A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri avideo Ulusal Gazeteler

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Nuri İyem

Kategori Kategori: Kültür/Sanat | Yorumlar 3 Yorum | Yazar Yazan: Cemil Eren | 12 Şubat 2008 12:02:02

Sanatçı deyince pavyonlarda şarkı söyleyen kişileri anımsayan bir ülkede yaşıyorsanız, kendinden önceki sanat yapıtlarını izlemeden sanat yapılacağına inanan kişilerce yönetiliyorsanız, kültür olarak hurafelerin öğretilmeye çalışıldığı bir yerde sanat yapmanın ne denli zor olduğunu anlayabilir misiniz bilemem!

Yıl 1955. Adil Han’daki atölyeyi kiralayalı bir yıl kadar olmuştu. Anıtkabir’deki fresk çalışmalarım sırasında tanıştığım mimar arkadaşlarım Rahmi Bediz’le Demirtaş Kamçıl, Etibank Genel Merkezi’nin Atatürk Bulvarı cephesinin düz duvarı için bir rölyef yarışması açıldığını söyleyip katılmamı önerdiler. Katıldım, ikincilik ödülünü aldım. Heykeltıraş Şadi Çalık birinci seçilmişti. Kendisi ile ilk tanışmamızda bana ev adresini vermiş, davet etmişti. İstanbul’a gidince, ziyaretine gittim. Acele işi olduğu için hemen çıkmamız gerekti, beni Nuri İyem’in Kadıköy’deki atölyesine bırakacağını söyledi. Çıktık, vapurla karşıya geçtik. .
 
Nuri İyem’in atölyesi Karaköyün arkalarında bir hanın son katındaydı. Bir arkadaşıyla
satranç oynuyordu. Şadi’nin acele işi vardı, yarı açık kapıdan seslendi, gitti.
 
 Nuri! Bu Cemil Eren Rahmi’lerin arkadaşı. Ankara’dan geldi.  
 
Nuri İyem’in aldırmadan oyuna devam edişine bozuldum, bir an kalkıp gitmek istedim. Satrancın bitmesini bekledim yine de. Paltom, kenarları İspanyol şapkaları gibi kıvrılmış Borsalino fötr şapkam elimde oturdum. Satranç bitince yalnız kaldık. Beni mimar sanmış. Mimar olmadığımı, ona iş getirmediğimi anlayınca sanki yüzünden bir gölge geçer gibi oldu. Ressam olduğumu söyledim, resimlerini gösterdi. Çok etkilendiğim büyük resimlerinden birini aldım.
 
Nuri İyem’le dostluğumuz böyle başladı. Yıllar boyunca, kimi zaman kesintilerle sürdü. Birbirimize sık sık karşılıklı olarak Ankara ve İstanbul’da sergiler ayarladık. O yıllarda özel galeriler yoktu. Sergi açabilmek için dilekçeyle baş vurmak, sıra gelene dek beklemek gerekiyordu. Nuri’nin bir düşü vardı. Ankara ve İstanbul’lu sanatçıların bir araya gelip, ortaklaşa bir galeri açmaları. Bu konuda birkaç toplantı da yapmıştık ama ne yazık ki gerçekleştiremediğimiz bir düş olarak kaldı.
 
Nuri’den aldığım ilk resim Yenimahalle’deki evimizde bir süre asılı kaldı. Milli Kütüphane’ye, Nabi Sami Özerdim resim alıyordu. Nuri İyem’den de isteyince bendeki resmi verdim, onun yerine ilk gidişimde aklımın kaldığı, kalın çizgilerle kahverengi ve kırmızı boyalarla yapılmış, derinlikli bir başka soyut resmi aldım.
 
 
Nasip İyem’le tanışma
 
İstanbul’da ilk kez 1957’de Ertem galeride sergi açtım. O sergiye Nuri’nin eşi yontu sanatçısı Nasip İyem de geldi. Sade, zevkli giyinmiş, güzel, sevecen  bir hanımdı. O gün Nuri’nin üzerinde o dönemlerde Kanada’nın kırsal kesimlerinde giyilen, kırmızı damalı bir ceket vardı. İri yarı Nuri’ye çok yakışmıştı. O sergiye Eren Eyüpoğlu da gelmiş ve sergilediğim üç halıdan birini satın almıştı. Kendi desenlerimle Kula’da yaptırdığım bir halıydı. Hayranı olduğum Eren Eyüboğlu’nun benden bir şey alması özel bir anlam taşıyordu benim için.
 
