A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

İnsan kendine yük - Kendine dost

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 2 Yorum | Yazar Yazan: Mustafa Alagöz | 10 Ocak 2013 07:30:50

Hata yapmayı göze alamayan kendine güven oluşturamaz, kaybetmeyi kabullenemeyen kendini bulamaz. 'Hata yapmak' ve 'kaybetmek' yaşamın can suyu, her insan her zaman bu deneyimi yaşamakla yüz yüzedir. Mademki "Allah her an bir şendedir"; yani varoluş halden hale geçip kesintisizce dönüşüp kendinden kendini doğurup durmaktadır, İnsan da bu akışın içindedir. Üstelik hem nesne hem de özne olarak... Özgür irade sahibi; "emaneti kabul" etmiş bir sorumlu, kendi hesabını kendi görmek zorunda, içinde yaşadığı dünyaya karşı da görevleri bulunan özne olarak.

İnsandan başka canlı-cansız hiçbir varlık sıkıntı yaşamaz, hırs taşımaz, bunaltıya düşmez. Bu insansal haller biz insanların hem trajedisi, hem de şansı. Trajedisi; çünkü bütün acılarının, mutsuzluklarının, acımasızlık ve yıkıcılığının kaynağı; şansı çünkü bu yolla kendi dehasının, yüceliğinin ve yaratıcılığının da doğduğu yaşam enerjileri. Trajedimiz ve yaratıcı şansımız aslında aynı yaşam enerjisinden beslenir. Arada irademiz var: Bu enerjiyi hangi yönde nasıl kullanacağımız bizim sorumluluğumuzda. Sokrates’in dediği gibi; “yüce şeyler düşünerek -‘ve de eyleyerek’- yücelmek de”,  “aşağıların aşağısına” düşmek de bize bağlı. “Aklı daima şehvetine galip gelen kimse meleklerden daha yüksek, şehveti aklına galip gelen ise hayvanlardan daha aşağıdır.” (Hadis)

Hz. Mevlana yaratıkları üçe ayırıyor; melekler, hayvanlar ve insanlar: Melekleri; “ibadet, kulluk ve zikir yaratılışlarında vardır”, diye belirterek onların sorumluluklarının olmadığını söyler. Hayvanlar; “sırf şehvettir, kötülükten kendilerini alıkoyan akılları yoktur”, der. “Geriye akıl ve şehvetten mürekkep olan zavallı insan kalır (bunun üzerine teklif vaki olmuş), yarısı şehvet, yarısı melek, yarısı hayvan, yarısı yılan, yarısı balıktır. Balık olan kısmı onu suya doğru çekiyor; yılan olan tarafı ise, toprağa doğru sürüklüyor. Bunlar birbirleriyle keşmekeş içinde ve dövüşmektedirler.” (Fîhi Mâ Fîh.)

Bu simgesel bir anlatım; Burada yılan nefsi, toprak ise arzuları ve onu giderecek nesneleri; Balık niyeti simgeler; su ise düşünceyi, tinsel değerleri.

Hakikatleri duyusal araçlarla ve her anlayışın sezebileceği düzeyde anlatmak bilinci keşfe sürükler, çünkü bireyi kendi içine yolcuğa çıkarmak için etkili bir yöntemdir.

İçe dönmek ve dışarı kaçmak; biz insanların içinde gerilim oluşturan iki kutup. Benliğimizdeki tüm devinimler, psikolojik çalkantılar bu gerilimden yansıyan duygusal dalgalanmalardır. Bu dalgalanmaları farklı psişik haller olarak duyumsarız; bunalım, sıkıntı, mutsuzluk; sevinç, tutku, özlem,… vb. İç; yani düşünce -akıl-. Dış; yani beden –arzularımız-, aslında birbirine bağlı ve birbirini tamamlayan aynı varlığın iki yüzü. Bunların etkinlikleri, istekleri ve doyum araçları birbirinden nitelik olarak farklı olduğu için içimizde bir gerilime yol açarlar.

Bedensel arzular kendiliğinden, doğal bir yasalılık altında devinir ve talepte bulunurlar. Düşünsel dünyamız ise iradidir; toplumsal dürtü ve içgüdüsel güçlerin denetiminden kurtarılabilirler.
Varlığımızda hangi gücün yönlendirici olduğu yaşamımızın niteliğini oluşturur. Öz olarak kendimizden uzak, kendimizle ve çevremizle kavgalı, kısaca kendimize yük olarak; ya da kendimizle ve dış dünyayla dost olarak yaşayıp yaşamayacağımız bu güç odaklarından hangisinin baskın olduğuna bağlı.

