok ciddi bir fark var. Bir tanesine “kalbzen” denir tasavvufta, mutasavvıflar “kalbzen” derler, ötekilerine “kalpazan” derler. “Kalpazan” demek, sahte para kullanan demektir; kitaptan öğrenilmiş bilgiyle din olmaz.
 
Din doğrudan doğruya deneyim, yaşam deneyiminden çıkar; kitaba söz olarak geçebilir, işaret anlamında. Bugün dinler sözel olmaktan çıkmış, yazılı hale gelmiş; yazının egemenliği sözün canlılığını ortadan kaldırdı. Anadolu’da söz hala yaşıyorsa, mitseldir, canlıdır, diridir, kalplere yazılır. Kulaktan kalbe dökülür sohbet, Anadolu’da sohbet kavramı var, dünyada yok. Sohbet etmek, dertleşmek… Batı dünyasında “dertleşme” diye bir kavram yok. Orada Stanford Üniversitesi’nden bir hocayla görüştük ve ben Anadolu tasavvufunu ve onun içindeki yaşadığımız bu bilgeliği ve onun insanlık üzerindeki sağaltıcı etkisini anlatıyordum. Kendisi şunu söyledi, dedi ki; “Bizde dertleşme kavramı yok, onun için dışarıdan birisinin bizi eğitmesine, sağaltmasına ihtiyaç duyuyoruz ve psikiyatriste muhtacız. Siz dertleşiyorsunuz, sizin psikiyatriste ihtiyacınız yok ki.”
 
Şimdi, bu tabii bir şey, çünkü dertleşmek Anadolu insanının kalbini birbirine açması demek; eğer kalbimizi birbirimize kapatırsak, kuralları insanların vicdanının üstünde tutarsak, zihni yani, o zaman yalıtılmış insanlar, soliptik varlıklar, doğasından kopmuş, birbirinden kopmuş insanlar birbirlerine güvenemezler. “İnne men muminune ihve” derler; “ancak müminler kardeştir”. Peki; iman, güven kalktığı zaman da kardeşlik kalkar; musahiplik kalktığı zaman, hayatı nasıl idame ettireceğiz?

Birbirinin karşısında uzlaşmış toplumlar, bu anonim şirket gibi olur, kâr ettiği müddetçe yaşar, evet, doğrudur. Bugün uygarlıklara bakalım, kâr ettikleri için yaşıyorlar, kârlarını yitirdiler mi tasada birlikleri olamaz. Ama biz Anadolu insanı, buradaki temellerimize baktığımız zaman, biz tasada birlik, bizim ağıtlar yüreğimizde dalgalanır ve bizim gözümüzden yaş getirir; biz o ağıtlar yoluyla kültürümüze, doğamıza, töremize bağlıyız. Bilinçdışı şeylerdir bunlar, yani tasarlanmış dünya, uygarlık -tasarlanmış tırnak içinde- yani kurgulanmış dünya kurgudur, onda hakikat bulunmaz, değerler bulunmaz. Ben bunu sürekli bu tarzda vurguluyorum, biraz Anadolu sıcaklığıyla bilimselliği yan yana kullanmaya çalıştığım için, yoksa doğrudan doğruya bilimsel terminoloji ile de konuşabiliriz, o zaman tam da söylediğimizin karşıtını kullanmış oluruz. O bakımdan benim kanaatim, gene aynı şeyi söylüyorum; bu toplum rüyalarını diri tutmak, sözel kültürü diri tutmak; ama bunu yazılı kültüre ve eğitime aktarmayalım mı? Aktaralım, yazılı kültürü egemen kılmayalım. Bizim geleneğimizde ilginç bir şeydir bu, birine “âdet” denir yani alışkanlıklar, âdet denir; bir tanesine “töre” denir. Töre farklıdır, törede ilkelilik vardır. Âdetlerde argümanlar vardır, argümanlar üzerinden birlik sağlanamaz. İlke üzerinden birlik sağlanır ve töre o ilkeye bağlılıktır. Hızır her zaman arayıp, her zaman onun kendisine eşlik etmesini istediği bir aşkınlıktır aynı zamanda; aşkınlığa dönmek, yani aşkınlığa dönüş; dua hali, bir yalvarıştır. Hızır istemek, Hızır yardım istemek, himmet istemek egoyu kırmaktır, boyun eğmektir. Ve insanlar egolarına taptıkları için ve artık boyun eğmeleri kalktığı için, birbirlerine de boyun eğmiyorlar yani hürmet etmiyorlar.
 