Nuri ile aynı zamanda akademide okumuş iyi bir ressamdı Nasip. İyem’ler para sıkıntısı çekerken, bir seramik fırını alıp, Şişli’deki evin terasını seramik atölyesi haline getirdiler. Nasip böylece seramik yapmaya başladı. Mimar arkadaşları da yeni yapılarda ona  iş çıkartıyordu. Böylece durumları biraz düzeldi. İstanbul’a gittiğimde Nasip önüme bir topak çamur koydu. Haydi bakalım sok elini çamura!  Denize atlayıp atlamamakta kararsız olan insanların durumuna düştüm; bir süre öylece kaldıktan sonra ne olursa olsun atlayacağım, dedim ve ellerimi çamura soktum, bir çığlık atarak. Beni seramik yapmaya sevgili Nasip İyem iteledi.
 
 
Kasımpaşadaki Tavanarası
 
Ankara’da bir işi olduğunda, ya da sergi açacağı zaman Nuri bizde kalırdı. Yenimahalledeki iki odalı evimizin bir odasını ona hazırlardık. Ben de İstanbul’a gittiğimde, otelde kalmama izin vermezdi. Kasımpaşa’da  kapısı tavana doğru açılan küçük bir evi vardı. Nasip, çocukları Müjde ile Ümit sevinçle karşılardı. Tavan arasından bozma bir evdi, oldukça karanlıktı. Kapı konacak yer olmadığı için merdivenin sonuna yukarı doğru açılan bir kapaktan kapı koymuşlardı. Kızım Zeynep ilk kez beş yaşında gitmiş, bu kapaktan kapıyı çok sevmişti.
 
 
Ortak Sergi
 
Nuri, Güzel Sanatlar Hocaları tarafından dışlanıyordu. Sanatı onları tedirgin ediyordu, onu tanımazdan geliyorlar, hiçbir yerde görev vermiyorlardı. Ne kadar dışlansa da görmezden gelinecek bir kişi değildi.
 
Alman Kültür Merkezi, galerisini iki sanatçıya verirdi. Salonun bir yanında bir sanatçı, diğer yanında da diğeri resimlerini sergilerdi. Nuri resimlerimizi karışık asalım, salonu ikiye bölmeyelim teklifinde bulundu. Diğer ressamlara bir dayanışma örneği vermek istemişti.
Ben yine beyazları kullanarak yapmıştım resimlerimi; Nuri de bazı resimlerini beyaz tonlarla yapmıştı. Bu sergide, Tatbiki Sanatlar Yüksek Okulunun bir hocası ikimizi de öven bir yazı yazmıştı. Çok sevinmiştik.
 
 
Adana
 
Bir mimar arkadaşımız Adana’da Sapmazların kızına villa yaptı. Nuri’ye de bir duvar resmi yaptırttı. Arkasından karma bir sergi yapmamızı istediler. İstanbul’dan Nuri ve Nasip İyem, Sadi Öziş, Ali Bütün, Ankara’dan ben. Sergi çok iyi gitti. Güney sanayinin patronu Ahmet Sapmaz  resim alınca davetli gelen diğer patronlar da aldılar. Açılış bitmeden resimler bitti.
Sapmaz bize bir akşam yemeği verdi. Arkadaşlarımızdan biri, Adana’nın barları ünlüymüş, deyince, Sapmaz kalkın bara gidiyoruz, dedi geç saatte. Gittiğimizde program bitmişti. Sapmaz yeniden başlattı programı...
 
 
Sanat Çınarı Ödülü
 
1998’de Vakıfbank İstiklal caddesindeki sergime gelip bir resim aldı Nuri. ‘’Deniz kıyısında rakı içen balıkçılar’’ tablosu.  2002’de Ümit İyem’le eşi Evin’in galerisi Evin Galeri’de sergi açtım. Orada da iki küçük resim aldı. Son yıllarında sık sık beni arar olmuştu. Uzun uzun konuşurduk.
 
Ankara Film Festivali’nin bana Sanat Çınarı ödülü verdiğini gazetede görünce telefonla aramıştı. Çok sevindiğini söyledi. Çok  önemli, dedi, kutladı. Sağlığının iyi olmadığını ekledi, vücudu gerekli kanı üretemiyormuş, sık sık kan verilmesi gerekiyormuş. Düzelir daha çok konuşuruz, demiştim. Derken ölüm haberi geldi. Son konuşmamız olmuştu.
 
