A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Çelişki İlişkidir

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 2 Yorum | Yazar Yazan: Metin Bobaroğlu | 26 Temmuz 2008 22:15:43

Bir çalışmayı sürdürürken teknik kavramlara ve o kavramların kendi içsel zorunluluklarına girdikçe bazen veya çoğu zaman niyet kaybolur. "Niye bunları yapıyorduk?" diye insan kendi kendisine sorar. Öğrenmenin güzelliği içinde, yapılan işin hangi amaçla, hangi niyete bağlı olarak yapıldığı çoğu zaman unutulur, bu kaygıyı çokça taşıdığım için o teknik çalışmalardan fırsat buldukça, soluk aldıkça sürekli niyete geri dönüyorum, niyeti pekiştirmeye çalışıyorum.

Ondan sonra yine teknik alana dönüyorum, bazen teknik alan bu anlamda zayıflıyor, niyet çok fazla belirginleşiyor.

 
Bu, benim kendi kendimle olan diyaloğum, çünkü doğrudan yönlendiriciliği alamıyorum, O nedenle, kendi kendimle böyle bir iç diyalektik yaşıyorum, Kavgalar, çatışmalar, çelişmeler filan... Sizler bu sohbetlerde biraz da buna tanık oluyorsunuz.

 
Niyetle ilgili yukarılara çıkıp global olarak, küresel olarak tekrar baktığımızda, yaşantıyla, yaşantının içinde insanla, insan topluluklarıyla, tarihle, doğayla, doğa-insan ve insan-insan ilişkileriyle toplum ve kültür doğuyor. Kültür en genel olarak yaşam biçimidir. Kültürün içinden üretilen ve kalıcı olan, nesilden nesile aktarılabilen, toplumdan topluma kabul görebilen değerler söz konusu olduğunda da uygarlıktan söz ediyoruz demektir. Kültür ve uygarlığı ben bu bağlamda birbirinden ayırıyorum. Başka bir deyişle kültür, her insanın kendi nesnel koşulları ve öznel ilişkileri içinde, yaşadıklarıdır. Uygarlık ise, yaşantının içinden, diğer insanlar için ve diğer zamanlar için kalıcı olarak üretebildiği değerlerin dünyasıdır.

 
Değerler söz konusu olduğunda, kavramlardan söz ediyoruz demektir. Kavramlarla ilgili çok sorunumuz var biliyorsunuz. Örneğin ‘akıl’ diyorsunuz, bu bir isim, ama ‘akıl tanımı’ onun kavramı. Tanım! Peki hangi tanım? Rasyonalizme göre akıl başka, pozitivizme göre başka,  eleştirel usçuluğa göre başka, mantıkçı pozitivizme göre başka, öznel idealizme göre başka, saltık idealizme göre başka... 36 felsefi disiplinden söz ediliyor. Her birinde akıl başka bir tanım olarak çıkıyor karşımıza. Ve her dişiplin akıl kavramını başka bir biçimde kuruyor, başka bir biçimde ilişkilendiriyor. Biz hangisiyle düşünüyor, dinliyor, okuyor ve yazıyoruz? Bu soruyu sormak, farkına varmak felsefi bilince yükselmek demektir. Başka bir deyişle dilimizin farkındalıklı kullanımına ulaşmak  felsefi bilinçtir.
 
Kullandığım sözcüklerin anlamları nelerdir? Onları, anlamlarına (!) bağlı olarak— doğru ya da yanlış—kullanırken diğer kavramlarla ya da aynı olgunun diğer kavramsal kurgularıyla ne kadar tanışığım? Onlarla tanışırken kendi kavramımla onları algılayabilir miyim? Kavram beni belirliyorsa ve yeni bir tanım, yeni bir kavramla karşılaştığımda benim tanımıma uymadığında “Hıı, bu doğru değil, yanlış” gibi dışlarsam, ya da “Ayy, tuh benimki yanlışmış, doğrusu buymuş” deyip onu alıp benimkini atarsam, acaba ne denli bilinçli bir iş yapmış olurum. Bunun sorgulanması ister istemez kavramların kendilerinin ne oldukları, nasıl oldukları; bilinçle; özneyle ilişkileri; toplumda, iletişimde, bildirişimde, literatürde nasıl kullanıldıkları ile ilgili bir farkındalığı gerektiriyor, İşte bu farkındalık işine bunu yapabilme işine ben bir bağlamda ‘felsefi işlev’ diyorum. Felsefenin tek işlevi bu değil kuşkusuz.