Buradaki boyun eğme hürmet; hemen bunu kölelik veya başka bir şeyle yargılamak doğru değil bence. Bizim uygarlığımızın köklerinde, bu toplumun uygarlığının köklerinde üstü örtülmüş olarak bu değerler var ve bu yapaylaştırılmış; tarihsel süreçlerde –ben onlara fazla girmek istemiyorum-  ciddi siyasi tasarımlar doğrultusunda kullanılmış din anlayışı; bu hakiki, temellerini kendi yaşamında bulan din anlayışına karşı kurulmuştur. Bu bildiğimiz gibi –ben bunu açık açık söylüyorum- Emevilerin tasarladığı ve tesis ettiği din, fıtrata uygun olan İslam, hakiki İslam dininin üzerine bir perdedir. Bu perde kalkmadıkça, İslamın hakikatinin doğal yaşama, fıtrata dayandığını, insanların bu doğayla olan barışıklıklarını yeniden tesis etmeleri gerektiğini anlamak zor değildir. Yani ortada siyasi bir perde var, efendim; tarihsel, siyasi bir perde var. Benim bir ifadem var, beğenilir beğenilmez bilmiyorum: “Muaviye’nin dininden çıkıp Muhammed’in dinine girmek lâzım”;  ben böyle düşünüyorum.
 
Metin Kahraman: Çok teşekkürler

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 9 / 9 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

mustafa alagoz { 16 Ocak 2011 12:10:00 }
Her şeyi fark etme yetisine sahip olan insan kendini her şeyden farklı görür. Böylece kendini "Ben" olarak ifade ederek biricikliğini ister istemez deneyimler. Bu an nerdeyse cennet ile cehennemin sınır çizgisidir. "İnsan atılmış bir varlıktır" demek ile "İnsan kainatın bir özetidir" demek bize bağlı. Birincisi insanı tedirgin eder; değersiz, bir kenara atılmaya aday, sanki bu dünyada sadece geçici bir misafir, ama her an anlamsızlaştırılıp hiçliğe atılacak bir varlık. İkincisi ise, her şeyle hemdem olabilecek, her şeyin her şeye destek (rahmet) olduğu evrensel bir aile ferdiymiş gibi hal yaşatır.

Bu bakış açıları bireylerin keyfine göre oluşturdukları bir seçim mi yoksa varoluşsal bir zemini var mı? Eğer keyfi ise, yani varoluşsal bir zemini yoksa hiçbir anlam ifade etmez. Ama öyle değil, varoluşsal bir zemini var.

"Benlik varım der demez korkuya kapılır. Yalnız olduğunu anlar" (Campel) Ben diyen kaçınılmaz olarak 'Sen'i yaratır ve işte ikilem. Hakikatte durum böyle değil, ama bir başka açıdan da tam de böyledir. (Diyalektik). Mevlana'nın şu söylemi bu çelişik söylemi çok anlamlı bir biçimde ortaya koyuyor:

"Her kim 'ben'siz oldu, bütün 'ben'ler ondadır. Mademki kendisine dost değildir, cümlenin yâri oldu."

Zemin kaybolursa ya da kayarsa onun üzerine oturtulan her yapı ya yıkılır ya da kaygan olur. "Bir gerçek hakiki zeminini yitirirse.... toplumda kayma olur, .... kendini bina ettiği temelleri yiter." Bu bir hakikattir ve birey içinde geçerlidir. İnsan kendi varlık zeminini kendinde taşır. Önemli olan bu zemini zihinselliği ile; özentiyle, onun-bunun beğenisini kazanmak, ayrıksı birisi olmak için mi, yoksa kendi doğasının (fıtrat) olanaklarına dayanarak özgürce belirlediği yönelimlerine göre mi yapıp yapmadığıdır. İnsanın mutluluk veya mutsuzluğu bu noktada belirlenir.

