A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Kaybolan Kelime

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 2 Yorum | Yazar Yazan: Metin Bobaroğlu | 04 Mayıs 2008 06:23:39

Dünyada bir kriz yaşanıyor biliyorsunuz, Bu krizin tabii ki nesnel koşulları var. Belli bir çıkara bağlı davranışlar çeşitli ülkelerde sergileniyor, ama bunun arkasında meşruiyet zemini aramak için karşılıklı iki taraf da birtakım değerleri konu ediniyorlar ve bu değerler üzerine birtakım çatışmaların olduğunu söylüyorlar.

Biliyorsunuz bunun bir de geçmişi var. Aşağı yukarı bütün yapmış olduğumuz çalışmalarda net bir ayırım olarak koymasak da, koymak istemesek de, dünyada kültürler, uygarlıklar bağlamında da bir Doğu-Batı karşıtlığı kamplaşması olduğunu, bunun çeşitli biçimlerde giderek insanların inançlarına kadar indirgendiğini ve inançlardan hareket edilerek çeşitli biçimde savaşlar yapıldığını ve yapılmak istendiğini görüyoruz. Bunun bir analizini yapmak gerekir diye düşünüyorum, yani nedir bu olay? Gerçekte böyle bir zemin var mı? Yoksa insanlar sadece salt çıkarları doğrultusunda yaptıkları kamplaşma ve çatışmalarda bazı değerleri kendilerine meşruiyet zemini bulabilmek için kullanıyorlar mı? Böyle bir noktadan hareket ederek irdeleme yapabilir miyiz?

 

Bunun için bir giriş yapayım isterseniz, bu konuyu çeşitli biçimlerde ele aldığımız biliyorum, ama belki yeni ilişkiler bulabililriz. O nedenle değerler konusunu yeni bir biçimde ele almayı deneyelim bakalım. Olaylara, olgulara, kültüre ve uygarlığa yaklaşırken bazı kriterlerimiz olsun elimizde ki, onlardan hareketle bir değerlendirme yapabilelim.

 

Bunun en temelinde, felsefi bakış açısından bir zemin bulsun diye, Aristoteles’in üç noktada ayırım yaptığını hatırlatıp oradan hareketle bir kurgu yapabiliriz.

 

Aristoteles üç tane soru soruyor. Diyor ki:

 

1.         Ne bilebiliriz? Yani insan bilgi edinmek istediği bu yaşamda neyi bilebilir?

2.         Ne yapabiliriz? Diyorki, eğer bir şey yapmamız gerekiyorsa, bu yaşamda ne yapabiliriz?

3.         Ne ümit edebiliriz? Bu yaşamdan ne ümit edebiliriz?

 

Bu üç temel sorunun gerçekten tarih sürecinde de gözlediğimiz zaman—böyle kategorik biçimde ele alınmasa bile—yaşamın içinde insan eğilimlerinin en temel belirlenimlerini gösteriyor olduğunu görebiliriz.

 

Hem kendi kültürümüzde, hem başka kültürlerde veya insanın olduğu her yerde buna rastlayabiliriz. Yaşamın kendisini okuma anlamında yaşama baktığımızda, “Neyi bilebiliriz”sorusu öne çıkıyor, çünkü insan yaşamında diğer bütün varlıklardan bilgi ile ayrılıyor. kullanma ile ayrılıyor. Düşünme ve bilgi edinme, kullanma ile ayrılıyor veya böyle bir ayrımla en temel ayrım olma sebebiyle söz edebiliriz. Aristotales’in onu soru biçimine getirmiş olması o icad etti biz de yapıyoruz anlamını taşımıyor pek tabii. “Neyi bilebiliriz? Bunu analiz etmek, bunu disipline etmek, bunu yaşamımızda kendimiz için anlamlı bir biçimde üretebilmek, bu soruyu disiplinli düşünmeye yöneltmek ve onu her alanda test etmek yoluyla ancak mümkün olabilir. Dolayısıyla bir disiplin ortaya çıkıyor, bu disiplin de “Bilgi felsefesi ”adını alıyor.

 

İnsan Aristoteles’ten bu yana bilgi üretmeye başlamadı kuşkusuz. Ondan önce de insan bilgi üretti ve bu bilgileri kullandı, ama bilgi üzerine düşünmeyi felsefeyle başlattı. Yani insan her alanda bilgi üretiyordu, ama bu bilgiyi nasıl ürettiğini ve bu bilgiyi niçin ürettiğini, bu bilgi ile yapabilme olanaklarını, bilginin olanaklarını sorgulamıyordu. Dolayısıyla felsefenin bize ayırt edici bir nokta getirdiğini görüyoruz. Ya da felsefeyi böyle bir noktadan başlatabiliriz diye düşünüyorum.

 

İnsan bilgiyi günlük yaşamda doğa karşısında, toplum ilişkilerinde, kendi psişik süreçlerinde üretip kullanıyor. Bunu nasıl yaptığını düşünmeye başlaması belkide felsefe olarak adlandırılabilir diye düşünüyorum. O nedenle, “Ne bilebiliriz?” sorusunun karşılığı, “bilgi felsefesi” olarak disipline edilmiş ve bildiğiniz gibi düşünce üzerine yöntemli düşünme ile de “epistemoloji” disiplini doğmuştur.

 

Bir de yaşamda “Ne yapmamız gerekir?” sorusu var. İnsan doğal olarak yaşamda, doğa ve toplum karşısında ve ilişkilerinde bir çok şeyi yapıp etmektedir. Ama bu yapıp ettiklerin sorguladığında, onun üzerine düşünmeye, değerlendirmeye, aramaya başladığında, yapıp ettikleri felsefenin konusu olur. O zaman, ne yapması gerektiğinin karşılığı, davranışlarının değerlendirmesi bağlamına taşındığı için buna felsefede disiplin olarak “ahlak felsefesi” adını veriyoruz. Ahlak felsefesinin ahlâkla tabii bir farkı var, bilgi felsefesinin bilgiden farkı olduğu gibi. Bilgi felsefesinde, bilgiden farklı olarak billginin üzerine düşünüyoruz, bilginin neliğini, niteliğini, ortaya çıkışını, süreçlerini, kullanışını, vb. Hepsini sorguluyoruz.

 

Bilgiyi alıp kullanmak veya edinip kullanmak, yaşamın içinde neredeyse otomatlaşan bir alışkanlık olarak karşımıza çıkıyor, ama üzerine düşündüğümüzde felsefi bir nitelik kazanıyor demiştik. Ahlâk da böyle...Ahlâk, ancak ötekiyle olan ilişkimizde, ötekinin itirazlarıyla ve tepkileriyle ilgili bir zorlama veya talep karşısında kendi üzerimize dönüp düşünmeye başladığımız zaman davranışlarımızı sorgulamaya başladığımız zaman ortaya çıkar ve o zaman ahlâkı sorgularız. Yani, niye böyle yaptım, işte bu iyi miydi, kötü müydü, insanlar bunu niye beğenmiyorlar, bunun üzerine düşünmek veya bunu dikkate alarak yaşamaya başlamak ahlâki kişiliği veya ahlâki bilinci oluşturur, ama bu ahlâk felsefesi değildir.