 
Maddi Sıkıntılar
 
Nuri, Ankara’da kalmayı sevmezdi; sergi açmışsa iki gün sonra, bir iş için gelmişse işi biter bitmez Ankara’yı terk ederdi. Eşimden ayrıldıktan sonra Adil Han’da yatar kalkar olmuştum. Atölyede bir sedir bir de asker işi portatif karyola vardı. Nuri Ankara’ya geldiğinde atölyedeki sedirde yatardı; varlıklı dostları vardı ama gidip onların evinde kalmazdı. Gündüz işine giderdi, döndüğünde yakın bir lokantada yemek yer sonra atölyede akşam sohbetlerine devam ederdik. Bir akşam Can Yücel ve Vüs’at O. Bener’le Ulus’ta Üç Nal meyhanesine, arkasından da Gar Gazinosu’na gitmiştik. O gecenin sabahı Vüs’at geldi. Eşi Raziye kapıyı açmayınca, pencereden içeri girip sandalyeleri masaları kırıp geçirmiş. 
 
O yıllarda resim satışı yok denecek kadar azdı. Ressamların hemen hepsi bir işte çalışıp bir yandan da resim yapıyorlardı. Ben zaten ressam olmak için askerliği bırakmıştım, başka bir işe girmeyi düşünemezdim. Nuri resimden başka bir şey yapamazdı ama ona resim öğretmenliği bile vermiyorlardı. Resim satışı çok az olduğu gibi sipariş panolar da yok denecek kadar azdı.                           
 
Nuri, Ankara’ya gelmediği zamanlarda mektup yazardı. Mektuplarında genellikle tarih bulunmaz. Öyle bir mektubunda, iki ay önce sözleşmesi yapılmış olan işten haber çıkmamış, şöyle yazıyordu bana:
 
“Parasızlığım en son haddini buldu, canımın sıkıntısı neredeyse beynimi sulandıracak. Göz açıp kapasıya, bankaya 500 lirayı, faiz parası olarak tosluyoruz. Ne hal kaldı ne de mecal. Uçan kuşa borçlunun örneği oldum.”
 
Aynı sıkıntılar benim başıma da hep gelmiştir, bunun nasıl bir işkence olduğunu çok iyi bilirim. Nuri İyem’in işi resim yapmaktı. Başına ne gelirse gelsin her durumda resim yapmaya zorunluydu. Güzel Sanatlar Akademisini birincilikle bitirmişti. Benimsediği sol düşünce, insanların hakça yaşamasını sağlama yolunda üretmesini gerektiriyordu. Akademiyi bitirirken yaptığı Nalbantlar tablosu onun resminin ne yolda olacağının bir göstergesi gibi gelir bana.
 
 
Soyut Resme Geçiş
 
Demokrat Parti 1950’de iktidara geldi. Her yerde komünizm izleri aranıyordu. Figüratif resim yapan ressamların resimleri taranıyor, resimlerin şurasında burasında orak çekiç aranıyordu. Bazı ressamların başı bu yüzden belaya girmişti. Nuri başından beri dikkat çeken bir ressam olmuştu, bu yüzden polisin büyütecinin altındaydı.
 
Soyut resim yeni bir soluktu. Entellektüel bir eylemdi. Polis ilgilenmedi. Soyut resmin içindeki özgürlük çekiciydi. Suçlanma riski yoktu. 2.Dünya Savaşı sonrası bütün dünyada devrimci bir eylem olarak değerlendiriliyordu. Nuri ve bazı ressamlar polisle uğraşmak yerine, soyut resmin sonsuz olanakları içinde fırça sallamayı yeğlediler. Ayrıca, soyut resim sayesinde bazı ressamlar, seramikçiler ve yontucular büyük yapılarda yapıtlarını uygulama olanağı buldular.
 
Figüratif resim yapanlarla, soyut resim yapanlar arasında açık, gizli savaş sürüyordu. Birbirlerini küçümsemeler eksik olmuyordu. Eşref Üren kendi resimlerinden birinin fonundaki bir küçük alanı işaretleyerek, işte size soyut resim, demişti.
 