Varlığımızın doğal ve iradi olan kutuplarının ilişkileri üç biçimde olabilir; ya doğal arzu ve dürtülerin belirleyici olduğu kendiliğindenlik; ya tümüyle dünyadan kopuk, soyut, yaşamın gerçek taleplerine yanıt vermeyen bir ruhsallık içinde; ya da her iki kutbun hakkını vererek ve bunları anlamlı bir şekilde uyuma getirerek bütünlüklü bir anlayışla yaşamak. Hayvanlarda böylesi bir ayrıma gidemeyiz, çünkü onlar kendileriyle tam bir uyum içinde, kendileriyle özdeş biçimde yaşarlar. Ancak farkındalıkları yoktur, kendilerini bilmezler. Varlık kazanmak maddi bir bedene sahip olmak değil, “Faal Akıl” ile kendini yaratmaktır.

İnsan farklı, çünkü o bir bilinç varlığı. Bunun anlamı, insan her ne yaparsa yapsın ona bir düşünce eşlik eder; eşlik etmesi aynı zamanda iç dünyasında bir iz bırakması demektir. Bu bırakılan iz bireyin kişiliğine bir yapı taşı olarak yerleşir; onu hem biricik, hem de sorumlu kılar.

Etkinlikler ve eylemler kişiliğin yapılanmasını sağlarken, bu yolla şekillenen kişilik daha sonra o insanın yapıp etmelerinin koşulu haline gelir. Benlik verili varlığımız, kişilik ise benlik potansiyelinden kalkarak oluşturduğumuz kendi yaratımımız olan sosyal bir olgudur. “Sosyal olgu olmak”; sosyal ilişkiler içinde oluşturulur ve sosyal ilişkilere sokularak diğer insanların yaşamına etki eder anlamında…

Kişilik oluşturma sürecimizde nefsanî arzuların mı, yoksa ereğe bağlı tinsel değerlerin mi etkin olduğuna bağlı olarak kişiliğimizin yerleştiği bir merkez oluşur: Her merkez kendine göre bir çeper yaratır.

Umutlarımız, hayatın içindeki duruşumuz, ilgi alanlarımız, algı ve yargılarımız kendi içinde bir bütünlük oluşturur, başka bir ifadeyle kendi içinde sistematiktir.  Merkez derken söz konusu bütünlüğün çekirdeğini kastediyorum. Bu merkez sonunda birbirinin tersi nitelikte iki notada oluşuyor: Ya ‘Nesne’ merkezli ya da ‘Değer’ merkezli. Her ikisinin de içimizde kökü var. Bu kökler doğal, varoluşsal olduğu için içimizde devinen iki enerji kaynağı olarak yaşamımızın her zerresine nüfuz edebilirler.

***

Varız; bir beden olarak, belirli yetilerle donanımlı olarak ve bu yetileri gerçekleştirme iradesine sahip olarak. Bu yetilerin itkisiyle kendimizi inşa etmek sorumluluğu ile yüz yüze geliriz. Yaşama anlam vermek, ya da yaşamın bizden anlam talep etmesi karşısındaki durumumuz, Varoluşçu Felsefenin “Temel Anksiyete” dediği hakikat bilincimizin kapısını çalar.

Hiç kimse bu gerilimden kaçamaz, ancak erteleyebilir, ya da kendini uyuşturabilir. Kendini uyuşturmanın en kolay ve genel olanı insanın kendine meşgaleler yaratmasıdır: Nasıl? Örneğin; daha çok alış veriş, daha çok seyahat, daha çok eğlence, daha çok cinsellik, …

Meşgale, başka bir ifadeyle oyalanma; bir gereksinimin doğal karşılığı olmayıp zamanı doldurmak için yapılan etkinliktir. Etkinlik sürecinde insan kendini unutur, ancak etkinlik bittiğinde boşluk yine kendini duyumsatır. İnsan bu durumda daha önce bildiği şeyi yapar, bildiği şeyi yapmak tekrara düşmektir ve tekrar insanı boğar. Bu boğulmadan kurtulmanın yolu dozu arttırmaktır, tıpkı uyuşturucu bağımlılığı gibi. Boşluğu dolduran şeylerin sadece niceliği arttırılmış olur. Nicelik artışına bağlı olarak boşluğun hacmi de büyür. Tekrar nicelik artışı… ve bu kısır döngü devam eder, sonuç; yıkım. Bunaltı, depresif haller, yalnızlık ve tatminsizlik; işte günümüz modern yaşamının en yaygın sorunsalı.