 

Ahlâk felsefesi dediğimizde, yapıp ettiklerimizin neden beğenilmediği veya kabul edilip edilmediği ile ilgili değil, neyin, hangi kritere göre iyi veya kötü olduğunun üzerine düşünmek olduğu anlaşılır. Bunun için evrensel birtakım kriterler var mı, yoksa yerel, yöresel, törel belli toplum ve topluluklara ait kabullerle ilgili bir sorun mu? Ve bunun dünyadaki yaşam biçimlerinde, çeşitli yaşam biçimlerinde ortaya çıkışı, coğrafi koşullar veya tarihsel süreçler içindeki vakalar içinde bir bütünlük arz eder mi? Yoksa bütün bunların içinde insanın idealize edebileceği birtakım temel kriterler var mıdır? Bu idealize etmek ve temel kriter arama kaygısı daha çok insanın bulunduğu ortamla ve kendiyle ilgili olan ve yakın gruplar ve topluluklar içinde doğrudan realize edilen davranışların içindeki sorgulamadan çok, ötekinin uzakta oluşuyla ilgili, yani tanımadığı kültürlerde daha sonra tanıştığı zaman anlayabileceği veya onlarla paylaşabileceği birtakım değerler olup olmadığı sorunudur daha çok, O zaman ahlâk felsefesi giderek kendi üzerine düşünme ve sorgulamadan bir sonucu çıkartır ise, ki bu tarihte böyle oldu, buna “Etik” adını veriyoruz, Yani ahlâk değil, ahlâk felsefesi, “Etik”.

 

“Ne ümit edebiliriz?” sorusuna gelince...Yaşamın içinde hazır bulduklarımız yani ilişkilerde realize olanların, değerlendirilmesinden sonra bunların değiştirilmesi veya bir hedefe doğru yöneltilmesi, ya da belli beklentilerin hayatta bu gerçeklikleri değiştirerek ulaşılacak başka bir gerçekliğin tasarımı, önceden tasarlama olmadan önce bilmek gibi bir alanı kapsayan bir sorundur.

 

O zaman, ne ümit edebiliriz? Burada “ümit” kavramı temel alınarak ve onun üzerine düşünülmesiyle üretilen bilgi topluluğuna da “din felsefesi” diyebiliriz. Din felsefesi daha çok mevcut dinlerin üzerine araştırma yapmak gibi düşünülüyor, halbuki burada Aristoteles onu çok daha temel bir noktaya oturtuyor, yani dinin de kaynak aldığı, dinin de neşet ettiği, içinden çıktığı bir temele götürüyor, ne ümit edebiliriz? Din için temel soru bu!

 

Kuşkusuz,”ümit etme” yalnızca din ya da din felsefesiyle sonuçlanmaz; din felsefesi onun sonuçlarından bir tanesi olarak karşımıza çıkar. “Ne ümit edebiliriz?” sorusununun karşılığını insan, “ideoloji” olarak da üretebilir ve nitekim üretmiştir, tarihte karşımıza çıkıyor...

 

İçinde kendi yapma olanaklarını, üretme olanaklarını da katarak insanın ümitlerini sistematize edip gerçekleştirmeye yönelik bir proje haline getirmesi, ideoloji olarak değerlendirilebilir. İdeolojiyi; felsefeyi aşan demeyeceğim, felsefeden beslenen ama felsefî olma noktasında durmayan, bir proje olarak tanımlayacağım. Çünkü felsefe ile ideolojinin en temel ayrımı şudur: Felsefe bir değerlendirme, bir anlamlandırma işidir. İdeoloji ise felsefî anlamlandırmadan hareket ederek bir dünya görüşü oluşturur, bunu projelendirip yaşamda gerçekleştirmek için örgütlenmeyi ister. Dolayısıyla bu noktada, din ile ideoloji birbirine yakın düşüyor, Felsefe ise her ikisinde de hem besleyici bir kaynak, hen de anlamlandırma ve sorgulama biçiminde işlev görüyor.

 

Soru: Bunun tam bir ayırdını koyarsak, bir tanesinde yani dinde, inancın baskın olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Din deyince aklımıza inanç için, bu noktada ayrım var tabii. Dinle ideolojiyi veya felsefeyi ayırt etmek istediğimiz zaman bu var, ama burada vurgulamak istediğimiz şey daha çok ümit temelinde bir şey... Yani insanın yaşamdaki bilgisi, becerisi, edimleri, ilişkileri içinde kendini doyumlu bulmadığı ve kendine olması gerekenleri bilinciyle bir tasarım yarattığı düşünülürse, bu onun için bir ümit. İnsan ümidi nasıl gerçekleştirebilirim dediğinde, bu dinsel bir patformda da ele alınabilir, hatta orada transandantal bir durum belki, hatta realize olanı, gerçekliği aşan bir tasarım biçiminde karşımıza çıkabilir, ama bu ideolojilerde de böyledir. İdeoloji, mevcut gerçekliği kabul etmez. Mevcut gerçekten hareket eder, ama mevcut gerçekliği değiştirip insanî kılmak, insanın isteklerini ortak bilinçte, eş deyişle toplum bilincinde doyurabilmeyi amaçlayan bir takım projeler yapar. Ama bu projeler herkesin katılımını sağlamayabilir. Bazen bu noktada, “halka rağmen halk için” söylemi ve tutumu ortaya çıkar. Yani insanlar bu projeyi anlamıyor, kendi faydalarına olduğunu fark etmiyorlar, ama aslında gerçekten onların faydasınadır diyen birtakım kimseler, bir elit topluluk oluşur. Bu elit ileri sürdüğü projeyi bazen önce eğiterek halka, insanlara, hepsinin ortak bilincine sunar ve orada başarılı olmayı umar. Bu bir eğitim ve aydınlanma sorunu olarak tarihte karşımıza çıkıyor. Daha sonda da ortaklaşa bir dayanışmayla bir güç birliği yaparak bu projeyi hayata geçirmek ister. İdeolojinin böyle bir yönü var.

 

Din tavrı içinde bakarsak, din de birtakım mevcut gerçeklikleri kabul etmemekten hareket eder. Bir ümit ortaya çıkar ve bu ümidi gerçekleştirmek için yine neticede bir bilinç tipi yaratmaya çalışır. Bunun temelinde aydınlanma değil, daha çok inanmaya yöneliktir. Din, insanların kendileri için iyi olacağını tahmin edecekleri önerileri bir vasi olarak ebeveyn buyruğu biçiminde sunar. Ümit verir ve bu ümide ulaşma vadine bağlanmayı bekleyen bir projedir. Dinle ideoloji arasındaki farklardan biri, belki de en önemlisi, ideolojinin insan aklına seslenip, onun aydınlanması yoluyla, projenin gelişmesine ve gerçekleşmesine katkı beklemesi; dinin ise muhataplarının anlayışından çok onların inanma yetisine sesleniyor olması ve geliştirme ya da katkı yerine kayıtsız şartsız itaat beklemesidir.

 

Din, muhataplarını çocuk bilincinde varsayar; ideoloji ise muhataplarını yetişkin bilincinde kabul eder.

 

Başa dönersek, yaşamda nesneyle özne karşı karşıya geldiğinde veya özneler arası ilişkide birtakım bilgilerin kendiliğinden zaten üretildiğini, tarih sürecinde bunun giderek geliştiğini gözleyebilirsiniz. Ama bunun sorgulanmasında neyi bilebiliriz, bilgimizin sınırları nedir? Ve bunun gibi sorular sorduğunuzda, düşüncelerimiz felsefi bir disiplin altına almaya başlarız. İllâ felsefî disiplin yaratmak, üretmek amacıyla değil, sorgulamanın arkasında bir gereksinim—bilme gereksinimi——doyurulması var.

 

İnsan kendi gereksinimlerini doyurmayı istediği için, neyi bilebilirim ve bunu nasıl kullanabilirim, ne yapabilirim vb. gibi konular üzerine düşünüyor.

 

Yaşamda en temel insan gereksinimleri nelerdir ki bu gereksinimler doyurulmaya kalktığında, önce bilgi edinme, sonra bilgiyi kullanma, sonra proje üretip geleceğe yönelik bilgi üretme ve onun araçlarını gereçlerini üretip onu gerçekleştirmeye yönelmek gereksin.

 

Değerlerle ilgili bu üç temel soruya (bilmek, yapabilmek ve ümit etmek), bir dördüncüsünü de eklemek gerekir: Estetik, yani sanat felsefesi. İnsanın sanatsal üretimlerinin üzerine düşünmek; sanatın neliği, sanatın niteliği üzerine düşünmek; sanatın kavramlarına ve varsa yasalarına ulaşmak çabası olarak özetlenebilir.