 
Somut Dönem
 
1960 ihtilali, ihtilale hedef olanların ve onların yandaşlarının dışında yurt genelinde büyük bir coşku uyandırmıştı. İnsanlar sokaklara dökülmüş bayram ediyorlardı. Yasaklanmış kitaplar ortaya dökülmüş, gizli gizli okunan Nazım Hikmet şiirleri yerli basımlara kavuşmuştu. Polis silahsızlandırılmış, olur olmaz aramalar ve tutuklamalar durmuştu.
 
1961 Anayasası kabul edilip, özgürlükler meşrulaşınca, bu entellektüel ortamda Nuri İyem figüratif resme döndü. İstanbul İstiklal caddesindeki Belediye resim galerisinde açtığı soyut resimlerin arasına birkaç tane de portre koymuştu; bunlardan biri kara sakallı bir yobazın  portresiydi.
 
Nuri İyem somut döneme geçtikten sonra, soyut dönemde kazandığı nitelikleri kaldırıp bir yana atmış değildir. Somut döneme geçtikten sonra yaptığı portrelerinde, soyut çalışmalarının renk olgunluğunun yanı sıra, bir zamanlar yaptığı seramik çalışmalarında bulduğu renkleri, güneş yanığı Anadolu kadını yüzlerinin kırışık çizgileri arasına yerleştirmişti. Susuz kalmış topraklar gibi çatlak yüz çizgileriyle işlenmiş anaç kadın portreleri bir çeşit Toprak Ana Tanrıçasını anımsatan görünüşleri ile çok etkileyiciydi.
 
 
Anadolu Kadın Portreleri
 
Anadolu kadınlarının çehrelerinden esinlenerek yaptığı portreler ilginç geldi. İstekler sel gibi büyüyordu. Bunları yapmak zorundaydı; geçinecekti. Ayrıca gördüğü sevgi, ilgi, ondaki bitip tükenmez üretme coşkusunu körüklüyordu. Nuri İyem o yoğun, duygu yüklü portrelerin yerine, giderek daha düz renklerle çalışılmış Anadolu kadını portrelerini koyarak çalışmayı sürdürdü.
 
Yaptığı yüzlerce  Anadolu Kadını portreleri arasında, başlangıçta boyadığı Toprak Ana çehreli  kadın portrelerinin başka bir yeri vardır sanıyorum. Nuri için İstanbul’da yapılan Retrospektif Resim Sergisinde 1500 kadar olan resimleri arasında Anadolulu Kadın portreleri çoğunluktaydı. İlk bakışta birbirlerine benzedikleri sanılan bu portreler yine de farklıydılar.
 
Nuri İyem’i yaptığı yinelemelerden dolayı savunmaya değil, anlamaya çalışıyorum. Sanatta, her çağda resim alıcısının istekleri göz önüne alınmıştır. Rönesans resmi baştan sona sipariştir. Modern çağın ünlü ressamları da, en azından sayısız müzelerin taleplerine yanıt verebilmek için resimlerini değişik kompozisyon ve armonilerde yinelemişlerdir.
 
Kaybetmekten çok büyük bir üzüntü duyduğum değerli dostum, büyük ressam ve büyük insan Nuri İyem’in bir dönem çalışmalarına ve düşüncelerine ışık tutmaya çalıştım.
 
Unutmayalım, sanatta gelişen ülkelerin sanatçıları arkalarında hep ülkelerinin desteğini bulmuşlardır. Doğru dürüst sanat müzesi olmayan, olanların da ne zaman açık ne zaman kapalı oldukları bilinemeyen bir ülkede yaşayıp da özgün yapıtlar vermek çok zordur. Bir ülke yönetiminin öncelikle uluslararası alanda sanatın ne denli etkili olduğunun bilincinde olması, sanatçılarına değer vermesi gerekir ki sanat gelişebilsin.
 
  Cemil Eren
  
 
Kendi kaleminden dökülmüş düşünceleri bilinmeden onun için yazılanlar sadece yorumdan ibaret kalır, diye düşünmekteyim.
 
Nuri İyem’in mektuplarının bir çoğunu okuduktan sonra sakladım. Bu mektuplar, Nuri İyem’in duruşunu, Türkiye’de sanatın durumunu, sanatçıların arkalarında politik gücün bulunmaması bir yana, sanat yapmalarına nasıl engel olunduğunu, neler yapabileceğimizi anlatır.
 