 
Bir kültürün derinlemesine kavranabilmesi sorununu açıyorum. Bir kültür var, birincil olarak içinde yaşadığın kültür... Daha sonra karşılaştığın bir başka kültür yani başka koşullarda, başka süreçlerde oluşturulmuş başka yaşam biçimleri, başka toplumlar. Bazen de kendi toplumunuzun içindeki özgül ayırımları olabilecek derecede dönüşmüş olanlar, başkalaşmış olanlar da bunun içine girer. Var olan kültürü, tarihsel süreçteki o birikimi anlamaya, paylaşmaya kalkıştığımızda, algı düzeyinde kalıyoruz, doğal bilincin davranışında kalıyoruz... O topluluklarla birlikte yaşamak, bir şey yapmak, üretmek, yaşamı paylaşmak istediğimizdeyse onları anlamamız gerekiyor veya onların da bizi anlaması gerekiyor. Kendimizi hangi biçimde ifade edersek daha anlamı bildirişim, daha anlamlı iletişim sağlayabiliriz? Bunun kaygısını çektiğimizde, bir kültürü derinlemesine anlamak nasıl olanaklıdır?

 
Daha önce ”Öznenin özü nedir?” sorgusunda Descartes’in yolunu izleyerek ‘kuşku ve çelişki’ noktasında kendimizi ancak ‘güvenli güvensizlik’ içinde bulmuştuk. Neden? Çünkü ‘çatışkıyı’ bulduk, ‘çelişkiyi’ bulduk, yani ‘kuşkuyu’ bulduk. Hatırlarsanız; “Ben her şeyden kuşkulanırım, ama kuşkulanmaktan kuşkulanamam” diyerek ‘us’u böyle bir noktada güvenli kılıyordu Descartes. Fakat bu güvenli nokta aynı zamanda çatışkı olduğu için, çelişki olduğu için, kuşku olduğu için bir o kadar da güvensiz. “Düşüncenin bilgiye dönüşmekte, güvenilir bilgi yaratmakta zemini nedir ve güvenilir bir zemini var mıdır?”  anlamında bir kuşku, yani yöntemsel bir kuşku, bir düşünce yöntemi. İlkesel düşündüğümde, artık onun adı kuşku değil, çelişki demektir.
 
Geçen çalışmamızda “Neyi bilebiliriz, nasıl bilebiliriz, bilme olgusu nedir?” diye sormuştuk.
 
Kendime baktığımda, düşüncemi yokladığımda kuşkuya kadar gittim, Peki doğa nesneleri karşısında durumum nedir, neyi bilebilirim sorusunu doğaya yönelttiğim zaman doğa nesnelerini nasıl bilebilirim ve bilgiden nasıl emin olabirim? Toplumsal bilgi için de bu böyle.
 
Çevremizdeki nesnelere baktığımızda kompoze, yani değişik öğelerden veya elementlerden oluşan bir nesne olgusunu fark etmiş oluruz. Descartes demiş ki, analiz ederim, ayrıştırırım (atomcu düşünce). Nereye kadar? En basit olana, elementer olana, bölünemez olana kadar ayrıştırırım. İşte benim için güvenilir zemin budur. Bundan sonra, bilgimi bu güvenilir zemin üzerinde örgütleyebilirim. Makro kozmos veya makro fizik açısından düşünüldüğünde elementlerin en küçük parçası olarak atom modeli bilgimize zemin olabilir. Ama mikro fizik bunun güvenilir bir başlangıç olmadığını bize öğretti.

