
Venezuela bugün yalnızca ekonomik çöküşün ya da siyasi krizin coğrafyası değildir, o, otoriterliğin kendisini “ulusal bağımsızlık söylemi”ne maskelenerek nasıl yeniden ürettiğinin en açık kanıtıdır. Yıllardır tekrarlanan propaganda, Venezuela’daki yıkımı tek bir failin, Amerikan müdahaleciliğinin sonucu gibi sunar. Oysa gerçeğin soğuk yüzü çok daha rahatsız edicidir. Venezuela, birden fazla güç merkezi tarafından eşzamanlı olarak sömürülürken, içerideki otoriter yapı bu sömürünün en etkin ortağına dönüşmüştür.
Bugün sahnede yalnızca Washington yoktur, Moskova vardır, Pekin vardır ve hepsinden önemlisi iktidarda kalmak için toplumu felç eden yerel bir güç oligarşisi vardır. Bu düzenin adı ittifak değil, bu düzenin adı işbirlikçi otoriterliktir.
Venezuelalı bir yurttaşın şu sözleri tam da bu gerçeği açığa çıkarır.
“Amerikalıların yalnızca petrolümüzü istediğini sanmayın. Ruslar ve Çinliler onca yıldır burada ne yapıyor? Empanada tarifini mi yazıyorlar?”
Bu cümle, romantize edilmiş “anti-emperyalist” söylemin altına gizlenmiş çıplak hakikati paramparça eder. Venezuela, tek kutuplu değil, çok kutuplu bir sömürü zincirinin halkasıdır ve bu zincirin en güçlü halkası, dış güçlerden bile önce, ülkeyi kendi çıkarları uğruna rehin alan otoriter siyasal mimaridir.
Anti-Emperyalizm maskesi altındaki otoriter konfor alanı mevcuttur.
Yıllardır sürdürülen ideolojik kurgu, Venezuela’daki iktidarı eleştirilemez kılmak için tek bir argümana yaslanır. “Dış düşmanlara karşı ulusal direniş.” Bu söylem, içerideki baskıyı görünmez kılar, açlığı, yoksulluğu ve siyasal şiddeti milli beka süsüyle meşrulaştırır.
Oysa gerçek yalındır. Muhalefet bastırılırken “güvenlik” denir.
Toplumsal protestolar kriminalize edilirken “dış provokasyon” denir.
Ekonomik yıkım eleştirildiğinde “kuşatma altındayız” denir ve her seferinde kazanan iktidarın kendi kapalı çevresidir, kaybeden ise toplumdur.
Bu modelde otoriterlik yalnızca bir yönetim biçimi değil, sistematik bir çıkar makinesidir.
Devletin dili, kamusal kurumlar ve medya bu makinenin dişlilerine dönüştürülmüştür.
Petrolün Sessiz Esareti, ulusal Kaynak, ulusal Egemenliği nasıl yok eder.
Venezuela'nın petrolü bir servet değildir, bir gözetim mekanizmasıdır. Kaynağa sahip olan değil, kaynağa kimin erişim verdiği belirleyicidir. ABD yaptırımla baskı kurarken, Rusya askeri ve finansal nüfuzla yerleşir, Çin ise borçlandırma stratejileriyle ülkeyi uzun vadeli ekonomik bağımlılığa bağlar.
Bu düzenin merkezinde tek bir soru vardır.
Kaynak kimin yararına çalışır, toplumun mu, iktidarın mı, dış güçlerin mi?
Bugünkü yanıt yıkıcıdır. Hiçbirinde toplum yoktur.
Petrol gelirleri refah değil, itaat üretir. Bağımsızlık değil, bağımlılık derinleştirir. Kaynak zenginliği, otoriterliğe finansman sağlar, halk ise kırılganlık ve yoksullukla baş başa bırakılır.
Çok Kutuplu Sömürü bir mevcuttur. Farklı Bayraklar vardır ama Tahakküm Dili aynıdır.
ABD’nin “demokrasi” söylemi, Rusya’nın “güvenlik ortaklığı” ve Çin’in “kalkınma yatırımı” retoriği hepsi farklı kelimelerle aynı gerçeği söyler. Venezuela, stratejik bir satranç tahtasıdır.
Burada hiçbir güç Venezuela halkının özgürlüğü için bulunmaz. Hepsi, nüfuzunu kalıcılaştırmanın yollarını arar. İçerideki otoriter rejim de bu düzenin lojistik ortağıdır, dış destek karşılığında iç kontrolü tahkim eder.
Bunun adı ne dayanışmadır ne de bağımsızlıktır.
Bunun adı kurumsallaşmış egemenlik transferidir.
Otoriterliğin en görünür yüzü polis baskını, gözaltı, yargısızlaştırma ve medyanın tek ses haline getirilmesidir. Ancak asıl tahribat daha derindir, toplumun kendi kaderine dair söz söyleme hakkı sistematik biçimde ortadan kaldırılmıştır.
Sivil toplum dağıtılmış, sendikalar felç edilmiş, akademi sessizleştirilmiş, siyasal temsil araçları birer formaliteye indirgenmiştir. Devlet, kurucu yurttaşın değil, pragmatik iktidar blokunun aracı haline getirilmiştir.
Bir ülke seçim yapabiliyor olabilir, ancak korkuyla susturulmuş bir toplumun sandığı özgür irade üretmez.
Venezuela Bir Uyarıdır. Otoriterlik dışarıdan değil, içeriden kurulur.
Venezuela'nın hikayesi tekil değildir. Kaynağa dayalı ekonomi, kırılgan kurumlar ve lider merkezli siyaset birleştiğinde otoriterlik, dış müdahaleden önce içeride kurumsallaşır. Dış güçler yalnızca bu yapının üzerine oturur, onu yaratmaz, onunla ortaklık kurar.
Bu nedenle asıl soru şudur:
Venezuela kimin egemenliğinde olacak?
Washington’un mu, Moskova’nın mı, Pekin’in mi yoksa nihayetinde Venezuelalıların mı?
Eğer yanıt her seferinde başka bir başkenti işaret ediyorsa, ortada bağımsız bir devlet değil, çok merkezli bir vesayet rejimi vardır.
Gerçek dayanışma, otoriterliğe karşı halkın tarafında durmayı gerektirir.
Venezuela’ya gerçek destek, bir gücü diğerine tercih etmek değildir.
Gerçek destek, bütün dış tahakküm ağlarına ve bunları sürdüren iç otoriter yapıya aynı anda karşı durmaktır.
Çünkü özgürlük, yalnızca dış müdahalenin değil, aynı zamanda iç baskının zincirleri kırıldığında mümkündür. Bugün Venezuela’nın en büyük ihtiyacı, petrolün, jeopolitiğin ve otoriter propagandanın gölgesinde kaybolan o basit, yalın hakikattir.
Bir ülke, ancak halkının söz hakkı iktidarın üzerinde konumlandığında gerçekten egemendir.