***

Verili yanlarımız bizi doğal dürtülerin, nefsanî arzuların doyurulmasına yöneltir. Başka bir ifadeyle bizi hep dışarıya, arzu ve isteklerimizin taleplerini karşılayacak nesne ve olgulara doğru iter. Bu, son tahlilde “Nesne Merkezli” bir insan olmaktır.  

“Nesne” sözcüğü burada Kavramına uygun anlamında, yani çeşitliliğinin sonsuzluğu yanında bilinç üzerindeki ektisini içerecek biçimde kullanılmaktadır. Örnek; iktidar hırsı, şöhret özlemi, kibir duygusu maddi bir şey değil, ama bilince etkisi açısından bilinç için bir nesne işlevi görür. Öte yandan bu ve benzeri tüm nefsanî arzuların varacakları yer maddi nesneye tapınma ve maddi nesneye dayanarak kendini gerçekleştirmek zorunda olduğu için “Nesne Merkezli” demek olgunun özünü ifade etmeye uygun düşüyor.
                                           
***

Arzular daha önce bildiklerini ve hep daha fazlasını talep eder. Hep “daha fazlasını” arayan bir bilinç hali asla tatmin olamaz; kendini her zaman eksik, gergin ve tedirgin hissetmekten alıkoyamaz. Arzu daha fazla arzuyu çağırır. Kendisini, doyurduğu her andan sonra daha fazlasını ister halde bulur. Bu durumda istekler insanın kendi bilincinden, özgür iradesinden değil, dışarıdan gelen uyaranlardan beslenir. İşte bu durum, insanı hep “nesneye” yöneltir...

Nesneler sonsuz ve buna bağlı olarak uyarı odakları da sonsuz olur. Kişinin bilinci bu durumda sağa-sola dönüp durur, uyarıcı etkilerin çeşidine ve şiddetine bağlı olarak arzuları uyanır. Uyanan ve şiddeti artan arzu insan bilincine egemen olduğunda artık o kimsenin içsel özgürlüğü kaybolmuş demektir.

“Nesne”ler doğaları gereği kanıksanır türdendir. Kanıksandığı için hep çeşitlilik ve “daha fazlasını” elde etme dürtüsü uyandırır. Nesnelere sahip olunur; sahip olunan şeylere sahiplenici başka öznelerde olduğu için, insanın içinde rekabet ve kıskançlık duyguları uyanır. İşte bu nokta insanın insana olan güvensizliğinin ve düşmanlığının kaynağıdır.
 
Kendimizi gerçekleştirme duygusu doğamızın bir talebidir ve güzeldir. Kendimizi başkasına kabul ettirmek ve kanıtlama duygusu ise bu doğal eğilimin yolundan sapmasıdır. Huzursuzluğun, güvensizliğin ve tedirginliğin filizlendiği dönemeç… Bu durumda insan kendine bir sığınak arar; din, ideoloji, milliyetçilik, yetenek, “başarı”, şöhret, makam… bu olanağı sunabilir. Daha olmadı kaş göz güzelliği, adale gücü, herhangi bir kişisel yetenek sığınağımız olur. Yalnızlaştıkça ve tedirginleştikçe bunlar bizlerin ilahı olur. Varlığımızın tüm anlamını ona yükleriz. Bu anlamda “İlahsız” –dinsiz- insan yok gibidir. Onun için “lâ ilâhe….” denmiştir.