 
Atomu, bir nesnenin parçalandığında, onu o yapan temel özelliklerini yitirdiği bir olgu olarak kavrıyorum. O zaman düşünüyorum ve diyorum ki: Bir nesnenin elementer en basit parçacığını—yani atomu—düşünmeme zemin yapıyorum demek, aslında o nesneyi kendi özellikleri, öz nitelikleri açısından kendi bilgime konu yapıyorum demektir. Onu parçaladığımda, parçalanmanın götürdüğü boyut, o nesneyi o nesne yapan özelliklerini içermeyen başka bir boyuttur, orada başka bir zemin bulacağım demektir. Bir nesneyi o yapan özellikleri ihtiva eden en küçük parçaya ben atom diyorum. Atom bölünemez değil, parçalandığında artık o nesne ve o nesne ve o elementle ilgili değildir diye düşünüyorum.

 
Bir elementin en küçük parçası olarak atomdan söz ettiğimde, diğer elementlerden kendisini ayıran temel özellikleri kastetmiş oluyorum.

 
Bir nesneyi o yapan, olmazsa olmaz, zorunlu özelliklerden söz ettiğimde onu ‘olmazsa olmaz’  özellikler taşıyan diğer bir elementten ayırt etmiş oluyorum. O zaman, Descartes’ın düşüncesi, her ne kadar yalın, sade bileşimi olmayan bir parçaya—atoma—götürüyor gibi görünüyorsa da, aslında elementer yapıya değil, onun analitik kavramına gidiyor oluşumuzu ya da o analitik kavramı zemin olarak almamız gerektiğini söylemiş oluyor. Nesnenin yalın halini değil, öz niteliklerinde analitik ayırt edilme noktasını bize söylemiş oluyor.Başka bir deyişle bilincimizi nesnel gerçeklikte bu zemine kadar taşıdığımızda ilişkiyi buluruz. Yani ayırt etmeyle yola çıktığımızda, bir nesnenin bileşiklerinden onu ayırıp saf elementer yapısına ulaştığımda, onu diğer neslelerden de ayırt etmiş olurum. Analitik zeminim, kuşku zeminim budur. Descartes’ın gittiği yer aslında, belki Descartes’a rağmen budur. Ve o zaman bu kavramım benim bu nedenle kuşkuludur, bu nedenle kuşku zeminindedir. Yoksa çok güvenilir element var orada atomuna onun ulaştığım zaman, en küçük parçaya ulaştığımda niye kuşkulu olsun ki bilinç o zaman Descartes’ın söylediği sadece öznel olur: ben düşüncelerimden kuşkulanıyorum ama kuşkulanma edimimden kuşkulanmıyorum dolayısıyla benim düşüncemin odağı kuşkudur dersem sadece öznel bir şey söylemiş olurum. Belki de o da öyle söylemişti, psişik noktada duruyordu. Hatta benim düşünceme göre, bu sorgulamalarda kartezyen düşüncenin kendisine rağmen—ama onu sürdürerek—analitik düşünmeyi böyle bir noktaya taşıması gerekiyor ve ‘ilişkiye’ kadar iniyor. “İlişki kuşkudur.” Çünkü her ilişki, son çözümlemede ayırt edici bir özelliği ve de karşıtlığı bana söylüyor. Onun için ‘çelişki’ aslında bir ilişkidir.