İşte bu mektuplardan ikisi:
  
 
Cemil Kardeş,
 
Her şeyi yoluna koymuş olmanı candan diliyorum. Gerçi pek zor bu benim dilediğim. Ama, dünyanın bütün yörelerinde, namuslu kalmak isteyen, tutumunda bir içtenlik bulunan sanatçıların kaderi hep böyle olmuştur ve olmaktadır.               
 
Toplum, her yerde biraz dikleşen, sözü, görüşleri aykırılaşana karşı kor. Bunda, diyebilirim ki, her toplum sözleşmişcesine böyledir. Gerçekten de iyice düşünülecek olursa, toplumsal ruh diyebileceğimiz bir güç vardır ve o, daima iktidarda kalmak ister. Bu da onun yaşama iç güdüsüdür.
 
Toplumda bir aykırı, bir başka olmaya, hemen karşı koymak eğilimi kendiliğinden varsa, bu bir çeşit kendini savunma iç güdüsü ile anca açıklanabilir.
 
Toplum karşı koyuşlarının, akıl yolundan anlatılabilecek, açıklanabilecek, ya da akla uygun düşen davranışlar olarak görülebilecek bir yönü yoktur. İlkel toplulukları düşündüğümüz zaman bu yönü daha iyi anlayabiliriz. İlkel geleneklerle birlikte anca yaşayabilir. Bu onun yaşayabilme, direnme inancıdır. Kararlaştırılmş, anlaşmalı olarak ortaya konmuş, toplu yaşayış düzenini, daha akla dayanan, daha doğru olan başka türlü yaşamak şekline çevirmek, sanki içlerinden hiç birinin aklından geçemez. Belki geçer, belki mevcut yaşayış düzenini saçma da bulur, ama karşı koyamaz. Koyarsa, kabilesinden dışarıya kovulur ya da öldürülür.
 
Sanıyor musun ki, uygar dünyanın, toplumsal ruhunda, ya da iç güdüsünde, bu karşı koymak, artık terk edilmiş, unutulmuştur ve her eylemin doğru ya da zararlı oluşunu, aklın ve kanunlarının yetisi belirtir. Ne gezer! Asla hiçbir akıl düzeni, toplumsal ruhun, o iç güdünün yolunu çevirememiştir.
 
Karşı koyuş her zaman her yerde vardır. Ama şekli değişmiştir. Dostum, derece, derece, hepimiz (yani işinde şerefli, doğru ve ileri bir tutumu olsun isteyenlerin tümü) bu karşı koyuşla pençeleşmek zorundadır. Ne var ki, bu işin günümüz koşulları içinde bir garip, garip olduğu kertede çapraşık, zor anlaşılır yönü vardır. İnsanın uygar toplulukların karşı koyuşunun, doğrudan doğruya olmadığını anlaması çok geç oluyor. Çünkü görünürde, hiçbir engel yok gibidir. Sanırsın ki alabildiğine özgürlükler vardır. Hep dinler ve anlar gibi görünürler. İnanmış, doğru bulmuş gibi dururlar karşımızda. Belki akılları ile bunun böyle olması gerektiğine de varırlar. Ne var ki, duyguları ile buna asla katılmazlar. Hiç kuşkun olmasın, yaşamayı sürdüren, tehlikelerden insan oğlunu haberli kılan duygulardır.
 
Ne var ki, duygular yaşayışımızı sürdürdükleri ve bizi korudukları halde (buna soyumuzu sürdürmeyi de katabiliriz), GERÇEĞİ görmeye ve göstermeye elverişli değillerdir. İnsan soyu, aklını duygularının baskısından kurtarabilseydi, dünyanın kaderini çoktan çözmüş, yoluna koymuştu, aklın ışığında.
 
Ama insan soyu, duyguları (hisleri) ile, alıştığına, menfaatlarına göregeldiklerinne sıkı sıkıya bağlıdır. Bir anlamda bu zorunlu ve huzur içinde yaşamak için gerekli bir tempodur da. Ama monoton tempo, öldürücü, bireysel ruhu öldürücü, sindirici, uyuşturucu tempo. İyi ya işte anca böylelikle toplumsal ruh daima iktidarda kalabilir.
 
Sen şimdi bana, A Nuri bey, yeniden felsefe-sosyoloji-mantık mı okuyacağız? diyeceksin. Ya da toplum ve ahlak üstüne allame mi kesileceğiz?
 