İlah edinme zanlar üretmeye ve kör inançlara bağlanmaya zemin olur. Zanlarımızı gerçekmiş gibi görüp onu yaşadığımızda içimizde kargaşa ve gerilimler yaratmamız için yeterli neden oluşmuş demektir. Bu durum kendini, nedenini bilemediğimiz halden hale geçişlerde gösterir. “İçimde bir sıkıntı var”, “kendimi yorgun, keyifsiz hissediyorum”,  “canım bir şey yapmak istemiyor” türünden sızlanmalara, kendimizde dahil zaman zaman  şahit oluruz. Çünkü yaşam enerjisi sağa sola dağılır. İnsan eylem yapmak için bir noktaya odaklanır, niyetle başlar ancak sahip olduğu enerjisiyle bunu gerçekleştirebilir. Enerji dağınık olduğunda odaklanma olamaz. Bu durum kendini içimizde, “keyifsizlik”,  “yorgunluk” … vb. biçimlerde duyumsatır; bilimsel ifadeyle söylersek “depresif” bir hal oluşur.

Bu hallerin davranışlara yansıması sıkıntının şiddetine bağlı olarak öfke biçiminde ortaya çıkar. Öfke, insanın içindeki tüm olumsuz duyguların ortaya çıktığı kapıdır. Hırs, kıskançlık, yıkıcılık, kurnazlık, gibi tüm haller öfkenin dereceleridir, davranışa çıkışı ise saldırganlık ve şiddettir. Şiddet şiddettir, mutlaka maddi bir şeyle olması gerekmez. Hakaret, küfür, argo, alaya alma, küçük düşürmeye kalkışma, … tümü şiddettir, çünkü hep “ötekini” sınırlamaya ve yok etmeye dönüktür. Bunlar özü itibariyle aynıdır, sadece kullanılan araçlar farklıdır.

Varlığımızı maddi uyaranlar, gereksinimler aracılığı ile duyumsarız. Sadece söz konusu maddi uyaranların taleplerine bağlı yaşamak insanı kendi olmaktan uzaklaştırır, kendine dayatılanlara karşılık vermek durumunda bırakır. Bunun yarattığı şaşkınlık, öfke, tatminsizlikle insan kendi kendine yük olur.

***
                        
Yaşam enerjisi ( Kundalini, Nefs, Libido aynı anlamda) tekdir, genel olarak söylersek yönü ikidir; birisi nesnelere dönük, diğeri ise değerlere. Arzu, bizim bir yaşamımız, bir yaratıcı enerjimiz olduğunun kanıtıdır. Arzuları yok etmek değil maksat, arzulara, daha doğrusu onun nesnelerine köle olmamaktır bütün mesele. Doğal güdü ve toplumsal dürtülerin kendileri bizim yücelmemizin, insan olmaya dair tüm güzellikleri yaratmamızın da koşuludur. Nasıl? Bu yaşam enerjisini hak için hak ile işleterek. Hak derken olguların, nesnelerin ve olayların içerdiği zorunlulukların bilincinde olmayı kast ediyorum.

İnsan bunu kendine değerler edinerek yapabilir. Değer, suret kazanmış hakikattir. Hakikat bir sanat eseri, bir fikir, bir ahlak modeli, bilim ve teknoloji biçiminde gerçekleşmiş olabilir. Hakikatin doğası, iyi-güzel-doğru olmaklıktır. Bunun anlamı sonuç olarak yaşamı özgürleştirip özgürleştirmediği, insanın mutluluk ve ferahına yol açıp açmadığıdır.

Bireyde değer olarak kendini gösterir. İlk başta soyuttur ancak bu değerler bireyin etkinliği ile varlık kazandığında bir anlam ifade ederler. Değer öncelikle ahlaki bir nitelik olarak eyleme dönük yanı olmak durumundadır. Değerin eyleme dönüklüğü ise niyettir. Kişinin niyeti kişinin ne olduğunun ve ne olacağının işaretidir.

Yaşam enerjimizin hangi merkez üzerinden yaratıcılığa yönlendirileceği bireyin seçimine bağlıdır. Seçimimiz irademizdir, bunun hangi hedefe hangi ilkelerle yönlendirileceği ise niyetimiz. İrade-niyet-eylem, insanın kendini inşa etme, kendini yaratma, kendi kendiyle nasıl hesaplaşacağının anahtarı. Bunların birliği ise bireyin yaşamını yönlendiren ilkesidir.

