A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Bilmeden İdeolojikleşmeye

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Mustafa Alagöz | 21 Şubat 2017 23:03:20

Her şey bilmeye konu olabilir. Şu anlamda; hiçbir şey bilincin önünde bilinmez olarak kalamaz. Bilen özne olur ve bu evrensel özne olan tek varlık insandır. Bir şeyin bilinebilirliği onun halden hale geçmesine bağlı. Ama bu “geçişlerin” bir sistemi, zorunlu iç bağlantıları ve süreçleri olduğuna da bağlıdır.

Bilme bu dönüşümlerin, süreçlerin ve zorunlu bağlantıların açığa çıkarılmasıdır. Öte yandan bunun gerçekleşmesi bilinçli öznenin yani insanın eylemini gerektirir. İnsan eylemliliği ile önüne aldığı her “şeyi” etkileyip-dönüştürürken kendini de dönüştürmüş olur.

Bilen özne kendini kendine konu edinmekle öz-bilincine varır, “Ben” bilincini oluşturur. İnsanı bilmek onun eylemleri ve tarihi üzerinden mümkün olabilir. Ama biyolojik olarak değil; düşünen -konuşan- özgür irade sahibi, tasarımlayan, sorgulayan, kendisiyle kendisi olmayan arasına ayrım koyabilen bir özne olarak.

Tarih boyunca  dünyayı, canlı-cansız varlıkları, evreni anlamaya çalışan bütün çabalar; mitolojik, sanatsal, dinsel, felsefi, … özünde insanın ne olduğunu; zamanın, mekanın, varoluşun sonsuzluğu içinde yerinin ne olduğu arayışıdır.  Bu sonsuz akış ve döngü içinde bir anlam, bir merkez sorgulamasıdır.

Hint Mitolojisinde yarı erkek yarı kadın olan yaratıcı tanrı Şiva’ya  karısı Devi’nin sorduğu  gibi; ‘Ah Şiva, gerçekliğin nedir? Bu harikalarla dolu Evren nedir? Tohumu ne oluşturur? Evrensel çarkın merkezinde kim var? Biçimleri istila eden biçim ötesindeki bu yaşam nedir? KUŞKULARIMI GİDER.”

Kuşku tinsel bir olgudur ve sadece insana özgüdür. Kuşkudan doğan gerçeklik arayışı, bilince ait tüm üretim ve yaratımların merkezinde bulunur. Kuşkuyu aşmak aslında bilinmezi bilinir kılmak, karanlık olanı aydınlığa çıkarmak, belirsizliğin korkusundan güvenliğin ferahlığına ermektir. Ancak bu çaba asla son bulmaz, dolayısıyla arayışlar bitmeyecek, kuşku-eminlik döngüsü -diyalektiği- dirimselliğini kaybetmeyecektir.

Merkezi soran merkezde olandır, “…kimi” soran kendini arayandır, yaşamın ne olduğunu soran yaşamı inşa edendir, ve kuşkuyu duyumsayıp soran kuşkuyu aşandır…
Bu sorulara yanıt arayışları insandır ve insan bu arayışlarında ne kadar derine gitmişse kendine o kadar yaklaşmış ama en az bir o kadarda uzaklaşmıştır. Kendine yaklaştıkça kendisi olmayanlarla arasındaki ayrımı görmüştür. Ayrımlar belirginleştikçe sınırlar ve ilişkilerde daha yakından anlaşılmıştır. İnsanı inceleyen, (biyolojik değil, antropolojik olarak) anlamaya çalışan her yöntem ve alan  -mitoloji, din, ahlak, felsefe, sanat- hayvan ve Tanrı kavramını da ele almak durumunda kalmıştır. Hayvan ve tanrının varlığının anlamını sorgulamak insanın varlığının anlamını sorgulamaktan geçer. Tersi bir ifadeyle hayvanın ve Tanrının varoluş içindeki yeri ele alınmadan insan anlaşılamaz.

