A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Kozmosdan Tanrıya (5)

Kategori Kategori: Merkezli Düşünme | Yorumlar 3 Yorum | Yazar Yazan: Metin Bobaroğlu | 14 Eylül 2009 23:14:17

Hegel dedi ki birbirine dönüşmeyen son sınıflama olarak ele alınan kategoriler aksine birbirine dönüşürler ve birbirinden türetilirler. İşte o türetme bilgisi Aristo'nun tözünü hareketli bir töz haline getirdi felsefede. Kant'ın dediği gibi biz bir filozofu onun kendini bildiğinden daha iyi bilebiliriz, çünkü ondan sonraki gelişmelerle bakıyoruz ona.

Bu ayrım niyetle ya da düşünce ile düşüngeme arasındaki ayrımdır. Düşünce artık ona rağmen var, çünkü ben gidip Aristo ile buluşup; “sen bunu mu demek istedin bana bir anlatsana” diyemiyorum. Eseri önümde, o zaman eserde denen bu. Oriegena bunu derken ister istemez Aristo’nun tözüne tanrısallığı yüklemiş oluyor. Halbuki Aristo’nun tözü de tikeller üzerineydi, bütün tümelleri bir tikele yüklemekti onun derdi. Genel bir töz olarak düşünmüyordu, tek tek nesnelerin her biri bir tözdür. Oriagena ise “tümeller ancak bir tümele yüklenirler, tikele yüklenemezler; çünkü tikelin üzerindeki tümel sınırlanmıştır, tikelleşmiştir” diyor.
 
Aynı kategoriler nesneyi bilmek için sonsal belirlemelerdir. Onlar aynı zamanda birbiriyle ilişkili ve geçişli. İlişkiye artık o nesnenin niyetidir denemez, ama onu anlamlı kılandır diyebiliriz; o zaman niyet erekselliğe yönelik demektir. Her şeyin bir maksadı vardır. Felsefi düşünme ile soruna bakarsak; hayır, bir gaye söz konusu değildir demek gerekir. Bir nesne olanakları ve yetenekleri kapsamında ilişkiye girer, işte bu ilişki de onu anlamlı kılacaktır. O zaman cosa-finalis yerine cosa-efekt kullanacağız. Etker neden diyeceğiz, sonsal neden değil.
 
Bu durumda da pozitivizmin getirdiği bir anlamsızlık karşımıza çıkacak: İnsanı neyle tanımlayacağız? İlişkileri ile. İlişkiler, ki bunlar sonuçta pozitivist anlamda somut ilişkilerdir. Bu anlayış insanları bir makine haline getiriyor. Mekanik ilişkilerin insanı ne hale getirdiğini Kuzey ülkelerinde görebiliyoruz: Kendini makine gibi algılayan insan bunun psikozlarını yaşamak zorunda kalıyor:  İntihar, sekse abanma, uyuşturucu kullanma, alkolizm ve şiddet istatistik olarak oldukça yüksek düzeyde yaşanıyor. Halbuki ileri teknolojinin ve yüksek refahın bunları kaldırıp bir yana atması umulurken giderek çoğaldığı görülüyor. Bunun nedenlerini psikiyatri sorguluyor ve sonuçta anlamsızlığı buluyor. Postmodernizmin üzerine gittiği konu aslında bu; anlam arayışı, ama bu anlayış referansları tüketilmiş bir geçmiş anlayışı ile davranıyor, problematik yine önümüzde çözümsüz olarak duruyor; yani ne demek; dine dönemiyor tüketmiş, eleştirmiş…
 
Peki ne olacak? Anlamsızlık, bir umut olarak kaldı. St. Paul’un dediği gibi; üçleme yapıyordu. Neydi üçleme? İman-Ümit-Sevgi: Orada ümit, Mesih dedikleri, ümit biter mi? Bitmez.  Mesih de o zaman hiçbir zaman gelmez. Yani bir düşünce, bir hareket, bir ideoloji, bir birey, bir inanç her neyse gelir etkisini yapar ama olumsuzlanır, çünkü ümit bitmez: O zaman buna eskatoloji denir, yani Mesih’in sürekli gelecekte bulunması. İnsan kendi kurtuluşunu geleceğe yansıtır, ümit olarak. Bu durumda da “ümitsiz insan anlamsızdır” vargısı ortaya çıkar, “ümit insanın anlamıdır” demek gerekir. Ama materyalizm buna son derece ciddi bir şekilde saldırır der ki; “ümit fakirin ekmeği, umar ha umar”. Bu eleştirileri daha sonra felsefenin çağdaş boyutunda yapacağız.
 