Değil Cemil kardeş, değil. Kendi yalın ve kimseye zararı dokunmaz, (tam tersine her keze faydalı olacak) yaşayışımız içinde, bizi bin türlü harap eden, boy boy, karşı koyuşların ağırlığı ile bunalıyoruz. Sonunda pusulayı biz de şaşırıyor, tıpkı onlar gibi, biz de duygularımızın, içgüdülerimizin savunucu, karşı koyucu etkenleri ile gerçeği göremez duruma düşüyoruz.
 
Sonuç şu ki, bizden çok daha kalabalık, bizden çok daha büyük ve güçlü olanla kör döğüşünden farksız bir çatışmaya giriyoruz. Ne var ki, bu çatışma anca bize pahalıya mal olur. Kesin olarak yenilen biz oluruz.
 
O halde ne yapmalıyız? Sanat çalışmalarımızda, bir yerde pek de işimize yararı olmayan aklımızı, çatışmanın kaçınılmaz olduğu bu alana sürmeliyiz. Burada aklın ışığı bize yol gösterici olacaktır.
 
Bütün bu can sıkıcı vaizlerimle kafanı şişirmemin nedenlerini anladın elbet.
 
Orada iken ‘yaptıklarından bir süre için vaz geç’ demiştim, hatırlıyorsan. İnan ki sana olan karşı koyuşun bir başka çeşiti de benim başımda. Sana, biraz teselli bulasın diye yazmıyorum bunları, böyle şey aklımdan geçmez. Ortak bir dayanışmaya zorunluyuz da onun için yazıyorum sana düşüncelerimi.
 
Uzun bir süre ve elime geçen her fırsatta, Ankara’daki çevreyi izledim. Sana yakin –hem de çok yakın olanlarından- uzak ve karşı olanlarına dek, bir çoğunu konuşturabildim.
 
Dostum, senin resmine karşı çok şiddetli bir tepki var. (Bu tepkiyi P…… meslekdaşlarımız da körüklüyorlar tabii.) Resminin sana özgü oluşu ve yalnız senin tarafından yapılmakta bulunuşu, (hoş en güzel yönü bu ama anlayan kim?), çevreyi bir garip güvensizliğe sürüklüyor. (Söz gelişi, Turgut Uyar senden daha şanslı çünkü onu izleyen birkaç kişi, onun gibi şiirlere özenen birkaç şair var.)
 
İşte bu güvensizlikten doğan tepkiyi yenmen lazım.
 
Ne var ki bunu artık karşı koyma ile yapamazsın. (İstersen Picasso’nun hayatını izle, göreceksin ki kuvvetli tepki karşısında, tutumunu değiştirir görünmüştür.)
 
Ukalalık olmasın, akıl vermek olmasın ama, senin için de yol galiba bu. Bir mola vereceksin adeta. Ve çevreyi dinler görüneceksin.  Eski inançlarını daha renkli kılmış, daha değişik kompozisyonlara sürmüş resimler yap, (şimdilerde yaptığın gibi) ve bunları, onun bunun görebileceği yerlere koy, evinde saklama. Bu değişikliği fark etsinler, ‘sözümüzü isteklerimizi dikkatle dinliyor diye’, hissedilir şekilde hareketleneceklerdir.
 
İnan ki çevre de suçsuz bu direnişte. Kendi aralarında yetişmiş bir insanın, birden bu kadar aykırılığa gitmesini hoş karşılayabilmek onların elinde değil. Bu bir yaşama sevk i tabiisi Dostum. Öyle bil bunu.
 
Yalın bir ‘aşağılık duygusu’ ya da başkaca yargılara bağlanmaz, bu karşı koyuşun nedenleri. Aslında karşı koyuşun kökleri yukarda belirtmeye çabaladığım gibi, çok daha derinlerde. Dediğim gibi, aklın ışığının dışında, toplumsal ruh ve iç güdüsünde.
 
Yumuşak, anlayışlı, insancıl duygulara dönecek ve onların bu karşı koyuşuna, hoş görürlükle bakacaksın.  ‘Peki ben yanılmışım’ dermişcesine ya da ‘nasıl artık sizlerle anlaşabiliyorum değil mi’ gibisine. Resmini komposizyonları, renkleri ile biraz değiştireceksin.
 