Neden? Çünkü insan bir yanıyla doğa, bir yanıyla tinseldir; bir yanıyla hayvan, bir yanıyla tanrısaldır. Bedeniyle, yani biyolojisiyle doğaya bağımlı ve oraya aittir, tinselliği-düşüncesi ile doğaya aşkındır. Bu nedenle Tasavvuf terminolojisinde ‘Berzah’ (ara) varlığı olarak nitelenir. 0 bir Nefs varlığıdır, yani bilinciyle, bedensel-içgüdüsel uyaranların birliğinden oluşan potansiyel bir öznedir. Her insan bu ikili birliğin en alt aşamasından yaşamaya başlar. Ama orada kalıp kalmaması seçimlerine ve eylemlerine bağlıdır.  İbni Arabi bu durumda, potansiyel  olanı ‘İnsan Hayvanı’ olarak isimlendirir. Nefsani arzuların baskın olduğu bir benlik düzeyinin algıları, ilgileri, değerleri, düşünce işletimi, doğruluk ölçütü, hayata katılma biçimi kendine özgüdür: İçgüdüsel dürtüler, bencillikler, hoyrat ve kaba davranış halleri ‘insan hayvanı’nı belirleyen niteliklerdir.

‘Doğru’nun ölçütü olarak konulan dolaysız bilgi, … bütün boş inançlar ve tapınışların doğru diye kabul edilmesi gerektiği sonucuna götürür: Böylece en haksız, en ahlaksızca eylemler bile haklı kılınmış olur…  Arzular, doğal yönsemeler kendiliklerinden bilinçte yarar gözetici birtakım hareketler doğururlar, suçlu düşünceler de bilinçte dolaysız bir tarzda doğar’ (Hegel: Seçme Parçalar, Onur Yay. S.69)

 Bu ikili yapı insanın doğasını belirleyen temel kutupsallıktır. Onun hep arayışta olması, sınırının ötesine geçmeye çekilmesi, kuşkudan doğan gerilimi ve onu aşma çabası bu ikili yapısından kök alır.

İnsanın yapıp-etmeleri onun kendini var etme sürecidir ve insanı bu süreç üzerinden anlayabiliriz. Onun her eylemi bir sonrakine temel olmak üzere ilerler. Böylece tarihe katılır, kendini inşa eder ve tarihsel bir varlık olur.  Tarihsel olanı insan üzerinden, insanı ise tarihsel sürece bağlı olarak anlayabiliriz. Bu sonsuz bir süreçtir, çünkü tarih tinin bir açılımıdır. Ama Doğanın bir tarihi yoktur: Biçimler başkalaşır, doğa olayları değişir, ama onları içten hükmü altında tutan doğa kuvvetleri, doğal yasalar değişmeksizin varkalırlar.

Var olanın bir sureti bir de süreci vardır. Süreç kendini görüngü biçiminde dışlaştırırken, sürecin kesintisizliğini sağlarlar. Süreç dediğimiz bir iç bağlantılar örgüsü, zorunlu aşamalar silsilesi, “kapsayıp-aşma” biçimindeki bir değişimlerin olduğuna işarettir. Bu değişimler, ortaya çıkan görüngüler geçici olduğu için bilme-anlama buna aşkın olmalıdır, geçicilik içinde kalıcı olan bulunmalıdır. Ancak o zaman görüngüler anlamlı bir bütünlüğe kavuşmuş, bilinip-anlaşılmış olur.

İnsan davranışlarını ve eylemlerini “içinde bulunduğu hal, niyeti ve mizacına göre” gerçekleştirir. ancak bu hakikatin derinine indiğimizde birer sabite olarak varoluşsal-evrensel çatışkı odaklarını görürüz:  Bilinçaltı-bilinç, geçmişin deneyimleri ve belirliliği ile geleceğin belirsizliği, ve Güvenlik-Özgürlük kutupsallığı.

Bilinçaltı-Bilinç karşıtlığı insanın farkındalık derecesini gösterir. Aslında bilinçaltı ve bilinç diye iki ayrı olgu yoktur. Bir ve aynı enerjetik olgunun kendi içinde iletişimsizlik yaşamasıdır, bir kısmının kendi kendine kapalı halde olma durumudur.

Geçmiş-gelecek karşıtlığı kendini anda gösterir. Etkiler, gerçeğin kendisi hep andadır, an daimdir: sadece ana müdahale edilir, anda etki alınır, an duyumsanır ve an deneyimlenir. Geçmiş hafızada saklanır, deneyim yoluyla tinselliğimizde içselleşir. Bilinçaltı buradan beslenir, başka bir ifadeyle geçmiş bilinçaltının evidir.

İnsanın bir geleceğinin olmasını bilmesi onun geçmişle olan ilişkisini diri tutar. Bu durum onu hem kaygılandırır hem de umutlandırır. Kaygılar insanda geçmişe, geleneğe sığınmaya; ümit ise dine, ideolojiye ve boş hayallere de yöneltir. Duygu olarak geçmişten özlem ve pişmanlık, gelecekten ise ümit ve korku gelir. Her iki durumda yaşanan duygu kendi karşıtıyla beraber gelir. Bu, insanın kuşku duyan, “berzah”da bir varlık olmasını gösteren belirtidir aynı zamanda.