St. Anselmus “Monologia” adlı yapıtında dogmacılıktan kurtularak tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamak için çok uğraşır. Dogmayı yenmek: Bakın şimdi karanlık çağdan söz ediyoruz. Nasıl karanlıksa? Kendi azizi kendi iç yapısında bakın neleri sorguluyor? Dogmayı kabul etmiyor, özgürlük arıyor; bunların anlaşılır olması lazım, akıl için anlaşılır değilse biz bunları kabul edemeyiz, diyor.
 
Felsefeyi sürekli kullanıyorlar dikkat edin. Ortaçağa “karanlık” deniyorsa ki ben hamilelik dönemi olarak algılıyorum(doğum karanlıktan aydınlığa doğrudur), çünkü daha sonra Rönesans’ı doğuracak olan bunlar. Şimdi radikal olan bir inanca radikal bir karşı koyuş onu güçlendiriyor. O zaman savaşım kaçınılmazdır, birbirini yok edecek, hangisi hangisini yok ederse.
 
Buna diyalektik diyorlar. Diyalektik aslında böyle mi bilmiyorum, bu düalitenin kapışması mı yoksa? Diyalektik, karşılıklı bağıntılılık ilkesini de içerir, sadece savaşımını değil. Karşılıklı bağıntılılık ilkesini Anadolu Tasavvufunda da derinlemesine göreceksiniz, hiçbir şeyi karşısına almaz, savaşmaz, onu aklın önüne koyar, eritir, tüketir. Dikkatinizi çekerim, bakın; Kapadokya bölgesi merkez olmak üzere Anadolu’da karşılaşan kültürlerde Horasan Erenlerinin gelip yerleşmesinden sonra hiçbir kavga, gürültü, çatışma, birbirlerini doğrama olmamıştır. Bu insanlar buharlaşmadılar ya, üstelik orada bir kültür yarattılar ve birlikte yaşadılar. Sonra o kültürün ürünü olan teoriler ozanların dilinde gönüllere hitap eden büyük sanatsal, felsefi üretimler yaptılar. Bu zenginliği, bu muhteşem güzelliği fark etmek lazım.
 
St. Anselmus dogmalara karşı sizin aklınızla değil, öyle bir akıl olmalı ki herkes bağımsızca akıl yürüterek kabul edebileceği bir sonuç olmalı, sizin sadece tikel aklınızla ileri sürdüğünüz olmamalı, diyor. St. Anselmus, “Tanrı adaletin, iyilik ve mutluluğun kendisidir” diyor. Burada da bir başkaldırı var, bu da çok ilginç: Kilise baskısıyla mutsuz olan insan bu önermeye sarılarak baş kaldırıyor. Hıristiyan düşüncesi “kiliseye katılmak tanrının bedenine girmektir” diyor, cemaati İsa’nın bedeni olarak kabul ediyor. Bu durumda kafalarda şu soru uyanıyor: “Eğer tanrıyla birlikteysem, kilise beni tanrıyla bitiştirdiyse, o zaman “İsa’nın bedenine girmek mutluluğa kavuşmak olmalı, peki ben niye sıkıntıdayım hala”, deyiveriyor Anselmus. O zaman tümeller sadece düşünsel değil, adalet, iyilik, bilgelik ve mutluluk da birer tümeldir, bunlara da kavuşmalıdır insan. Sadece tanrıyı kutsamak, yüceltmek, düşünsel yüceltmek değildir mesele; asıl önemli olan ondan pay almaktır.  
 