 

İnsanlar bu sorular etrafında düşünmeye ve yazmaya başladıklarında, doğal olarak farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bilgiyi nasıl elde edeceklerine ve ne ümit edeceklerine yönelik farklı görüşler ileri sürerken, genel olarak iki tutum ortaya konmuştur, Bir tanesi dışlayıcı, bir tanesi ilişkilendirici.

 

Dışlayıcı tutum: Genellikle, ileri sürülen değerlerin ya anlaşılmaması veya kendi gereksinimleriyle uygun düşmemesi nedeniyle ortaya konmuştur.

 

İlişkilendirici tutum: Üretilen bilgiler, beslenirse ve süreklilik kazanırsa bir okullaşma olarak karşımıza çıkar. Okullaşmadan kasıt üretilmiş çeşitli görüşler derlenip toparlanıyorlar, sonra yeni katılımcılara bu hazır bilgiler, daha öncekilerin bu konuda düşündükleri ve yöntemleri öğretilmeye başlanıyor. İşte bu bir okullaşma sürecidir. Okullaşmayla mevcut olan birikimler, tartışmalar aktarılıyor ve bunlar nesilden nesile iletiliyor ve sürdürülüyor ise yani yaşam buluyor ise, o zaman da ekolleşme süreci ortaya çıkıyor.

 

Ekoller, düşünce tarihinde çok belirleyicidir. Bilgi felsefesi, ahlâk felsefesi, din felsefesi, sanat felsefesi ekoller olarak karşımıza çıkıyor.

 

Bir ekolleşme olabilme için belli bir konuya aynı doğrultudaki insanların değişik açılardan bakabilmesi ve bu insanların birlikte çalışabilmeleri gerekir, Yani hem farklı bakacaklar, hem birlikte çalışabilecekler. Böyle bir ortam, hem gelişmeyi hem de bireyleşmeyi getirir. Bireyleşebilmek, özgün olmak, diğerlerinden ayırt edici, özgün nitelikte olmayı gerektirir.

 

Kendini diğerlerine rağmen, ama onlarla birlikte üretebilmek olasılığı, aynı konuda, aynı doğrultuda fakat farklı yaklaşımlarla, eleştirel bir biçimde aynı olguya katkı sağlayıp onu geliştirme yönünde bir gelişim ortamı bulur ve aynı zamanda diğerleriyle paylaşabildiği için de toplumsallaşma sürecinden kopmaz.

 

Buna birlikte çalışma diyebiliriz. Aynı konu üzerinde farklı düşünceler ileri sürüp düşünce alışverişini başaramıyor, anlamlandırmayı başaramıyorsak oradan ekol doğmuyor. Çünkü kopma, birbirinden uzaklaşma, birbirini dışlama gerçekleşiyor.

 

Eğer birlikte yürüyebiliyorsak, bu okullaşmaya ve giderek ekolleşmeye dönüşüyor. Tarihte uygarlıklara dönüp baktığımızda, okullaşmayı ve giderek de ekolleşmeyi başaran ve ilk önce okullar, daha sonrada ekoller düzeyinde ayrım noktasında başarabilen toplumların daha hızlı geliştiğini, daha yüksek uygarlık düzeylerine yükseldiklerini görürüz.

 

Bir okul ortamının veya bir bilgi topluluğu ortamının farklı fikirlere kapalı kalması, düşünmeksizin ezberlemeye ve farkındalıksız insanların ortaya çıkmasına neden olur.

 

Orada ne kadar farklı fikir, ne kadar farklı yaklaşım—ama laf olsun diye değil, farklı olsun diye değil—farklılığı gösterebilecek bir düzeyde farklı yaklaşım yapılabiyorsa ve bu paylaşım sürdürülüyorsa, o nitelikte de gelişme olur. Ekoller bu yolla ortaya çıkarlar. Farklı yaklaşım yapılır, ama iletişim olmaz, karşılıklı bilgi alış verişi anlamsızlaşırsa, kopma ayrılma olur ve bundan sağın bir sonuç çıkmaz. Birlikte bunu ne kadar başarabiliyorsak o zaman bir gelişmeden söz etme olanağını bulabiliriz.

 

Aristoteles’in neyi ümit edebiliriz ve/veya ne ümit edebiliriz? Sorusuna geri dönelim: Ümit etme, inanmayı beraberinde getiriyor, Ümit ettiğine bağlanmak inanmaktır. Din felsefesi içinde inanma irdelenirken yalnızca, belli bir din, objektif bir dinin inancı ele alınmaz. Bireysel inan da söz konusudur. Herhangi bir inan, bireyden bağımsızlaşır ve topluma mal olursa, o zaman “inanç” biçimini alır. Böyle bir inanç, yaygın hale gelip belli bir isim altında, belli bir hiyerarşi, belli bir kurum ve belli bir inanır topluluğu oluşturuyorsa, artık o nesnel bir dindir.

 

İnsan mevcut gerçekliği yadsıyorsa, bu gerçekliği aşma yönünde düşünceleri, plânları, projeleri varsa ve bunların gerçekleşeceğine bir bağlılık ve bir çalışmayı sürdürecek kadar kanaat kendisinde uyanıyorsa, o zaman bu “ümide bağlanmak”tır. Bu mevcut gerçekliği değil, ümide bağlanmaktır ki bu giderek ideolojilerde “ütopya” olarak karşımıza çıkar, dinsel söylemlerin içinde de “cennet” olarak karşımıza çıkar. Yani daha olumlu, daha zevkli, daha estetik bir yaşam arayışı.

 

İnanma, insanların ontolojik temelde, yani varlık yapısında taşıdığı bir olgu mudur? Yoksa kültürel tarihsel midir?

 

Soru: Gelecek bilinci olduğu sürece insanda inanç kaçınılmaz gibi gözüküyor, çünkü inanç bir noktada gelecekle bağlantılıdır. Bilincin varlığı, yani insanın kendi kendini fark edişi ve bir geleceğin olması, insanı kaçınılmaz olarak inanmayla ilişkili kılıyor. Bir düşünür diyor ki: “İnsan yaşıyorsa bir şeye inandığı içindir” Gelecek varlığını fark ediş, insanda inancı zorunlu hale getiriyor. Acaba mistik bilinç ve dinsel inanç insanın bilinci için kaçınılmaz mıdır? Böyle bir sorun gündeme geliyor. Bana göre insanda gelecek bilinci ve buna bağlı olarak inanç olgusu, yani mistik inanma eğilimi hepimizde şöyle ya da böyle var. Tarihte bakıldığında böyle doğaüstü hikâyeler var. Günümüzde değişik biçimde var. Hele bir de insan kendi gerçekliğinde, kendi yaşam somutluğundan umudu kesildiğinde, yaşamdan beklentileri gerçekleşmediği noktada, çabucak doğaüstü şeylere, işte falan filan. O tür şeylere yöneldiğini görüyoruz. Yani mistik inancın ve dinsel bağlantılı eğiliminin insanın bilincinde, kökünde olduğuna inanıyorum. Bunu da gelecek diye bir şey var, dolayısıyla inanç var ve inanca bağlı olarak da insanın böyle mistik ve dinsel eğilimleri var, diye düşünüyorum.

 

M.B:Evet, şimdi burada bir şey daha katılmış oldu, yani gelecek hakkındaki ümidimize bağlanmak. İnanç eğer böyle tanımlanırsa, bunun mistik bir yönü de vardır. Nasıl inanma varsa, bunu da onun bir biçimi olarak korur. Beslenmiş veya beslenmemiş, kısır kalmış olarak da olabilir diyorum. O zaman ümidin bu inan bağlamını biraz daha sorgulayabilir miyiz? İnanmayı başka bir biçimde de ele alabilir miyiz? Yani ümit hep geleceğe yönelik, inanma da hep geleceğe yönelik midir? Başka bir şey söylemek olanaklı mıdır bu konuda?