Ruhsuz suret yoktur, surete çıkmamış Ruhun da hiçbir değeri yoktur. İkisi birliktir, daha doğrusu bir varlığın olmazsa olmaz iki yanı. Bu yanlardan birisine yapışıp kalmak geleneğin söylemiyle insanı deccal yapar, tek gözlü canavar. Günlük yaşamda insanlar arası hoyratlığın çoğunlukla bu deccallikten doğduğunu görmek zor değil.

Mitolojisini kaybeden dinler bir zorbalık ve taassup zırhına büründüğü gibi, kendi asli özelliğinden kopmuş insanda öfkeli ve mutsuz oluyor; şiddet yüklü, kuşkulu, tatminsiz ve yalnız....
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







MEB Müsteşarı: Ezberci eğitim geleneklerimize uygun
Merkel’in çatalı ve Polonyalı muslukçu
Bu kafa ile nereye kadar?
“Talan”ın en onur kıranı!!!
“Evrim Bir Gerçektir Ve İnanç Meselesi Değildir”

Bu Trump’a vurulan son darbe mi?
Bütün sağlık bilgilerinize internette bir yerde erişmek mümkün mü?
Sağlık Bakanlığı şehir hastanelerinde kiracı olacak
Avustralya %61 ile eşcinsel evlilikler için 'Evet' dedi
Gerçekten “Yol yapmışlar”

Avrupa Birliği : Türkiye, kara listeye girebilir
Bitcoinin yeni rekoru 8315 Amerikan doları
2018’de dolar 1,97 TL olacak demişlerdi !!!
Dikkat: Emlak balonu patlamak üzere
Cennet'te iki tanıdık daha!!!

Alzheimer : Yüzyılın Belası
Coğrafya
Kütük Siyaseti: Nerelisin?
Atanamayan sol ya da al yazmalının ölümü
İlber Ortaylı: Megalomaninin sonu yok

İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor
Çığlık
Bir tarihi miras daha böyle katledildi
Atatürk kimin çocuğu ?

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Korkunç rapor: Milyarlarca insan için su felaketi!
Türkiye ‘gıda egemenliğini’ kime karşı, nasıl kaybetti?
Sadece üç senemiz kaldı!
Okyanuslar için verilen 5 tehlike alarmı.
Cinayetin ardından çevreciler buluşuyor

Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?
Dubai'de ilk robot polis göreve başlıyor
Avrupa Parlamentosu robotlu hayata düzenleme
Yeni nesil market!!!

Asurlu tüccarların tabletleriyle Anadolu'da yeni antik kentler bulundu
Körtiktepe'de tarım öncesi yerleşik yaşam tespit edildi
Göbekli Tepe’nin üç taşı, üç rengi
Bir Altın Elbiseli Adam daha bulundu!
Göbekli tepe’de Kafatası Kültü

'İntihar girişimi' patlaması!
“6 Bin ‘AK Troll’ Sosyal Medyayı Manipüle Etti”
İstanbul irtifa kaybedirken Melbourne yerini koruyor
Türk gençleri kaçıyor
Avrupa’nın ilk gelişmiş uygarlıklarının kökenleri Türkiye’den çıktı

Türkler nasıl ve neden müslüman oldu?
Müzik ile Resmin Dansı
UNUTMA-K: BAŞLANGIÇ
Organik aydın, turfanda vekil
Kriz değil, çöküş…

Edebiyat Notları, Eylül - Ekim
Sürdürülebilir
AKIL UZ
İyi kötü
Edebiyat Notları, Temmuz – Ağustos

Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi
Saha Türkleri
Yeni yıl armağanı hediye e-kitap : Leyla Erbil ile


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git