Anselmus, tanrı bir öz olduğu için vardır diyor (tözden öze geçtik). İşte buradan giderek enel-hak düşüncesi doğacak. Tanrı töz demek öznenin dışında bir varlık, ama düşünülebilir, akıl edilebilir bir varlıktı anlamına geliyor. Şimdi biri çıkıyor tanrı bir özdür diyor. Peki, neden böyle? Çünkü sonuçta doğanın içinden çıkan bütün öbür nesneler gibi doğada bir de insan var, üstelik tanrıyı da kavrayan bir varlık. Bu durumda da tanrı saf töz olamaz aynı zamanda özdür. Hatta daha çok özdür ve tözlere yansımıştır. İşte bu düşünsel yolculukta,  bu bağlamda insana kadar gelmiş olduk.
 
Tanrı bir öz olduğu için vardır ve üçleme, yani teslis bu bakımdan bir benzetme ve simgeden başka bir şey değildir. Bu ilginçtir. Üç tane büyük aziz, üçlemeyi (teslisi) somut olarak kavramayı yadsıyorlar. Böylece düşünmenin yolunu açıyorlar; tenzih, yani soyutlama yaparak. O somut bir şey değildir, düşünme öğesidir deyiverdiğiniz zaman düşüncenin önünü açıyorsunuz. Eğer o somuttur derseniz putlaştırma, putperestlik vs. dedikleri duruma düşersiniz. Somut hale getirdiniz mi düşünmenin önü yok, artık inanmadan başka bir şey yapamazsınız… Bakın felsefenin nakış gibi işlendiği bir dönem, müthiş şeyler yapılıyor yani.
 
Anselmus “Gerçek Üstüne” adlı yapıtında yeni Platonculuğun etkisiyle bütün gerçeklerin tanrı varlığında yoğunlaştığını, birliğe ulaştığını ileri sürmüş, çoklukta tekliğin bulunduğunu ortaya atmıştır. Bu görüşte açık bir panteizm görülmektedir. Böylece giderek tanrı tanımlarına doğru gidiyoruz.
 
Teizm, deizm, panteizm, panenteizm, ateizm, antiteizm, antipanteizm, hepsinin antisi de var. Antilerini koymak kaydı ile bu kavramları incelemek için yola çıktık. Şimdilik bu ortaçağdaki düşünce hareketlerini beraber yaparsak daha verimli bir yol izlemiş oluruz diye düşünüyorum. Tanımları tek tek vermek didaktik olur, onun yerine nasıl sorgulama yapılmış, hangi sorunsallarla yüzyüze gelinmiş ve nasıl ele alınmış, bunun yollarını ortaya koymaya çalışıyoruz.
 
Örneğin; birisi “ben tanrı tanımam” diyor, iyi de hangisini tanımıyorsun? Bir tanımla bakalım şunu. Diyelim ki teizmi tanımlıyor. Peki, deist diye bir kavram var, ona ne diyorsun? Bakın burada ne oluyor, tanrının olumlanması ya da olumsuzlanması hiç önemli değil, olumlama ya da olumsuzlamadaki tenzihi biz bir eksen kaydırmayla başka bir referansa geçişini yapıyoruz, hangisini? Ne demek hangisini, tanrı bir tane değil mi? Hani inanmıyordunuz, şimdi bir tane mi oldu? Burada yapmak istediğimiz, inandığının kavrama dönüştürülmesi, bilince yükseltgenmesi. Önemli olan bu, çünkü böylece düşünce kendi içinde bir bütünlük kazanır, başka bilinçler önünde ele alınabilir ve değerlendirilebilir olgunluğa erişmiş olur.
 
Bu olgunluk bilincin kendi üzerine dönmesi,  kendi kendini ele alması, kendi aklına konmuş ipotekten kurtulması demektir. Bu birinci olumluluktur.  İkincisi ise sağaltımdır: Çok iddialı bir şey söylüyorum belki ama bir insanın idefiksleri, inançları akla yükseltgendiğinde çözülürler ve psişik sağaltıma uğrarlar. Daha önce önüne ket vurulmuş olan düşünce önüne konulan dogmalardan, inançlardan kurtulma yolunu bulmuş olur. Burası önemli bir nokta, vurguyla söylemek istiyorum, çünkü bu aşamada felsefe ile psikoloji ve psikiyatri bir araya gelir ki, çok önemli bir işlevdir.
 