Üçüncü olarak Güvenlik-Özgürlük karşıtlığıdır. Bu olgu varoluşsaldır; yani iradeyle oluşturulup iradeyle, gayretle ortadan kaldırılamaz. Diğer ikisi tinseldir. Şunu demek istiyorum; insanın bilinç işletiminin ve bilinç durumunun kendi yaşamı üzerindeki hükmü bizzat insanın kendi kavrayışı gücü ve sorgulayıcı çabasıyla kırılabilir. Başka bir ifadeyle iradenin hükmü altına alınabilirler. Diğer ikisi bu olgunun yansımalarıdır. Göstergesini şöyle ifade edebiliriz: eğer Güvenlik-Özgürlük karşıtlığı olmasaydı, insanda bilinçaltı olur muydu, gelecek kaynaklı tedirginlikler, geçmişe dair duygular yaşam şansı bulur muydu? Aslında gerçek olan şudur; sadece bir enerji döngüsü ve onun yaşamın belirli yönlerde tezahürü var.

***

Güvenlik kavramı daha çok korumaya, elde edileni saklamaya ve tutunmaya yöneliktir. Peki! Bu gereksinim nerden doğuyor? Yaşamın doğasından. Çünkü sürekli bir dönüşüm, halden hale geçiş, var olanı terk edip yeniyi karşılamak zorunluğu var. Bu varoluşun yasasıdır, ilahi bir kudrettir; varlıktan yokluğa, imkandan mümküne kendi üzerine katlanarak süregiden bir akış var.

Bu akışın durdurulamaz, dönüşümün önüne geçilemez olması, var olan her şeyin elden gidebileceği gerçeği insanı tedirgin eder, geleceğe dair kaygılar üretir.

Oluşan her yeni durum insana bir sorudur, bir meydan okumadır, bir sorumluluk yüklenmesidir. Toplum halinde yaşamanın otoritesine uymak, gereksinimlerini karşılamak, kendi yetilerini gerçekleştirmek gibi sonu gelmez sorunları göğüslemekle yüz yüze gelir: Seçim yapmak, karar vermek, kendine bir yön vermek ve bunu bizzat kendi eylemleri ile yaşama geçirmek ve sonuçlarına katlanmak zorunda olduğunu fark eder.

İşte burası insanı tutunup kalmak ya da seçimleri ve eylemleriyle varlığını gerçekleştirmek için karar vermekle yüz yüze geldiği ayrım noktasıdır. Yakından baktığımızda bu “anın da” daim olduğunu görürüz. “En güzel ölçüde yaratılmış” olmakla, “esfeli safiline atılma”  ikileminin oluştuğu durumdur. “Biz insanı en güzel biçimde (ahseni takvim) yarattık, sonra da onu düşkünlerin en düşüğüne/aşağıların en aşağısına attık. İman edip barışa/hayra yönelik işler yapanlar müstesna” (Kuranı kerim. 95/ 4-6)

Seçimlerimizde özgürüz, ama seçtiklerimize bağımlıyız. Seçimleri değiştirebiliriz, ama her seçim de yine seçtiklerimize mahkumuz: seçimlerimiz kaderimize dönüşür.
“Seçmek” yaşamın akışına kendi özgünlüğümüzle katılmak, onu etkilemektir; söz konusu adımı bilincimizle, özgür irademizle ya da sürüklenerek, “sığınarak”, “tutunarak” yaparız: inandıklarımızdan, alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden, … vazgeçmek istemeyebiliriz. Ancak yaşamın akışı böylesi sınırlı, varsayımsal, keyfi seçim ve kabullere bakmaz, bu yapay dirençleri er-geç kırar, tutunup-yapışmaları çözer. Varoluşun evrensel yasaları kendi hükmünü sürdürür.

Dönüşümün hükmünün gücü karşısında dirençler, yaşamın her alanında ortaya çıkar. Bu karşı çıkışlar kaçınılmaz olarak güvenlik merkezli anlayış ve tutumları doğurur. Başka bir açıdan söylersek, güvenlik odaklı anlayışlar her türlü değişimi tedirginlikle karşılar. Değişim, var olanı bir anlamda ‘tehlikeye’ atma halidir, güvenliğin kaybedilmesi olasılığıdır.