 
Bu ilişki eğer özsel bir ilişki ise, bu çok önemli bir sorun. Niye? Çünkü ben elementi diğer her şeyden farklı öz nitelikleriyle saptarken onu soyutladım, gerçekliğinden kopardım, Artık ötekiyle olan bir ilişkisinin olmadığını söylemek gibi bir noktaya geldim. Her öteki olan elementi de böyle tanımladığımda, yani öz nitelikleriyle, olmazsa olmaz nitelikleriyle onu belirleğidimde, saf, homojen, masif, elementer bir yapıyı, atomu söylüyor olduğumda, diğeriyle olan ilişkisini söylemiyorum, aslında yalıtarak konuşuyorum. Sonuna kadar analitik bir düşünceyle yalıtıyorum. Kartezyen düşünce de zaten bunu yapıyor. Ama o elementer basitliği alıyor ve onun üzerine düşünmeyi kurguluyor. Ben şimdi bir ileriye götürüyorum, diyorum ki: Descartes’ın kuşkuyu yöntem olarak kullanırken, elementer yapıda durup oradan güvenilir bir zemin alarak yürümesi yanlış bir iştir. Çünkü, orada saf elemente ulaştığı zaman aslında diğerleriyle ayırt edilen bir noktayı göstermesi gerekiyordu, oraya kadar gitmedi demek istiyorum ve gitseydi, gittiğinde orada çelişkiyi bulacaktı: yani en azdan konuşuyorum. İkili olarak iki tane elementimiz var saf, olmazsa olmaz öz niteliklerini kendilerinde barındırıyorlar, başka bir deyişle: birine A diyelim, birine B diyelim: A olan B değildir olarak tanımlanıyor, B olan dan başlayarak kuracağım düşüncemi (ya da B) diyor. Halbuki burada kuşku (çözümleme) sürdürülseydi, kuşkuyu düşünmenin zemini yaptığı gibi, nesnel gerçeklikte de bu noktaya kadar gitseydi, olacağı şuydu: En az iki elementin sade yalın ve üzerine bina edilmek üzere bekleyen elementlerin kendileri kuşkusuz bir zemin olarak karşımıza çıkar.

 
Bunu niye sorguladım? Bunu yaparsanız, çok ilginç bir şey buluyorsunuz: orada bir nesneyi bulmuyorsunuz, orada bir kavramı buluyorsunuz. Yani Descartes’ın güvenilir zemin, saf atom, analizde varılan son parçası, altının en küçük parçası olan altın atomu dediğinde artık onun üzerine bina edecek düşüncesini. Ben diyorum ki hayır, onu daha dediğin anda gümüş olmadığını söyledin, gümüş olmadığını söylediğin noktada gümüşten ayırt etme özelliklerini söylüyorsun, çelişkiyi söylüyorsun. İki nesnenin arasındaki ilişki ve çelişkiden söz ediyorsun, nesnenin kendisinden, onu o yapan özelliğinden değil. O zaman da sen bir kavrama yaslanmışsın. Kalktığın yer bir kavramdır, başka deyişle olgudur. Bir nesne değildir.

 
Soru: O kavram kuşku mu, çelişki mi?

 
Bu kavram “çelişki olarak kuşku”, ama çelişkiden söz edebilmem için de orada bir ilişkinin olduğunu kanıtlamam gerekiyor. Bir ilişki varsa orada o zaman bir çelişki ve bir kuşku bana zemin olabilir. Yok eğer yalıtık nesneler olarak algılarsam, birbirlerinden yalıtık, hiçbir ilişkisi olmayan atomlar gibi algılarsam, çözümlemenin son noktasında, onu basit element olarak ele alıp üzerine kurgu yapmaya başladığınızda, siz bir bakıma nesneden hareket ediyor olmakla güvenilir bir zemin bulduğunuzu zannediyor olabilirsiniz. Ama gerçekte, yalıtım yaptığınız için başka ilişkilerinden bağımsız olarak onu ele almaya kalktığınız için aslında sanal bir yerde hareket ediyorsunuz, Nesnel bir gerçeklikten hareket etmiyorsunuz. Nesneden hareket ediyorum derken, nesneyi kendi kavramınızla yalıtmış soyutlanmış olarak bilincinize konu yaptığınız için bu kavram “nesne işte bak burada, vuruyorum, gerçek, işte herkes vursun, görsün gerçek” dediğiniz şey (ampirik başlangıç) aslında güvenilir, gerçek bir zemin değildir. Duyumsamanızda gerçek, kavramınızda sanal.