 

S: İnsanın hayatını sürdürmeyi isteği de perçinliyor ya da kamçılıyor olabilir. Daha gerçekleşmemiş olan bir şeyi gerçekleşecekmiş gibi düşünmek insanın varlığında var ise... Ölüm korkusu demek istemiyorum, ama varlığını sürdürme isteği olabilir.

 

M.B: Bu durumda bile ümit, geleceğe yönelik bir biçimde karşımıza çıkıyor.

 

S: Ama gerçekleşmiş olan bir şey yok. Somut bir şey değil, ama işte öyle olmasını arzu ederek...

 

M,B: İnanma da, ümit de geleceğe yönelik...Gerçekleşmiş bir şey yok, hatta

gerçeği yadsıma var.

 

Gençler, ne diyorsunuz bu konuda? Karl marks diyorki: “Din toplumları uyutan bir afyondur.” İki tane söz söylüyor en temelde, ayrım için. Din diye içine atladık işin, ama inanmayı, yani ümide bağlanmayı söz konusu ettiğimizde bu bir ideoloji olarak da karşımıza çıkabilir. Büyük bir ideolog Karl Marks. Dinle ideoloji arasındaki bu ayrımı belki kendi de netleştirmek için böyle önermelerde bulunuyor, “Din, kalpsiz dünyanın kalbidir.” Bu mevcut gerçekliği yadsıyor. Mevcut gerçekliğin yadsınmasında ümidi taşıyan bir sistem bakıyor, arıyor, dinde görüyor. Din mevcut gerçekliği yadsıyor ve ümit olarak insanlara daha iyi bir gelecek, daha iyi bir yaşam vaad ediyor. Ama bunu yeterli veya doğru bulmuyor Marks. Hatta doğru bulmuyor, yeterli ümit boş bir inan—öyle anlıyor tabii—eğer öyleyse o zaman ümidi gerçekleştirebilecek, insanların o ümidi besleyeceği ve başarabileceği bir proje haline dönüştürülmek istendiğinde, akıl alır, anlaşılır, yani olmadan önce anlamı kendisinde uyanabilir bir iş olmalıdır diye düşünüyor ve ideolojisini kuruyor.

 

İdeolojiden kastımız anlaşılabilir bir şey, İnsan bu ideolojinin içinde kendi geleceğini kurabileceği, olanaklarını veya ne kurabileceğini, nasıl olacağını, önceden tasarımını yapma işini başarabiliyorsa o zaman ideoloji yok, sadece bir umut. Daha iyi olmalı, daha iyi olabilmeyi beklemek, buradaki ayrım belki başka biçimde ayrım, çok ayrımlar olabilir, ama benim gördüğüm bir ayrım şu; bir tanesinde çocuksuluk var, yani daha iyi koşullar istiyorsunuz, daha iyilikler, güzellikler, neyse istiyorsunuz, ama bunu kendinizin yapabileceğinize inanmıyorsunuz. Bunun birileri tarafından yapılmasını bekliyorsunuz. Bu bir güçte, belli bir idealize edilmiş güçte de odaklanabilir, tanrı adını taşıyabilir, ya da daha ilksel dönemlerde, bir çok kişi yapabilir, bir çok tanrı yapabilir gibi. Onda da güzel bir rekabet var, yani babam yapamıyorsa annem yapar gibi. Zeus yapmıyorsa Adonis yapsın, Afrodit yapsın, alternatif, bu tanrı da olabilir, yapmazsa sonra başımız belaya girer. Alternatif tanrılar, ama niye çocuksu, kendi gücüne, kendisi kendinin geleceğini yaratacağına, kendi ümitlerini kendisinin doyuracağına inancı yok. Şimdi burada çok ilgi çekici bir şeyle karşılaşıyoruz, din ümit besliyor, ümide bağlanıp kalma, inanma, ama aynı zamanda onu gerçekleştirebilmeye inanılmadığı için inançsızlığı da barındırıyor. Aynı oranda ve aynı güçte, hatta baskın olarak belki inanmamak, dinde karşımıza çıkıyor ve çocuksu.

 

İdeoloji olduğu zaman, bunu ben yapacağım, ben yapmalıyım, bu sorumluluk bana ait, bunu kimseden beklemiyorum, bunu yapabilmek için çabalarım şunlar, şu yöntemler; yapabileceğim işler, ilişkilendirmeler, paylaşımlar, hepsi belirli, önceden anlamlandırılmış olacak içinde anlamsız kalan bir yer varsa, ideoloji kendini bütünlememiştir. Orada hâlâ boşluklar vardır, çocuksuluk vardır. Hâlâ kendi sorunu, kendi bilincini taşıyor olmaktan uzaktır diye düşünülebilir.

 

Burada bir de felsefeyi yine ortak noktada söz konusu edelim. Dinde sorgulama olmaz mı? Din içindeki ilişkiler hep çocuksu mu kalır, dinî bir bilinç tipi büyüyemez mi? Kendi yetkinliğine doğru gitmez mi, diye düşünebiliriz o zaman. Bu tarihte de karşımıza çıkıyor. Gözlüyoruz bunu. Dinlerin doğuşu, gelişmesi sürecini izlediğimizde hakikaten felsefi nitelikte baktığımızda öyle bir gelişmeyi görüyoruz. Dinsel bilinçte o çocuksu dönemden giderek kendi bilincine sahip çıkma dönemlerine ve objektif—objektiften kastım, toplumsallaşmış, kurumlaşmış ve nesilden nesile kendi varlığını sürdürmeyi başaran—dinlerin içinde bu tür temayüzler görüyoruz. Nedir bunlar? O dinlerin gnostik—yani hikmet arayışı yanları ya da buna bizim geleneksel bakış açısı adıyla tasavvuf, theosophia, felsefî söylemle thesophia—yanları. Tanrısal hikmet bağlamına dönüp baktığımızda burada ilgi çekici bir şey görüyoruz. Dindeki çocuksuluk, çocuksu ümit ve inan yerini ideolojideki sağlam ümide, sağlam inana dönüştürmüş. Başka bir deyişle dinler içinde tasavvuf akımları, dinin kendisini ideoloji biçiminde yeniden üretmiş bazı akımlar karşımıza çıkıyor. Bunların iki yönü var, iki yönde karşımıza çıkıyor. Bir tanesi seküler—dünyevî—bir yön, dinin umutlarını, dinsel beklentileri, dinsel umutları dünyada gerçekleştirmek. Buradaki dünya, yerküre anlamında da olmayabilir. İnsan dünyası, yani insanın kendisini değerlendirdiği, algılarında, bilgilerinde değerlendirdiği bir atmosfer, böyle bir dünya... Neden böyle nitelendiriyoruz? Bu dünya toplumsal değil, fantastik olabilir, yani psişik süreçlerde böyle bir gerçekleştirmeyi deneyebilir veya orada doyum bulabilir. Bu bir yanılsama mıdır? O ayrı bir konu, ama sonuçta ümidin güçlü bir şekilde kendi sorumluluğuna alınması—yani ideolojiye benzer bir biçimde—veya ideolojik nitelik kazanmış bir biçimde yeniden üretilmesini söz konusu ediyorsak, burada bir başkasının, bir gücün yapacağını beklemek yerine kendisinin yapması yolunu denemek, bunu psişik süreçte, toplumsal süreçte, fantastik düzeyde, aşkınsal düzeyde, sezgisel düzeyde, hangi düzeyde olursa olsun, kendi sorumluluğunda bilmek, din içinde, dinin ideolojik olarak üretilmesi adına tasavvuf ya da hikmet olarak da söyleyebileceğimiz bir alanı kapsıyor. Yani dinî ümidin, dinsel inanın büyümüş kendine sahip çıkmış hali. Örnek, bunu biraz işleyelim ki, günümüzde çok tartışılacak bunlar. Son krizden sonra dünyada artık dinler bu biçimde sorgulanmaya başlayacak, Önümüzde bunu göreceğiz, çünkü mevcut olan yorumlar, mevcut olan algılamaların, dinsel algılamaların dünyada çeşitli yargılara neden olduğunu ve bunlar üzerinde ciddi şekilde tahribatlar yapılabileceğinin haberlerini görüyoruz. Bu menfaatler üzerine yapılan çatışmalara da alet edilecek. İnsanların yeniden şöyle bir kafalarını kaldırıp bu değerleri, nedir bunlar gerçekten, neydiler, bunların dünyada gücünün halen var olabilmesinin nedeni nedir, diye sorgulamaya başladıklarını göreceksiniz. Dünya platformunda genel olarak en çok tartışılacak konulardan biri olacak. Peki modernizm döneminde değersizleştirilmiş, nihilize edilmiş, yaşamın dışına itilmiş bu değerler, böyle bir kriz noktasında nasıl oluyor da tekrar bu modern dünyada, modern insanlarda yeniden diriliyor ve yaşamlarında birincil oluyor?

