
Dünyada ardı ardına yaşanan siyasi sarsıntılar, küresel jeopolitiğin kırılgan doğasını yeniden görünür kılıyor, ancak bu dalgalanmalar karşısında Türkiye’deki siyasetçilerin, gazetecilerin ve yazarların verdiği tepkiler çoğu zaman yüzeysel, tutarsız ve etkisiz kalıyor. Küresel ölçekte artan otoriterleşme eğilimleri, çatışmalar, göç krizleri, ekonomik kırılmalar ve bilgi savaşları, derin ve analitik bir değerlendirme gerektirirken, Türkiye’deki entelektüel ve siyasal aktörlerin önemli bir bölümü bu süreci yalnızca sloganlarla, refleksif yorumlarla ve dar ideolojik sınırlar içinde okumayı tercih ediyor.
Sonuç ise, gerçek bir siyasal pozisyon üretmekten uzak, yankı odalarında tekrarlanan cümleler, günceli kavramayan analizler ve etkisiz bir kamuoyuna dönüşüyor.
Bu etkisizliğin temelinde, uzun yıllardır yerleşik hale gelen konforlu muhalefet ve konforlu yorumculuk kültürü bulunuyor. Dünya siyaseti derin bir dönüşüm geçirirken, Türkiye’de birçok siyasetçi bu gelişmelere yalnızca iç politik hesaplar üzerinden yaklaşarak, her olayı kendi kısa vadeli politik pozisyonunu tahkim edecek bir araç olarak okuyor. Bu yaklaşım, yapısal sorunları tartışmayı, güç ilişkilerini çözümlemeyi ve alternatif senaryolar üretmeyi imkansızlaştırıyor. Uluslararası krizler karşısında geliştirilen tepkiler, ya temkinli bir suskunlukla ya da sert ama içi boş retoriklerle sınırlı kalıyor. Böylece siyaset, düşünsel üretimden ziyade refleks tekrarı haline geliyor.
Gazeteciler ve yazarlar cephesinde ise durum farklı değil. Haber dilinin büyük bölümü, eleştirel bir sorgulamayı değil, günceli kayıt altına alan ve onu çerçevesiz biçimde aktaran bir anlatıyı tercih ediyor. Oysa dünya siyasetinde yaşanan her kırılma, yalnızca bir olay değil, bir güç mimarisinin yeniden düzenlenişi anlamına geliyor. Bu bağlamı kurmayan yazı ve yorumlar, okuru yalnızca enformasyonla baş başa bırakıyor, analiz üretmeyen enformasyon ise bilinç değil, bulanıklık yaratıyor. Eleştirinin yerine imalar, yapısal sorgulamanın yerine duygusal vurgular ikame ediliyor. Böylece gazetecilik, kamusal hafızayı güçlendiren bir alan olmaktan çıkıp, gündelik dalgalanmaların pasif taşıyıcısı haline geliyor.
Türkiye’deki entelektüel tartışma ortamının zayıflığı, bu tabloyu daha da keskinleştiriyor. Farklı düşünce gelenekleri arasında üretken bir çatışma yerine, dar ideolojik çevrimlerde dönüp duran tekrarlar hakim. Otoriterleşmeye, ekonomik eşitsizliklere, küresel güç mücadelelerine yönelik eleştiriler bile çoğu zaman kavramsal derinlikten yoksun, slogan temelli ve kişiselleştirilmiş biçimde kuruluyor. Bu durum, eleştirinin dönüştürücü işlevini ortadan kaldırıyor, eleştiri bir direniş değil, ritüel haline geliyor. Sürekli “tepki veren” ancak hiçbir şeyi dönüştüremeyen bir siyasal ve düşünsel iklim oluşuyor.
Bu etkisizlik halinin diğer önemli boyutu ise, risk almaktan kaçınan bir söylem kültürü. Çok sayıda yazar ve yorumcu, toplumsal ya da siyasal sonuç üretme ihtimali olan analizler yapmak yerine, güvenli ve kabul sınırları içinde kalan genellemelerle yetiniyor. Oysa düşünsel üretim, belirsizlikleri tartışmayı, rahatsızlık yaratmayı ve yerleşik kabulleri sorgulamayı gerektirir. Bu cesaret yoksa, düşünce de siyaset de yalnızca mevcut olanın tekrarından ibaret kalır.
Gelinen noktada, dünyadaki siyasi gelişmeler karşısında Türkiye’deki politik ve entelektüel aktörlerin en temel sorunu, kavramsal açıklık ve tarihsel perspektif eksikliğidir. Olaylar birbirinden kopuk ele alınmakta, büyük resimle bağ kurulmamaktadır. Güç dengeleri, ekonomik çıkarlar, diplomatik yönelimler ve ideolojik hatlar arasındaki ilişki çözümlemediğinde, üretilen her yorum eksik ve etkisiz kalır. Bu nedenle, tepki vermekle düşünmek arasındaki fark yeniden hatırlanmalıdır.
Etkili bir siyasal ve entelektüel duruş, yalnızca olana tepki vermekle değil, alternatif bir tahayyül kurmakla mümkündür. Bunun için analitik derinliği önceleyen, kavramsal çerçeveler inşa eden, küresel eğilimleri yerel bağlamla birlikte okuyabilen ve risk almaktan kaçınmayan bir yaklaşım gereklidir. Aksi halde, Türkiye’deki siyasetçiler, gazeteciler ve yazarlar, dünya siyasetinin hızla değişen gerçekliği karşısında kenarda kalan, çok konuşan ama az şey söyleyen aktörler olarak kalmaya devam edecektir.