Belki şu başına gelen ağrılarıdan sonra daha iyi anlıyorsundur. Picasso’nun hayatı boyunca altı yedi çeşit resmi hep birlikte götürüşünü ve bir kızın portresinden, 13 ayrı sonuçla biten 13 portre yapmasını.
 
Pratik, cin gibi zeki adam. Şu yedi türlü çeşni ile her çeşit insana hayatı boyunca seslenebilmek olanağını buldu.
 
Geçmiş gitmiş devirlerini sen de kapatma. Onları şimdiki genişlemiş, derinlik kazanmış anlayışınla, bir kez daha ele al. Nasıl olsa bunlar senin damganı taşıyor.
 
Hatta kolajlarını, bu günkü vardığın kattan nice yaparsın? Bence çok ilginç bir çalışma bu. Bütün müzisyenlerin yaptıklarını Picasso resimde yaptı.
 
Velhasıl, yokla çevreni ve bunu yaparken onların suçsuz olduğunu bil. Bethofen, çevresini çok aşmış bir insandı. Ne var ki, her zaman anlayışla ve bir Baba şefkati ile dönüp dönüp onların gereksinli oldukları ile meşgul olmuştur.
 
N.İyem

 


Kardeşim,
 
Mektubunu peş peşine FORM dergilerini aldım. Yazını çok sevdim. Devleti, tablolarına yüksek fiyatlar ödemeye sürükleyen tutumları, çok ustalıklı, açık seçik anlatmışsın. Bu yüz karası işin, nedenleri ile birlikte oluşumunu anlatman, bizim sanat gerçeğimizi pek ala, pek güzel belirtiyordu. Rezil herifler, sonraki kuşakları da, birer birer yolozlaştırıyorlar. Tahta kurusu herifler.
 
Mektubuma bir yazı daha iliştiriyorum. Bunu yazmak hevesini, emin olan senin yazın uyandırdı bende. Önce, her ne kadar zahmetse de bir oku ve münasip görüyorsan, FORM’a ver. Yeditepe’de önümüzdeki sayıda, devlet sergisine ilişkin ve bir de T.E. yüzsüzüne cevap olarak bir yazım çıkacak.
 
Cemil Kardeş, Haluk Muratoğlun’a bir mektup göndermiş ve Ulustaki iş hanında durumun nice olduğunu sordurmuştum. Cevap alamadım. Ya Haluk benim angaryalarımdan usandı, ya da yazlığa bir yere gitti. Kendisine selamlarımı iletirsen çok memnun olacağım.
 
Kuzum ne oldu gerçekten Ulustaki iş? Geçende elime yaptığımız mukavele geçti. Tarihine baktım 15 Nisan. E, Mayıs Haziran geçti. Bugün de Temmuz’un 11’i. Galiba, 86 gün geçmiş. Mukavelede 150 iş gününde işin bitmesi gerekli deniyor. Geriye şu hale nazaran 64 gün kaldı. Hala ses seda yok. Onlar da mı caydı bu işten? Ne dönüyor bir anlasana, veya bildiğin varsa beni haberdar et.
 
Parasızlığım en son haddini buldu. Canımın sıkıntısı nerde ise beynimi sulandıracak. Göz açıp kapasıya bankaya 500 lirayı, faiz parası olarak tosluyoruz. Ne hal kaldı ne de mecal. Uçan kuşa borçlunun örneği oldum.
 
Bizim hane halkının sizlere selamlar. Çocukların gözlerinden öperim. Hadi hoşça kal aziz kardeşim.
 
N.Iyem

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 6 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

çisil { 27 Mart 2008 17:24:54 }
resim ögretmenim yıllık ödevimi ankara güzel sanatlar müzesine git nuri iyeyim resimlerini incale yorum yap dedi ödevim bu yani gidemedim ama yazılanları okudum hayatınız bi sanat yani ama herseye ragmen pes etmeyip başarıya ulaşmışsınız bende güzel sanatlar okuyup ünlü bi ressam olmak istiyorum fazlasıyla kabiliyetim warrrrrrr [:p)]
mustafa uysal { 11 Mart 2008 05:01:24 }
Sayin Cemil Eren
Nuri Iyem ile ilgili ani yuklu yazinizi ve arkasindaki bir sanatcinin yasamindan kesitler sundugu huzunlu mektubunu okudum.
Marmara Universitesi son sinif master ogrencisi olan Heykeltras ogluma ve evinin duvarinda bir Nuri Abac resmi bulunanve amatorce resim calismalari yapan kardesime yazinizi okumalari icin onerdim.
Elinize, akliniza ve yuregin4213ize saglik.
saygilarimla
mustafa uysal

nihat ziyalan { 12 Şubat 2008 14:14:21 }
GORSELLIK ICEREN BIR YAZI

nuri iyem yazisi bir doneme isik tutuyor. durust, icten bir yazi.