 

Terör diye nitelendirilen ortamdaki teröristler diye adlandırılan insanların dinî inancası olarak ele alındığında bu anlaşılabilir bir şey olabilir. Yani zaten işte orada fakirlik vardır yaşamda umutlar neredeyse sönmektedir, o umutsuzlukları umuda çevirecek bir beklentinin kızgınlığı, kaygısı, kavgasına dönüştüğünde, işte bir dine yaslanma, dinden güç alma, dinî inancın güç vermesi biçiminde ortaya çıkabilir. Buna bütün psikologlar, sosyologlar “Tamam, zaten öyle olurdu” diyebilirler, ama karşısındaki modern dünyanın dine ihtiyacı olmayan, cennetini kendi yaşamında kurmuş olan dünyanın birdenbire cennetine düşen bir ateşten sonra bu cennet cennet değil. Niye? Cennette paronaya yoktu, şimdi var. Acaba içtiğim suda zehir var mı? Acaba bugün bomba düşecek mi? Acaba bugün beni öldürecekler mi? Cennet birden kayboldu, cennet kaybolunca beklerdik ki, modern dünya akılla kendisi buna başka bir çare üretsin. Ama gördük ki, modern dünya ilk tepkisini aynı biçimde, yani kısasa kısas, yani şeriat noktasında, kendisine yapılan saldırıya ben de saldırırım, işte siz bana atarsanız terördür, ben size atarsam savaştır ve haklıdır diyebilir. Yapıyor da. Bunun değerlendirilmesi ayrı bir konu...

 

Sen bizi koru, burası da ilginçtir, burada abartarak biraz konuyu hafiflettim, yani İsa kendini de kurtaramadı. Bu orada o ayrı birşey, çarmıha gerdiler biliyorsunuz, bazen diyorum—gelen Batılılara söylüyorum—tanrıya çok yalvarıyorsunuz bizi kurtar diye, ama oğlunu bile kurtarmadı, sizi nasıl kurtarsın.

 

Şimdi bu durumda böyle bir ümidin tekrar ortaya çıkması—sorgulamamız gereken yer burası—acaba ne tip bir şey yapıyor? Yani insan şuuru zedelendiğinde, oryantasyonunu yitirdiğinde, bir regresyon mu yaşıyor, bir geri dönüş mü yaşıyor? Bu geri dönüşünde tekrar insan o yetişkin şuurundan çocuksu şuuruna mı geri dönüyor? Niye bunu soruyorum, çünkü davranış biçimi eğer doğruysa, başta koyduğumuz “dinsel inan çocuksuluktur,” dinsel ümit, beklenti çocuksuluktur. Çocuksuluktan kastım burada zayıflıktır, kastım başka bir güç tarafından iyilikler gelecek, ben yapamam anlayışıdır. Dolayısıyla bir çocuğun kendi ebeveynlerinden umut beklemesi bağlamında, hayatın iyileştirilmesini onlardan beklemesi bağlamında çocuksuluktur diyorum. Ve saflıktır aynı zamanda, çocuksu ve safça bir şey, temiz bir şey hatta. Ama bu yetkin ben yapacağım, ben gerçekleştireceğimden birdenbire bu duruma geri dönüş... O alandaki başarısızlık, şuurun o alandaki çözülmesi böyle bir regresyona neden oluyorsa ve bu tekrar bu biçimde ortaya çıkıyorsa—o illâ Hıristiyanlık olarak ortaya çıkmayabilir, her toplumda kendi dini olarak, kendi dinî fenomenleri olarak ortaya çıkacaktır kuşkusuz—hangi biçimlerle süslenirse süslensin temelinde yatan çocuksu inandır, yani ben yapamıyorum daha güçlü bir varlık yapsın anlayışıdır. Bu çocuksuluk bana şunu söylüyor. Bunu paylaşmak veya tartışmak istiyorum sizlerle, o zaman işte “inan” insan varlığıyla ilgili bir sorundur. Kültürel değildir. Ontolojiktir. Yani insanlık var olduğu sürece var olabilecek bir şeydir bu bağlamda. Öyle anlıyorsak, onun kültürel biçimleri değişebilir, başkalaşabilir, başka başka biçimler alabilir, ama her zaman kendi yaşam gücünü, zayıf bulduğu, çözülmüş bulduğu yerdeki kendi çocuksuluğuna geri döner. Eğer ilerde insanlar birdenbire o sekiz yaşında doğmayacaklarsa, hep çocuk yani bebek olup büyüyeceklerse, o çocukluk sürecini hep yaşayacaklarsa, her psişik çözülmede “regresyon”, geri dönüş olacaksa ve o zaman da o ümidi taşıyacaksa “din” ontolojik bir sorun olarak insanın yaşamında vardır demektir.

 

Eğer böyleyse, bu doğruysa, bunun yerine başka bir şey koyamıyorsak—kaldırırız, doğru değildir o zaman, alternatifini koydu mu tamam ve yetişkinin ileriye bağlı ümit ve onun projesinin ideoloji olmasının yerine de başka bir şey koyuyorsak, onu da kaldırırız—şu din bu din değil, din olgusu ya da onun en temeli ümit, ümide bağlanmak, inanmak sürecek demektir. İdeolojilerin kültürel biçimleri, çağa uygun biçimleri, toplumsal ilişki biçimleri değişebilir, ama ideolojileri biz en temelde bir ümit, mevcut gerçekliğin yadsınmasının, gelecekte yeniden kurulma projesinin üstlenilmesi sorumluluğun kendine alınması anlamında anlıyorsak ve bir inan olarak yaklaşıyorsak bununda ontolojik insan varlığında zorunlu ve insanın her dönemde kendinde bulacağı ve bunun için çaba harcayacağı bir değer veya değerler temeli, değerler kaynağı olarak karşımıza çıkacağını düşünüyorum.

 

Neyi bilebiliriz? Bilginin ne olduğu sorusu, belki daha yalın bir soru, ama kendinden sonraki gelişmiş süreçleri kapsayan bir sorudur. Bilgi, bilginin yöntemi, epistemoloji noktasına taşındığında, bilgi bilim noktasına taşındığında, bilmenin yöntemlerinin sorgulandığı noktaya taşındığında, her ideolojinin kurgulanması ve onla beslenecek olan bağlılık, ümit, o bilginin niteliğiyle ilgili olacaktır. Yani ne nitelikte bilgi üretebiliyorsak, o nitelikte ümidimiz, o ümide bağlanmamız söz konusu olacaktır. O zaman belirleyici olarak da bütün bu beklentilerimizi, belirleyici olarak da bilgi üzerinde sorgulayabiliriz. Eğer öyle yaparsak, kriter olarak bilgiyi ve bilgi bilimi söz konusu edersek, o zaman çocuksu inanla, ideolojik inan, yani dinsel inanla ideolojik inan arasında bir yeni kriter bulmuş ve onun üzerine bir sorgulamada bulunabiliriz. Bu nedir? “Bilgi” ya da “bilgibilim.” Ne demek bu?