 
Bir nesneyi o nesne yapan temel özelliklere ulaştığımda, “bilgi için güvenilir zemin budur” diyebilmem için onu ortadan kaldırmalıyım, Onu o yapan özelliklerini yok etmeliyim, yani mikro kozmosa geçmeliyim. Mikro kozmosa geçtiğimde, artık orada atom özellikleriyle belirlenen bir nesneden söz edilemez. Örneğin, hidrojen atomunu parçaladığımda, artık hidrojeni hidrojen yapan, onu o yapan temel özelliklerden söz edemem. İşte bu yapıda, denendi bilimsel gerçeklik olarak bilindi. Ama bunu yaptığımızda nesnenin yok olmadığını gördük. Nesnenin artık o form altında o niteliklerle tanımlanamayacağını, ama dönüştüğünü gördük. Bunu gördüğümüzde, atomize düzeyin düşüncemize başlama zemini olamayacağını: başka bir şeye dönüşme noktasının onun çelişik birliği, onun asıl varoluş ilişkisinin olduğunu anladık. İşte biz oradan başlamalıydık. Bizim başlama yerimiz o ilişki, bir nesnenin başka bir nesneye “dönüşme noktası” olan o ilişki olmalıydı. Orası ilişkidir ve orası çelişkidir ve orası gerçektir. Kavramımız gerçektir o zaman ve bu kavram gerçekliği üzerine bilgimizi ürettiğimizde, güvenilir bir bilgimiz olacak demektir. Burada dikkate değer olan nokta “dönüşüm” noktasıdır. Gerçek varoluş ilişkisini bulmak için, değişimi gözlemek yeterli değildir. Niteliksel dönüşüm gerekli.

 
Şimdi dönüşme noktasında bir nesneyi başka bir nesneye dönüşme olarak algıladığımızda ve bunun süre giden yani süreçli bir iş olduğunu algıladığımızda peki nereden söz edeceğiz. Başlangıçta dönüşmeye başlayan “A” nesnesini söz konusu edemiyoruz, o dönüşmekte. B nesnesine dönüşmek üzere yola çıkmıştı daha “B” nesnesi ortada yoktur dediğimiz, o ara noktada, reaksiyonların olduğu, geçişin olduğu noktada hangi nesneden söz edeceğiz? Şu nesne, bu nesne diyebilir miyiz? Diyemiyoruz, Enerji Fiziği düzeyine indiğimiz zaman karşımıza bu sorun çıkıyor. Artık orada uranyumu uranyum yapan temel nitelikler bir daha bir araya gelmemek üzere ortadan kalkmaktadır.

 
Kimyasal düzeyden söz etmek atomik düzeyden söz etmektir. Bu nedenle, değişime uğrayan kimyasal bileşiği, tekrar ayrıştırabiliriz. Örneğin tuz molekülünü ayrıştırdığımızda, sodyumumu ve klorürü yeniden elde ederim, çünkü elementler duruyor.

 
Dönüşüm düzeyinde sözünü edebileceğim şey fizik bağlamda enerjidir. Enerji düzeylerinden söz edeceğim, diyeceğim ki: Filan enerji düzeyindeki bir atom filan ilişkide, filan dönüşümde şu enerji değişimlerinden geçerek, falan nitelikteki diğer nesnelere dönüşmektedir. Arada enerji diye bir kavramdan söz edeceğim. Peki o enerji kavramı nedir? Nesnel gerçeklik bilgisi için, düşünmeye başlama zemini olarak onu koyduğumda sadece onu bir “hareket” olarak algılayacağım. Enerji, kavram için hareketten başka bir şey değildir. Bu bağlamda Fizik de, enerjinin ya da hareketin yasalarının bilimi olur. O zaman hareketi, kavrama zemin olarak almak zorundayım. Böylece kavram da hareketin mantığı olur.