Değerler bireyde niyet yoluyla ilke olurlar. Değere bağlılık, insanın kendi kendini neyle denetleyeceğinin, nasıl anlayacağının ve nasıl anlamlandıracağının yolunu açar. Bütün yapıp etmeleri, düşünce ve tasarımları bu ilke yoluyla birliğe getirilir ve insanı kendi merkezinde tutar. Uyaran ister içerden ister dışarıdan gelsin O şaşırmaz. Bu uyaranlara karşılık verir, onları yok etmez, çünkü yok edilemezler, ancak yönlendirilebilirler. Tıpkı yıldırımları çekip yıkıcılığını önleyen paratoner gibi, ya da sağı solu yıkıp talan eden sel sularını denetim altına alıp verimli şekilde kullanmak gibi.

Dürüstlük, paylaşımcılık, fedakârlık, hak bildiğinden şaşmazlık; bunlar insana ait değerlerdir, yani doğada bulunmazlar. Doğal insani enerjiler ve doğal güçler bu değerlerin kuşatmasında, ilkeli iradenin gücü yoluyla yönlendirilirler. Başkası değil, insan kendi değerleri ve ilkeleri yoluyla kendi kendini denetler, yaratır ve yaşatır. ”Kitabını oku; bugün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter.” (Kur’an, İsra/14)
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 4 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

Hulisi AKKANAT { 09 Şubat 2013 12:42:02 }
Sevgili Dostum her daim olduğu gibi gene çağrışımlar yüklü yazınla sarsıldım. Biraz 'Benlik' denen olguyu fazla hırpalamışsın gibi geldi..Esinlemelerinle benlik bilinci konusunu nasıl başkaca yaklaşabiliriz? sorusu üzerine düşündüm ( Asla sahneyi 'kapma' düşüncem yok ). Gönlüne sağlık, devam dostum.. sevgilerimle..