 

Dinsel inandaki çocuksuluk, bilginin yeterli düzeyde üretilememesi, bilginin kendisinde kendini yönetebilecek düzeyde, nitelikli bir biçimde üretilememesiyle de ilgilidir. Eğer insanlar, kendilerini yönetme bilgisine ulaşmamışlarsa, çocuksu umudu ve inanı taşımak ancak onları dengeli kılabilir, yoksa yaşamlarına son verirler. Yaşamlarını besleyecek başka bir güçleri olamaz. Nitelikli bilgi ise onları ideolojiye, yani yapılacak olanın sorumluluğunu üstüne almaya taşıyacaktır. O zaman bilginin—eğer  söz konusu olabilirse—bilimsel bilgi niteliğinde, sanatsal bilgi niteliğinde üretilmesi, insanları bu çocuksuluktan kurtaracak, kendi yaşamlarını, sorumluluk ve ödev bilinciyle kendilerinin gerçekleştirebilecekleri anlayışına taşıyacak bir öğe, bir nitelik olarak karşımıza çıkar.

 

O zaman sorgulama burada şöyle bir yere gelebilir. Bilgi bilim yoksa—bilgilerimiz var, ama bilgileri sorgulayamıyorsak—onları değiştirme, onları dönüştürme, gelişme gibi bir bilinci, yani yöntemli bilinç ya da yöntemli bilgi bilinci elimizde değilse, o zaman çocuksu umuttan ve inandan kurtulma olasılığımız yok. Böyle kolayca söylüyorum, ama bu ilgi çekici bir sorgulama yeridir. Sorgulamayı toplumsal düzeyi yukarıda olan bir noktada kurarsak, örneğin akademik bir çevreyi düşünelim, bilimsel bilgi var, paylaşılmakta ve aktarılmaktadır, ama bu bilimsel bilgi edinirken çocuksuluğumuza mı ulaşıyor, yoksa ideolojik benliğimize mi ulaşıyor? Bu noktadan sorgulanabilir. Çok bilgili olup çocuksu olabiliriz. Örneğin bir hastalık aids—çok da hoş bir ismi var, “aid” dediğiniz zaman da yardım demek—yardım diliyoruz, nasıl yapılacak bilmiyoruz, bilimsel araştırmamız yok, sanayimiz yok, knowhow’ımız yok, neyimiz var? Üniversitelerimiz var, peki ne öğreniyoruz orada, bilgi öğreniyoruz, bilgiyi biz mi üretiyoruz? Hayır, başkaları, işte bu başkaları çocuksuluktaki ebeveynlerdir, dindeki tanrıdır, meleklerdir, cinlerdir, çünkü biz değiliz. O zaman bekleyeceğiz. Ya Rabbi, üç parantez, ey Amerika, ey İngiliz bilim insanları, ey Hintli bilim insanları, ne olur şu aids’e bir çare bulun. Bu tabii sizi fazlaca rahatsız etmedi! Çünkü bizde aids yaygın değil, ama bu herhangi bir yaygın hastalık da olabilirdi. Burada anlatmak istediğim, safça ümit ediyorsunuz. Bu çocuksuluktan kurtulmayı, ama ben yapabilirim gibi bir özgüveniniz yok, ama istiyorsunuz. Bunu anlatırken, bu düzey genellikle çocuklar böyle düşünür. Hayır hayır, makaleleri yayınlanmış, kendi disiplinlerinde çok başarılı olmuş yetkin bilim insanları olabilirler. Böyle bir noktada, kendi toplumsal yapısında, yani realize edeceği alanlarda kendisinde böyle olanaklar yoksa buradaki ümit, o ümide bağlanma, kendi dışında, kendi dışındaki güçlerdedir, o zaman çocuksu...

 

Bu nitelikte dönüp baktığımızda bilimsel bilginin, felsefenin, sanatın, din felsefesinin, etik felsefenin. Ahlâk felsefesinin, bilim felsefesinin içinde ne kadar rol aldığımıza bakalım. İçinde ne kadar rol alabiliyorsak, o kadar ideolojimiz olabilir, olmadığımız ölçüde de o kadar çocuksu ümidimiz. O zaman böyle bir bilinç tipi, illâ bizim toplumumuza yaygın ya da doğu toplumlarına çok yaygın, batıda yok demek istemiyorum. Aksine batıda demin söylediğim gibi, o modernist yapı içinde, birdenbire çocuksu inana, ümide dönüp birdenbire bağlanmak, kendi toplumlarındaki bilimsel üretimin, teknik üretimin, siyasal güçteki kullanımına güvensizlik, yani imansızlık olduğunda başka bir iman arıyor, başka bir ümit arıyor, o da çocuksu, çocuksu olunca da adına “dinsel tutum” diyoruz.

 

Bizdeki biçimi bilinçsiz çocuk, oradaki biçimi bilinçli çocuk. Niye? Çünkü oradaki biçiminde böyle bir çocuksu umut, kendi toplumundaki güçlerin, siyasî, ekonomik, bilimsel güçlerin bunu başarabileceklerine imanıdır. Neden? Daha önceki tehlikelerin, yani kendi tarihine baktığında bunları başarıp başarmadıkları ile ilgili bir güvencesi vardır. Bunun da hakkından geliriz, yaparız diyebiliyorlar.

 

Bilgiyi yalnızca kitaplarda gören ve bunu kendi üniversitelerinde öğreten toplumlara dönüp baktığımızda, bunlar kendi dışında üretilen bir bilginin, kendi dışında üretilen bir aklın edilgin talipleri olunca, talebeler (!) yani üretim süreçlerine katılmadıkları bir bilgiyi alanlar, kendi dışlarındaki güçlerden kendilerini korumasını beklemek zorundadırlar.

 

Nesnel süreçleri yaşamış ve tekrar kendi üzerine dönüp doyum bulup bulmadığına ve kendini anlamlı bulup bulmadığına bağlı olarak bir sorundur ki ben o noktaya gene tipik, kategorik olarak iki biçimde yaklaşıyorum. Bir tanesi böyle bir süreçte bazı bilinçler doyum bulabiliyor, bunla yetinebiliyor, kaanat sahibi olabiliyor, yani geçmişine dönüp bakıyor, e daha kötü durumdaydım, daha iyi duruma geldim, daha ne olsun şükür hamd olsun..ya da çevresine bakıyor herkes de üç aşağı beş yukarı benim gibi.. yaşam bu işte gibi, bu çok dalgalı bir şey, bazen topluma egemen olur, bazı noktalarda bizi sarsar, yok böyle olmamalı gibi, sonra yine pasifize olabiliriz. Eğer bilinç bu noktada doyum bulmuyorsa, iki durum ortaya çıkar: Bir tanesi patolojiktir, artık o yaşamı anlamsız bulmaktadır, yaşamı anlamsız bulduğu için, yaşamı anlamlandırıcak heyecenlara yönelecektir. Bu heyecanlar kendi psişik fantezileri olabilir, oraya kaçabilir, çeşitli kendini unutma yöntemleri, alkol, uyuşturucular, seks, şiddet, hızlı araba kullanma, dağa tırmanma, deniz dibine dalma... Heyecan var, heyecen, kendisini anlamlandıracak en temeldeki bir şeye  baş vuruyor. Yani heyecen niye? Bu çok hoş bir kelimedir, batıda yok bu “hay e can”, hay dirimsellik, hay diri olmak, canın diriliğini fark etmek, çok ontolojik bir şey, yani öyle bir şey yapacak ki, yaşamını derinden duyacak, o zaman yaşam noktasındaki diriliği tattığı zaman insan, yeni bir yaşam, yaşamdaki umutsuzlukların hepsi gitmiş, yaşamdan yeniden tat alma başlamış. Bu duruma bazen droglar yardımıyla da geliniyor. Patolojik bir durum, ama patolojik ortamda insanlık çok ilerleme kaydedebiliyor, yani birileri kendini böyle harcıyor. Meselâ bazı sanatçılar vardır, bazı değil genellikle, her alanda sanatın her alanında gözleyebiliriz. Ürettiklerine bakarsın, toplumları devindirir, kendilerini feda etmiş, kendi bunalımlarını yaşamışlar, ama onun içinden çıkma gayreti ile yaptıkları ürünler, insanlara yeteri kadar doyurucu malzeme sağlamış olabilirler. Patolojik dediğim, yani dışlanan patoloji değil, böylesine bir patoloji bu, başka bir ad da takabilirsiniz. Ama bir de bu ikiye ayırdığımız patolojik olmayan bir durum var. Bu da ikinci öznel durumun ya da o çocuksuluktan çıkmış, nesnel süreçleri yaşamış ve doyumsuzluk içinde olan bireyin yaşamı anlamlandırmak için daha derin sorgulamalara yönelmesi. Burada anlamlandırma ve anlam sorunu var, bazı ekollerde, bazı dinlerle, bazı tasavvuf akımlarında, bazı ezoterik okullarda da kullanılır. En eskisinden başlayarak söyleyeyim: Gnostisizim hermetiktir, ta Hermes’ten beri. Eğer tarihe bakarsak beş bin yıl önce Antik Mısır’da görünüyor. Bazı söylencelerde hareket ederek çeşitli tahminler var, sekiz bin yıl önce gibi. Neyse canım o kadar önemli değil. Bence üç binle beş bin arasında o kadar büyük fark yok, çünkü uzun yıllar büyük bir gelişme olmamış o dönemlerde, hangi eskilikte olursa olsun, hermetik döneme baktığımızda oradaki söylemin içinde ilginç bir kavram var, “lapidem”, felsefe taşı. Lapidem’le ilgili bir de forlül var: “V.I.T.R.I.O.L.”