 
Eyvah, işler fena. Niye? Hareket ediyor, bir dursa başlayacağım. Onun için Descartes’ın analitik dediği uygulama, aslında kendi metoduna rağmen bir yerde analitik olmaktan çıktı ve çelişkiyi bulamadı. Kuşku düşüncenin öz doğasıydı, yani çelişkiydi, Son derece önemli bir şey bulmuştu Descartes, Özne felsefesini üretmişti. Öznenin çelişik birliği olan us noktası, “psişenin özü us’tur  diyen Aristoteles’le birleşerek düşünürsek orada benliğin, kimliğin tanımı yok, bir energia var. Yine aynı biçimde, düşüncenizin temeli kuşkuysa siz bir energiasınız, psişeniz, bir hareket yumağı, potansiyel olanaklar bütün... kendinize anlam katmanız çelişik bir yerden başladığınızda, size oradan gelemez. Siz bu çelişkiyi gidermeye yöneldiğinizde yapacağınız edimleriniz, “noesis” işletilen akıl, faal akıl—Türkçe’de “edimsel us” —yani, sizi usun edimleri anlamlı kılacak.

 
Şimdi ilişki dediğimizde farklılışmayı söylüyoruz. Farklılaşmanın gerçekliğini söylediğimizde, hareketi söylüyoruz. Gerçeklik, hareket, nesnenin gerçek tözüdür. Çünkü energiadır. Bütün olguların dönüşümü ve varoluşu hareketle olanaklıdır. Dönüşümün kendisi tözdür.


Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 2 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

ümit yılmaz { 02 Aralık 2009 01:53:31 }
çelişkinin ilişki olduğunu idrak edebilmenin yolu sanırım varlığımızdaki mevcut olan tüm çelişkilerle yüzleşebilmek olacaktır.Oysa bizler çoğu kez bu çelişkilerin üstünü örtmek, ve onları hasır altı etmek istiyoruz.Her türlü eleştiriye kapalı olmak, veya eleştiriden pek hoşlanmamak çelişkinin ne olduğunu anlamamaktır.Metin bey sanırım bunu vurgulamak istemiş.tebrikler
Mustafa { 10 Ağustos 2008 17:32:12 }
Orta öğretim okullarında en az sevilen ya da hiç sevilmeyen derslerin ne olduğu sorusuna hepimizin yanıtı yaklaşık olarak aynıdır; Tarih ve Felsefe. Sorun bu bilim dallarının kendisinde mi yoksa bunların aktarım biçiminde mi saklı? Tarih deyince geçmişte olup bitmiş olaylar hakkında ne işe yaradığı belli olmayan bir takım teferruatların ezberlenmesi, felsefe deyince de adına filozof denilen insanlardan birtakım pasajlar aktarmak zannediliyor. Söz konusu bilim dallarını sevimsiz hale getiren etkenlerden birisi bu olsa gerek. Önemli bir şey daha, Tarih ve Felsefe hakkında konuşmak sağda solda hava atmak, "ne de bilgiliymiş" dedirtmek için "iyi" birer malzemedir. Kısaca kendi kaygılarımızla, kendi arayışlarımızla, kendi gerçek sorunlarımızla bağı olmayan şeyler doğal olarak ilgimizi çekmezler, bizi sıkarlar. İşte tüm sorun burada düğümleniyor olsa gerek: "Kendi" ne demek, kim bu? Verili bir şey mi, yapılandırılan bir şey mi? Yoksa o bir olanaklar bütünü olup ta açılıp geliştirilmesi gereken sonsuz bir enerji merkezi mi? Her insan kâinatın merkezidir, dışardan gelen tüm uyarıları kendi içinde yoğurur, ona bir biçim verir. İlişkilerindeki tutumunu, kararlarındaki tutarlılığı ve tasarılarındaki gerçekliği kendisi belirler. İşte tüm bunlar o "Kendi" dediğimiz merkeze akar ve oradan dışarı taşarlar. Genellikle kendimizle ilgilendiğimiz konusunda bir endişemiz yok gibidir. Belki ters gelecek ama bana göre kendiyle ilgilenen insana rastlamak o kadar zor ki. Kültürden, eğitimden, günlük toplumsal ilişkilerden bize yüklenen önyargıların, hırsların, beğenilme kaygılarının, ben ayrıksıyım-çok özelim avunmalarının üzerimizdeki denetimi o denli güçlü ki. Bu denetimin itkisiyle davranıp, onun belirlediği yönde ileri gidip-gitmemeyi, başarılı olup-olmamayı kendimize ölçü alıyoruz. Bedenimizle ilgilenmeyi kendimizle ilgilenme zannediyoruz. (Bunlarla ilgilenilmesin demiyorum, kesinlikle). Orta da bir gerçek var; yalnızlaşma, anlamsızlık, tedirginlik, yaşamdan tat almazlık giderek yoğunlaşıyor, ruhsal patoloji yaygınlaşıyor. Zengin yoksul, kadın erkek ayrımı yapmadan bu illet hergün daha çok, daha çok insanı giderek pençesine alıyor. Sevgi ve anlamlılık, her türlü tarihsel koşula aşkın olarak varlığımızın evrensel sorunsalı. Peki bu sorunu tarih bilince ve felsefe mi çözecek, böyle bir şey söylemek saçmalık olur. Ama dikkat edilirse bunlar bireyseldir ve öncelikle bireyin kendi kendisiyle ilişkisi yoluyla anlaşılabilir. Anlamak yapabilmenin koşuludur, bilmekte anlamanın koşulu. "Kendimiz Olmayı" hangi dürtülerin itkisiyle gerçekleştirmeye çalışıyoruz, yöneldiğimiz amaçları kim belirliyor? Felsefi düşünme öyle sıkıcı ya da bu dünyaya özel merakı olan insanların ilgi alanı değil; aslında aklın bütünsel, önyargısız, ilkeli ve ereğe bağlı olarak işletilmesidir. Bunun lezzeti ve sağladığı doyum çok farlı. İster sanat, ister, bilim, ister politika vb. ne yaparsak yapalım bu etkinliklerimizin iç dünyamızda yarattığı bir ruhsal kıvam ortaya çıkıyor; insanı acıdan ve anlamsızlıktan kıvrandıradabilir, coşku ve sevinçten havaya da sıçratabilir; ancak bu bilincimizin berraklığına bağlıdır. Felsefi düşünme bilincimizi berraklaştırma çabasıdır. Bu yazının içeriği ile ilgili değişik fikirler dile getirilebilir, ama insan üzerindeki uyarıcı etkisi de ilgimi çekti. Okuyanlar kendi özgün değerlendirmelerini yaparlarsa bu yazıda dile getirilen düşünsel lezzetleri algılarlar diye düşünüyorum.
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Tuna Nehri’nin kıyısındaki demir ayakkabıların hikayesi
“Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?"
'Deizmin yaygınlaşmasının sorumlusu siyasetçiler'
500 TL'ye 'noter onaylı' üniversite diploması!
Türkiye’de bir işçinin hayatının bedeli 6 bin lira!!!

Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!
Başbakan seçilemeyen Paşinyan'dan genel grev çağrısı
Kaynak sorunundan bahseden hükümetten seçim atağı!
'Türkiye iş kazaları ve meslek hastalıklarında dünya 3'üncüsü, Avrupa 1'incisi'

Seçim ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarına etkisi ne olacak?
Türkiye'de Merkez Bankası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kulak asmadı
Türkiye'den 1.1 milyar dolar yerli sermaye kaçtı
6 sıfırlı lira daha güçlüymüş!
Büyük başarı : Dolarda hedef 1.97'ydi 3.92 oldu

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşan ilk insanlar gemilerle geldi
Yaratıcı olmak şizofreni riskinizi yüzde 90 arttırıyor
İnsanlar niçin et yemeye başladılar?
DNA’mızın ne ırkı var, ne de milliyeti
Avustralyalı Aborijinler, bilinmeyen bir “insan” türünün DNA'sını taşıyorlar.

15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...
İslam’da hile: Yeter ki kitaba uydur!
Türkiye'yi kanser eden ürünleri devlet gizledi!

Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!
Her tasavvuf üstadı biraz Freudyendir
Gözaltındaki köle işçiler: Göçmenler

İşletme
Tırnak İçinde
Çatıda Çatlak
Edebiyat Notları, Mart - Nisan
HAD...

İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git