nuri iyem deseni, iyem`in mektubundan bir bolum gorsellikle verilmis.

basta cemil eren`i; mektubu cozen ve elden geceiren deniz`i, syfayi duzenleyen kaptanimiz ferruh`u kutlarim.

sydney`den dostlukla.

nihat
Diğer Sayfalar: 1.

 




Üç “Ş”
'Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz'
İşte rüşvet listesi
Bathonea Antik Kenti'ne TOKİ evleri!
Şaşırdınız mı?

Cumhurbaşkanlığı gurbetçi oy haritası
Hindistan'da üçüncü cinsiyet resmen tanındı
Başbakan bir şişe şarap yüzünden istifa etti.
Diyanet'ten skandal Cuma hutbesi
''Başbakan savaş suçları mahkemesinde yargılanacak''

Türkiye borç batağında…
Qantas ağır zarardan çıkış yolu arıyor.
‘Türkiye diş sermaye bağımlısı’
İnternette devletsiz para: Bitcoin
Ekonomi Kimin İçin Büyüyor? Türkiye'de Gelir Dağılımı Dengesizliği

Bir Seyahatin Notları
İran’ın kucak açtığı Polonyalı mülteciler
Yollar, Yolculuklar
Avrupa'nın tek komünist köyü: Marinaleda
Bir de köprü altları var.

“AĞIŞ” okuyucuları ile buluştu.
Adı Aygül olsun
Atlılar Gökleri Aştılar Bir Daha
Ciao Roma Ciao
Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi

Olmak mı görünmek mi?
Ahlaklı insan nasıl yetişir?
Yüzeyde dağılmak | SEDAT’a
Bilmeye açık kalmak
Erdem, Ahlak, Adalet gibi Neşeli şeyler... 3

Kaz Dağı'nın eteklerinde asit gölleri
Olimpos mu? 5 yıldızlı tatil köyü mü?
Zor Yıllar Geliyor
Talan planı hazır!
Yörük anasından çakma derneklere tarihi ayar: ‘Poşu takmakla Yörük olunmaz!’

YOUTAPE!!!
Diren YouTube
Facebook’ta ’Neden AKP’ye veriyorum’ sayfası
Google, yerel seçimlere özel portalını hayata geçirdi
UProxy ile sansürsüz internete.

Denizli’de insanlık tarihini değiştirecek keşif
Çatalhöyük'te dünyanın ilk keten kumaşı bulundu.
'Kanal İstanbul iklimi bile değiştirecek'
Turunç - Aile Bilim Şenlikleri
Hint Okyanusu'nda kayıp kıta bulundu.

AKP'nin utanç tablosudaki çocuklar…
AKP’liler 'reisçi', CHP'liler 'ideolojik'
Genç nüfusta, işsizlik oranı yüzde 20'ye yaklaştı
Türkiye eğitimde sınıfta kaldı.
Şubat ayında en az 70 işçi yaşamını yitirdi

Yaptıklarının utancıyla canına kıyan Amerikan askerleri...
Katar, 2022 Dünya Kupası’na kan bulaştı
Türkiye'den bir genç kız profili
"Dinsiz olunabilir ama vicdansız asla..."
Financial Times : ''Gülen kolay kolay yenilmeyecek''

Kimdir bu Karadut ?
Papa’nın Balkonu
Sor Bakalım Niye
Aptallığıma verin ama seçime üç kala
Aptallığıma verin ama DNS'yi değil RTE'yi değiştirin

Romanlar: Avrupa’nın istenmeyen halkı
Uğur Mumcu öldürüldüğünde henüz 6 yaşındaydım.
Dünya eskiden de küçüktü: Kalaşlar
'Nuh Tufan'ı Doğal Afet Değil, Bir Ritüeldir...
Sana.. 2500 yıldır yaşayan kent


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git