 

Vizita: Gezi, ziyaret.

Interiorare: İnteriör; içe dönük, içe yöneliş.

Terrae: Toprak.

Vizita Interiorare Terrae: Toprağın içine kıvrıl; toprağın içine seyahat et

Rektifikando: Onu rafine et. Onu kaynat yüksek ısılarda. Altını arıtırlar ya, onun gibi. Onun içindeki diğer malzemeleri ayrıştır.

Evet bu “I” bulmakla ilgili, ama latincesini hatırlamadım.

Okült: Gizem; gizemli.

Lapidem: Taş, ama felsefe taşı.

I Okült Lapidem: gizemli taşı bul.

 

“Toprağın içine kıvrıl ve gizemli taşı bul ve onu arındır.”

 

Sır buydu. Aranan sır buydu. İşte bu altındır falan dediler. Tabii canım olsa toprağı rektifiye ettikten sonra kıymetli olarak ortaya çıkan şey altındır değil mi(!). Doğru! Altınla simgelenmiş. Yani hermetik simya bilimi buna altın demiş. Dönüştürücü olan ise, civa.

 

O zaman nerede yapacağız bunu? Toprağı eritip falan yapacağız. Dolayısı ile kurşunu öyle bir rektifikiye edeceksin ki altın olacak. İşte arada ne lâzım. Ona civa katmak lâzım diyor, Merkür işin içine giriyor. Onlara girmeyeyim şimdi tekrar buraya geçelim, konumuz dağılmasın. Burada Hermetik dönemde ve daha sonra bütün gnostik öğretilerde ve günümüzdeki bütün ezoterik öğretilerde bu v.i.t.r.i.o.l kavramı kullanılıyor. Bir ilginç tarafı var. Var olan bir şeyi bulup çıkartmaktan söz ediliyor. Yani olmayan bir şeyi yap demiyor. İcat et demiyor bu öneri. Kendi topağında (varlığında) olanı bulup ortaya çıkardığın zaman deniyor. Tamam işte bu o. Bazı ezoterik okullar ona şöyle ad veriyorlar. “Kaybolmuş kelimeyi bul” diyorlar. Bakıyorsun, V.i.t.r.i.o.l. İçinde kaybolmuş kelime hangisi? Lapidem. Kaybolmuş kelimeyi bulduk. Lapidem’miş. Eee ne yapacağım. Bu,  ham bir taş.. Toprağın içinde taş ham durumda. Al onu. Mermer parçası örneğin. Al ve onu rektifikiye et. Mermeri diğer parçalardan ayır, saf mermer haline getir. Getirdim, tamam mı? Hayır. Kaybolmuş kelimeyi şimdi bunun içinde bul. Nasıl bulacağım? Mermeri bulduk saflaştırdık. Gizli diyordu çünkü. Gizli, okült mermer o kadar gizli değil. Bu taş, bildiğin taş bu. Hah, o zaman bu taşın olanaklarını bul, çıkart. Gizli olan bu. Bu mermer nelere olanaklıdır? Kolaylaştırıcı bir örnekle anlatayım..Örneğin, bir piyano. Bir piyano koyuyorlar önünüze. Mermer yerine piyano.. Diyorlar ki: “Bu piyanonun içindeki gizemi bul çıkart.” Başlıyor şimdi bizim sanatçılarımız. Hı hıı hıh...bu fena değil galiba; koyuyor bir tarafa, beste. Yine arıyor, arıyor, arıyor. Hıh, bu daha iyi galiba! Eğer oysa yapmaz bir daha. Ha bire, arıyor. Çıkartıp bir daha yapıyor, bir daha yapıyor, yapıyor, yapıyor, ha bire piyanonon içindeki olanakları çıkartıyor. “Bu muydu acaba?” diye. Fena da değil ama hayır. Bir daha arıyor, ha bire arıyor... Bunu en iyi cazcılarda görürüz. Cazcılar, enstrümanlardan hoşa gidecek bir müzik ortaya çıkarmaktan çok, enstrümanların olanaklarını keşfetmek isterler. Enstrümanın yapabileceği ne varsa ekstrem, artık zurnanın zırt dediği delik vardır ya, o sesi dahi çıkartmak isterler.

 

İşte mermerin içindeki bütün olanakları çıkartmak da yontucunun işi. Dolayısı ile çıktıkça da tamam galiba, yo olmadı... Bitmeyen bir arayış. Kaybolmuş kelime sürekli insanın potansiyellerinin keşfi. Yani dışarıda; bu piyano olabilir, resim olabilir, yontu olabilir. Yaptığımız bütün bu üretim sürecinde, kendi olanaklarımızı yokluyoruz.

 

Kelime kaybolmuş. Neydi o kelime? “Anlam”, yani yaşamın anlamı. Peki bunu nasıl yerine getireceğiz? Bütün gerçekleştirmeler bunu yapamıyorsa, bir olasılık olarak mı hep önümüzde duracak bu anlam sorunu.Acaba kazancımız yalnızca arayış sürecinde bulunmak mı? İnsan sürekli bir arayış içinde olduğu sürece...O zaman bir anlam arayışına bağlanıp kalmak ümidinden söz edebilir miyiz? Yani çocuksu inan, ideolojik inanının yanında, anlamlandırma sürecine bağlanıp kalma inanı felsefi bir inandır.

 

Peki psikoloji bu anlamlandırma işini yapamaz mı? Psikoloji yaşamı anlamlandıramıyor. Psikoloji yaşamdaki gerçekliğe olan uyumu sorguluyor ve uyum bozukluklarını gidermeye yöneliyor. Yaşamı anlamlandıramıyor. O zaman bilim ve bilimin psişik süreçleri ile ilgili ve sosyolojik süreleri ile ilgili bütün alanları yaşamı anlamlı kılamıyor. Yaşamı daha nitelikli, daha gereksinimlere uygun üretimlerle besliyor. Ama anlamlı kılamıyor. Kim için? Nesnel süreçleri yaşadığı halde, yaşamda (patolojik noktalar hariç) anlam bulamayanlar için. Bunlar kimler? Niye herkes öyle değil? Aslında herkes biraz öyle, ama bir de bunun derdine düşenler var. Bunu dert edinenler var. Filozoflar... Ve bu sorunu ontolojik düzeye taşımadıkça da, doyum bulamıyorlar. Peki, bu filozofların içine illaki batıdaki felsefî disiplinler ve düşünce tarihi içindeki insanlar mı girer? Dar anlamda evet. Geniş anlamda felsefe edimi, yaşam üzerine düşünmek, estetik üzerine düşünmek, kısaca “üzerine düşünmek”. Düşünme üzerine düşünmek nerede varsa. Bu okul haline gelmemiş olabilir, ekol haline gelmemiş olabilir, bazen küçük gruplarda olabilir, bazen tek bir bireyin kendi bünyesinde cereyan ediyor olabilir.