Ancak bir olgu kendi karşıtıyla vardır ve onunla karşılıklı bağımlılık, “muhtaçlık” içinde güvende olabilir. Güvenlik özgürlükle kendini dönüştürüp kapsamını genişletir, donup kalmasını bu yolla esnetip canlı kalabilir. Özgürlükte bir keyfilik, düzensizlik, sorumsuzca dağınıklık içinde yozlaşıp çürümekten ancak “Güvenlik” gücüyle kendini koruyup geliştirebilir. Bu denge yaşamın doğal eğilimidir, ancak farklı yönelimli iradeler, çıkarlar, iktidar hırsları bu eğilimi tek yönlü olarak bozmak isterler. O zaman da karşıt kutbun direncini harekete geçirmiş olurlar. “Güvenlik” ne kadar çoksa özgürlük o kadar azdır, özgürlük ne kadar “çoksa” güvenlik o kadar az.

Güvenlik özgürlük yoluyla süreğenlik, kalıcılık kazanırken özgürlükte güvenlik yoluyla gerçeklik-nesnellik kazanabilir.

***

İnsan doğayı kendi gereksinimleri için dönüştürüp kullanmaya başladığında artık doğaya aşkındır. Doğaya aşkınlık doğanın da olanaklarını kullanarak yeni bir doğa yaratmaktır; bu kültürdür.

Doğayı dönüştürmek, toplu halde yaşamak zorunda olan insan toplumsal yaşantıya özgü olgular, yaşam biçimleri; gelenekler, dinler, bilim, sanat …yaratırlar. Bu olgular hem insanın yaratımı hem de kendisinin yaratılmasının nesnel-tinsel ortamı ve koşuludur.

Bu olguların gerçeklik kazanması; yaşama katılması, kendini yenilemesi gerekir. Yaşama daha geniş alan açmak, bireyin kendini gerçekleştirmesi, toplumda güven ve özgürlüğün varlık kazanması için “bu ikinci doğanın” güçlendirilmesi, üretken kılınması zorunludur.

Yaşamsal süreçlerin anlaşılması akılsal bir edim olarak düşünce üretilmesidir; onun inşa edilmesi ve yönlendirilmesi ise düşünsel sistemler, projeler, yeni fikirler oluşturulasını gerektirir. Dönüştürücü irade eylem aittir; eylemler dönüşümün fiziki temeli, düşünceler ise onun ruhu, yönlendiricisi, aklı gibidir.

Bütün bunlar bir geleceğin olması gerçeğinden ve onun dayatmasından dolayıdır. Şimdi olmayan, ancak mutlaka gündem olacak geleceği tasarlamak, düşüncenin öngörülerde bulunmasını, projeler oluşturmasını, kendini sistemli hale getirmesini gerektirir. Sistemleşme pek çok bileşenin ve olanağın uyumlu kılınması demektir.

Düşünce her türlü eyleme eşlik ettiği için onun özgür ve özgürleşmiş olması önemlidir. Eylem dönüştürücü kudret olarak düşünsel ilke, bilinçli amaç ve yöntemin birliğidir. Düşünsel ilke eylemi bilinçli-farkındalıklı, amaç onu kararlı, yöntem ise disiplinli kılar.

Toplumsal yaşamın inşası söz konusu olduğunda bu söylediklerimize varoluşsal bir ilkenin zemin oluşturması gerekir; bu Adalettir. Adalet bir ilke olarak farklı olanların birbirleri karşısında haklarının korunmasının yoludur.

Her eyleme eşlik ettiği için aslında en yüksek, en kapsamlı eylem düşüncedir. Ancak o kendisini tek yanlı, öznel bir temele; çıkara, inanca, etnik, ideolojik, geleneğe bağlı olarak işletirse nesnelliğini-objektifliğini kaybeder. Daha başlangıçta tikel bir zemine, sınırları önceden belirlenmiş bir inanca bağlanmış olan düşünsel bir yolculuk, anlayış asla hakla buluşamaz, onun edimlerinden adalet doğmaz. Kendini baştan belli sınırlara hapsetmiş düşünsellik ideolojikleşir.