Benlik bilinci dediğimiz olgu, yani bireyin kendini dışardan izliyormuşçasına ayrı bir varlık olarak değerlendirme yetisi, insana özgü bir niteliktir.
Nasıl gözükürse gözüksün gerçek şudur ki benlik bilinci insanın en muhteşem özelliğidir. “Ben” ve dünya arasında bağlantı kurabilme yeteneğidir. Ancak bu şekilde zamanı doğru biçimde algılayabilir, geçmişe dönebilir ve geleceği tasavvur edebiliriz. Böylece geçmişimizden bir şeyler öğrenir ve gelecek için planlar kurarız. Pek çok nesne için semboller üretebiliyorsak bunu benlik bilincimize borçluyuz. Hatta “güzellik”, “iyilik”, “mantık” vb. bir sürü kavramı soyut kavramı kafamızda yerine yerleştirebiliyoruz. Benlik bilincimiz sayesinde kendimizi başkalarının bizi gördüğü gibi görebilir ve diğer insanlara karşı özgeci davranışlarda bulunabiliriz. Kendimizi başkasının yerine koyup onun yerinde olmamız durumunda neler yapacağımızı düşünebiliriz. Başka birinin yerinde olmayı hayal edebilir ve onun duygularını daha iyi anlayabiliriz. Önemli olan bu kapasitemizi ne denli verimli kullandığımız değildir. İstersek bunu hiç başarmıyor olalım, yine de dostlarımızı sevmemiz, etik değerlere sahip oluşumuz, gerçekleri görebilmemiz, güzel şeyler yaratmamız, kendimiz için idealler yaratmamız hep özgeci kapasitemiz sayesindedir. Bu his bazen öyle yoğun hale gelir ki ideallerimiz için ölümü bile göze aldığımız olur. Bütün bu potansiyeli hayata geçirebilmek “insan olmak” demektir.
Her güzel şeyin de bir bedeli oluyor şüphesiz. Hediyelerimizin bedelini endişeyle veya iç dünyamızdaki çalkantılarla ödemek zorunda kalabiliriz. Benliğin doğuşu hiç de basit ve kolay bir olay değildir.
Birey olarak varlığın farkında olmak ne demektir? Hepimiz tensel, tinsel ve psikolojik birer varlık olarak ruhsal gelişimimize başlarız. Bunu mantık çerçevesinde ispatlamak zordu, zira bilinçten bahsedebilmenin ön koşulu bilincin varlığını kabul etmektir. İnsanın kendi varlığının farkında oluşunda her zaman anlaşılmaz bir nokta olacaktır. İnsanın kendini sorgulayabilmesi için önce benliğinin farkında olması zorunludur. Salt denklemlere dökülemiyor diye “benlik” olgusun reddetmek, Sigmund Freud’un bilinçaltındaki güdüler ile tezlerinin ‘bilimsel olmadıkları’ gerekçesiyle geçersiz sayılmasıyla hemen hemen aynı şeydir. Belli bir bilimsel metodu doğru belleyip, buna uymayan bireysel deneyimleri reddeden bilim dogmatik ve muhafazakâr bir bilimdir; dolayısıyla gerçek bilim olamaz.
“Benlik”i bir nesne olarak kanıtlamak durumunda değiliz. Tek göstermemiz gereken, insanların kendileriyle bağlantı kurma konusunda potansiyelleri olduğudur. İçimizde işleyen mekanizma benlik mekanizmasıdır, ancak bu şekilde diğer insanlarla bağlantı kurabiliriz.
İnsanların ruhsal deneyimlerinin karmaşıklığı, bizim onları yorumlandırabilme metotlarımızın hep bir adım önünde olmuştur. Birey olarak kimliğimizi anlamanın tek yolu iç deneyimlerimizi anlamlandırabilmektir. Benlik bilincinin farkında olmak kesinlikle entelektüel bir uğraş/düşünce değildir. Siz ve ben kendimizi bir düşünceden ibaret olarak görmeyiz. Bizler kendimizi bir ortamda bir şeyler yapıyor olarak görürüz ve o ortamda neler yaşayacağımızı kurarız. Başka bir deyişle, biz düşünen, hisseden, algılayan ve davranan bir bütünüz. Benliğimiz oynadığımız rollerin toplamı değil, rolleri oynadığımızdan bizi haberdar eden kapasitenin toplamıdır. Değişik yönlerimizi izleyebildiğimiz ve fark edebildiğimiz merkeze “benlik” diyoruz.
Tüm bu felsefi terimlerden sonra, benlik bilincinin farkına varmanın hayattaki en basit ama yine de en geniş kapsamlı deneyim olduğunu hatırlatalım kendimize. Hepimiz biliriz ki, şaka yolu da olsa bir çocuğu adını yanlış söyleyerek çağıracak olursanız, beklenmedik derecede kızar. İsmini doğru söylemeyerek kimliğini de –en değerli varlığını- ondan çaldığınızı hissetmiştir çünkü. İncil-i Şerif’te yer alan “Onların isimlerini hiç var olmamışçasına yeryüzünden sileceğim.” hükmü ölümden bile korkunç bir tehdittir.
eren { 15 Ocak 2013 22:30:39 }
bu yazı sadece bir konu değil de sanki bütün hayatı anlatmış.içsellik ve dışsallık bir arada. diline sağlık mustafa abi.
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Tuna Nehri’nin kıyısındaki demir ayakkabıların hikayesi
“Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?"
'Deizmin yaygınlaşmasının sorumlusu siyasetçiler'
500 TL'ye 'noter onaylı' üniversite diploması!
Türkiye’de bir işçinin hayatının bedeli 6 bin lira!!!

Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!
Başbakan seçilemeyen Paşinyan'dan genel grev çağrısı
Kaynak sorunundan bahseden hükümetten seçim atağı!
'Türkiye iş kazaları ve meslek hastalıklarında dünya 3'üncüsü, Avrupa 1'incisi'

Türkiye kapıya kilit vuruyor
Seçim ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarına etkisi ne olacak?
Türkiye'de Merkez Bankası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kulak asmadı
Türkiye'den 1.1 milyar dolar yerli sermaye kaçtı
6 sıfırlı lira daha güçlüymüş!

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşan ilk insanlar gemilerle geldi
Yaratıcı olmak şizofreni riskinizi yüzde 90 arttırıyor
İnsanlar niçin et yemeye başladılar?
DNA’mızın ne ırkı var, ne de milliyeti
Avustralyalı Aborijinler, bilinmeyen bir “insan” türünün DNA'sını taşıyorlar.

15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...
İslam’da hile: Yeter ki kitaba uydur!
Türkiye'yi kanser eden ürünleri devlet gizledi!

Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!
Her tasavvuf üstadı biraz Freudyendir
Gözaltındaki köle işçiler: Göçmenler

İşletme
Tırnak İçinde
Çatıda Çatlak
Edebiyat Notları, Mart - Nisan
HAD...

Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git