 

Filozoflar açık seçik bir bilinç tipi ile yaşamı anlamlandırma biçimini sunuyorlar. Mistik boyutta değerlendirdiğimiz ya da dinsel boyutun içine soktuğumuz, ama yine de yaşama anlam arayan diğer gruba baktığımızda, o çocuksuluk hâlâ var.

 

Sufiler ise, Tanrıyı keşfetmekle yetinmediler; kendilerini ontolojik olarak Tanrısallık boyutunda keşfettiler. Yani, kaybolmuş sözcüğün olgusuna ulaştılar; onu yaşadılar. Ama bunu dile getirirken, diğerlerine iletirken, zorunlu olarak, onların kendilerinde gerçekleştirmedikleri bir bilgiyi onlara sunduklarında, bu diğerleri için bir umut, inanılacak bir umut halini aldı.

 

Sufiler,Tanrısal düzeyde insanın kendini keşfetmesinin delili “aşk”tır diyorlar. Nesnesiz bir aşk, tevhid noktasında bir aşk. Emre’nin dediği gibi;”Aşık benim, maşuk benim, ara yerde nar benim.” O haldeyken, kişi aşık değil, “Aşk’tır, diyorlar. Aranan taş değil ateşmiş meğerse! Diyorlarki: Taş olan senin nefsindir. Onu arıtmak için aşk ateşine gereksinimin var. Aşk potasında nefsi kirlerinden arıtacaksın. Varlığın varoluş elbisesiyle örtülmüş! Sufi diyor ki: “Elbise bir örtüdür,” yani “küfür”dür. Elbise, bir göstergedir, hicaptır, simgedir. Elbise, libas sözcüğünden türetilmiş. Libastan bir de “Eblese” ve buna bağlı olarak da “İblis” sözcüğü türetilmiştir. Eblese, ikircimlik demektir.

 

Sufi diyor ki: Ötekine kafir diyen, kendi örtüsünden dolayı bunu söylüyor. Kendi aklının, kendi gözünün perdesini gördü, ötekindeki hakikati göremez. Küfr, örtmekten geliyor, ama kafir daha ilginç bir sözcük. Örtülü anlamına gelmesine rağmen, Arapça’daki fiil karşılığı “örten” demek. Arapça’da çiftçiye, kafir derler. Niye? Çünkü tohumu örtüyor.

 

Saban toprağı yarıyor (visita terrae), Tohumu (Okült lapidem) içine atıyor, örtüyor kafir. Döllenmeyi anlatıyor. Sperm tohumunu toprağın derinleklerinde, rahmin içine gizleniyor. Kelâm tohumu da beyin toprağına aynı biçimde ekilmiyor mu?

 

“Küfr içinden seyrederim;

 İman benim kime ne!”

 

Burada küfr, bir örtü gizleme örtüsü, yani varoluşun kendisi. Doğanın kendisi. Varoluş Varlığı örttü. İşte bu varoluştaki şuur, Varlık kaynağına döndüğü zaman cereyana tutulmuş gibi olur. Buna sufiler “Cezbe” diyorlar. Varlık çok cazip de ondan. İşte Yunus Emre’lerin, Mevlâna’ların ve benzeri sufi’lerin sözünü ettiği ilâhi Aşk, kendi öz varlığına kavuşmak ve bunun için de örtüyü kaldırmaktan başka bir şey değil!

 

Şimdi böyle olduğu zaman, anlatılan çocuksu din öğretilerinin içine simgesellikle saklanmış olan, çocuksu bir umut değil, çocuksu umutlara örtülü olan bir biçim çıkıyor karşımıza.

 

Hakikat. Simgelerle örtülmüş. Çünkü doğa böyle, doğaya bakın sanki hiyeroglif diliyle yazılmış bir kitap! Anlaşılmayı, bilinmeyi bekliyor. Örtü aynı zamanda cehalet örtüsüdür. Cehalet bilgiyi örtüyor.

 

Sufi bir de şöyle bir boyut açıyor bize: Demiş oluyorki; varlığın anlamının bilgisinin bilimi, doğrudan varlık deneyiminden üretilebilirse (varoluş değil, tek tek nesnelerin deneyimi değil), bütünsel (holistik) bir varlık deneyiminin bilgisi olarak ortaya çıkarsa, yaşam ancak o zaman anlamlı olur.

 

Nereden anlayacağım bunu? Belirtisi aşk. Aşk bütünsel bir olgudur. İnsanı, var olanları ayrımsız sevmeye ulaştırır.

 

“Aşık benim, Maşuk benim, ara yerde Nar benim! İşte tevhid, yani bütünsellik...

 

 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 5 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

ümit yılmaz { 03 Aralık 2009 23:12:47 }
öyle bir zamanda yaşıyoruzki ,sadece doğruları kaybetmedik,artık yalanları bile bulamaz olduk.Yalanın bile sahtesi çıktı, yalanları özler durumda kaldık. Metin bey, in yazıları bize unuttuğumuz seyleri hatırlatıyor ve insanlığın böylesine karanlıklar içinde kalmasındaki bizimde içinde bulunduğumuz sorumluluklarımızdan sıyrılamayacağımızı gözlerimizin önüne seriyor
Erdi Demir { 27 Mayıs 2008 11:11:03 }
Işığnızla aydınlatıyorsunuz bilginizi paylaşarak bizi onurlandırıyorsunuz ...Aşk olsun
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







'Devlet 80 IQ'yla memur alıyor, suç örgütlerinde 120 IQ var'
Fenerbahçe’den dev hareket! Dünyada bir ilk…
Sevgiyi Çoğaltanlara
'Dijital fişleme'
'Gezi Kuşağı' Türkiye'yi terk ediyor

İngiltere Brexit anlaşmasını onayladı
Göçmen parası kayıp!
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 100 Günlük İcraat Programı: Hangi vaatler gerçekleşti?
Melbourne faciadan döndü… IŞİD’den bıçaklı saldırı
ABD'de ilklerin seçimi

Türkiye’de inşaatta alarm zilleri çalıyor
Yerli sermaye kaçıyor: 9 ayda Türkiye’den 20 milyar dolar çıktı
Bıçak kemiğe dayanmış!
Fitch'ten uyarı üstüne uyarı!!!
TL, değer kaybında Arjantin’le yarışıyor

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Umutsuz ve kitapsız olmayın
Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü

Algı çok tanık tek
Bir Süreç Olarak İnsan
Ütopya: Ayakları yerde, başı gökte
Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

Yedi Neşeli Ahtapot
Bir şehri 2000 yıl sonra ortaya çıkardı
'Son Troyalı'nın iskeleti bulundu
Büyük Set Resifi'ni robotlar koruyacak
Annesi Neanderthal, babası Denisovan bir melez

Avustralya’da Z kuşağının dünya görüşü…
Türkiye’den göç %42 arttı.
Viyana yedi yılın birincisi Melbourne kentini geride bıraktı.
15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi

Bir zamanlar sığınaktı
Işıltı
Yalnız mıyım değil miyim?
Aziz Sancar: Ülkeye küsüm
Gemi adamı cüzdanlı bir kadın!!!

Trafikte yasaklar
Eğri Oturup
YALAN
Edebiyat Notları, Temmuz - Ağustos
Edebiyat Notları, Mayıs - Haziran

Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git