İdeoloji bütünlüğü dışlayan, sınırlı bir zeminde temellenmiş, kendini bu yolla bütünlüğe dayatan, hayatın her alanına yönelik kesin doğruları olduğunu ileri süren ve buna göre gelecek ütopyası sunan sistemleşmiş düşünsel bir çatıdır. İdeolojik bir akıldan özgür düşünsel üretkenlik çıkmaz, buna izin veremez. Çünkü o dogmaları, tasarımları, nasıl düşünülmesi gerektiğinin çerçevesini önceden belirlemiştir. Bu bağlamda dayatmacı olmak zorundadır, farklı düşünce ve anlayışların varlığına tahammül edemez. Çünkü sorgulamaya açık olamaz; anlayışını, ideolojik dogmalarını, donuk kurallarını yaşamın canlı akışına giydirmeye çalışır.

Sorgulamaya dayanamayacağı için her türlü eleştirel yaklaşıma düşman kesilir, karşıtlarını, eleştirenleri kolayca hain, akılsız ve kötü niyetli olmakla suçlar.

Düşüncelerin birbirlerini sorgulayarak, irdeleyerek, eleştirerek kendilerini test etme olanağının olmadığı yerde ucuz kahramanlık söylemleri, öznesi belirsiz düşmanlar yaratılır.

İdeolojikleşmiş bir akıl (anlayış) sorun çözerken de doğasına uygun yöntemler uygular: ikna etmek, rıza oluşturmak yerine güç kullanmak temel yöntemi olur. Sonuç olarak buradan da gerginlik, farklı olana karşı güvensizlik ve kutuplaşmak kaçınılmaz olur.

Özgürce fikir üretiminin olmadığı, fikirlerin birbirini tetiklemediği; evrensel değerlerin işletilmediği, farklı olanların rızasına saygı duyulmadığı bir ortamda insani değerler canlanamaz.

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: Henüz oy verilmedi / 0 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Merkel’in çatalı ve Polonyalı muslukçu
Bu kafa ile nereye kadar?
“Talan”ın en onur kıranı!!!
“Evrim Bir Gerçektir Ve İnanç Meselesi Değildir”
Türkiye, Twitter'a 7 gün süre verdi!!!

Bölünme ve paylaşma
CHP’li kız kardeşime açık mektup
“CHP, ‘Sıra Kimde?’ diyerek varlığını sürdüremez!
Biri çağdaş eğitim mi dedi? Afetler ‘Allah’ın imtihanı’
Biri çağdaş eğitim mi dedi? İlkokulda 'sistem' propagandası...

Rantın geldiği nokta… Topkapı Sarayı
15 yılda 60 milyarlık satış…
Avustralyalı altyapı fonu IFM Investors Mersin limanında
Türkiye’den kaçan kaçana…
"Yapay zeka"dan küresel ekonomiye 16 trilyon dolarlık katkı

Coğrafya
Kütük Siyaseti: Nerelisin?
Atanamayan sol ya da al yazmalının ölümü
İlber Ortaylı: Megalomaninin sonu yok
Dünyaca ünlü Türk modacı Avustralya’yı kızdırdı

Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor
Çığlık
Bir tarihi miras daha böyle katledildi
Atatürk kimin çocuğu ?
Bizans Anıtları Fotoğraf Arşivi, internet erişimine açıldı

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Türkiye ‘gıda egemenliğini’ kime karşı, nasıl kaybetti?
Sadece üç senemiz kaldı!
Okyanuslar için verilen 5 tehlike alarmı.
Cinayetin ardından çevreciler buluşuyor
Yerli tohumun sonu!

Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?
Dubai'de ilk robot polis göreve başlıyor
Avrupa Parlamentosu robotlu hayata düzenleme
Yeni nesil market!!!

Körtiktepe'de tarım öncesi yerleşik yaşam tespit edildi
Göbekli Tepe’nin üç taşı, üç rengi
Bir Altın Elbiseli Adam daha bulundu!
Göbekli tepe’de Kafatası Kültü
Evrim sil baştan!!!

İstanbul irtifa kaybedirken Melbourne yerini koruyor
Türk gençleri kaçıyor
Avrupa’nın ilk gelişmiş uygarlıklarının kökenleri Türkiye’den çıktı
İnsan dedikoduya nasıl başladı?
Türkiye’nin yüzde 60’ı anaakımda yer alan haberlere güvenmiyor

Kriz değil, çöküş…
Türkiye sessizce İslami rejime geçiş süreci yaşıyor
İlah Edinilen Nefs
Barışmak / Barış-bak
Yanarak Ölenlerin Yok Ülkesi

Edebiyat Notları, Temmuz – Ağustos
Mutlak Eğitim
Bütçe
İKLİM
Edebiyat Takviminden Notlar; Mayıs – Haziran *

Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi
Saha Türkleri
Yeni yıl armağanı hediye e-kitap : Leyla Erbil ile


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git