                          
 
Not: “MERKEZLİ DÜŞÜNME: KOZMOSDAN TANRIYA” başlıklı metinler, felsefi bir metin değildir, bir konuşma metnidir yani çözümlenmiş konuşmadır bu nedenle bir sohbet olarak ele alınmalıdır.

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 3 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

ümit yılmaz { 11 Ekim 2009 00:57:12 }
yorum yapmak için fazladan hiç bir söze gerek yok,makaleler kendilerini zaten ortaya koyuyor,sadece Metin beyi tebrik etmek gerekir
mustafa alagoz { 22 Eylül 2009 23:55:09 }
Bilgi düşüncenin gıdasıdır, Anlayış düşüncenin bahçesi, Düşünce ise bu bahçenini çiçekleri. Hz. Mevlana'nı şu sözü zamana aşkın bir hakikatin ifadesi; "ey insan sen bir düşünce varlığısın gerisi et ile kemik"

Yaşamımıza birebir etki eden şeyler doğal olarak bizi daha çok uyarır ve dikkatimizi kendine çeker. Acıkırsınız bunu hemen duyumsarsınız ve onu giderecek çareler ararsızın. Evsiz kalır ev arar, kimsesiz kalır insan ararsınız. Ama kendinizden mahrumsanız, kendinize uzaksanız ne olacak? Dahası modern yaşam insanı hergün kendinden daha da uzaklaştırma yönünde kışkırtıp dururken, kendimizden ayrı kalıp gurbet ellerde hüsran içinde yaşamaya iterken.

Yaptığınız tüm etkinlikler doğal gereksinimlerin uyaranlarını karşılamaksa; bunu hayvan ve bitki tüm canlılar yapıyor. Yani bu düzeyde sadece doğal bir varlığız demektir: "Nefs hayvanı". Bu aşamaya kurgul felsefede "duyusal bilinç" aşaması deniyor; "Tinsel Hayvanlar Ülkesi" (Hegel). "Olsun, ne var bunda" deyip yan gelip yatabiliriz. Orada kalabilsek sorun yok, ama şu düşünme enerjsi sürekli sağa sola yönelip arayışlara girmese, bir türlü yerinde durmayan yaramaz çocuk gibi her şeyi kurcalamasa sorun yok.

Yan gelip yatar ya da içimizdeki şu; Âdem'e secde etmeyen şeytana uyup yaşayabiliriz. Öte yandan bu şeytanı, şeyi tan etmekten alıkoyup içimizdeki bütünlüğü açığa çıkarma, donanımlarımız, yetilerimiz yoluyla kendi kendimizi "emin beldeye" de taşıyabiliriz.

Duyusal ve dürtüsel tüm gereksinimler karşılandığında doyum bulursunuz, tatmin değil. Doyum bulmak bedensel ve doğasal gereksinimlerin karşılanması ile geçici olarak duyumsadığımız hazdır. Sınırlıdır, kendini tekrarlama biçimindedir ve mekaniktir. Aynı zamanda da asli varlığımızın bizi zorladığı; ne olduğumuz, anlamımız nedir gibi içimizden kabaran uyarıları örtmeye de yarar. Bu içsel zorlama ayrımsız her insanda vardır. Ve insan bundan dolayı sürekli bir gerilim altında bulunur; kuşku, korku, öfke, sabırsızlık gibi duyumsamalar bu gerilimin gerçekleşme biçimleridir.

En temel, varoluşsal kutuplarımız bunlar; verilidirler, yani bize rağmen bizim içimizde etkindirler. Bu kutupsallık, felsefe de diyalektik denilen yasalılığın içimizdeki karışığıdır. (Kadim bilgelikte CEDEL dedikleri hakikat)

Bu yazı insanın hem meşekkatli, hem zevkli derdinin tarih boyunca nasıl seyir ettiğini gözler önüne seriyor. Yazılar ikna etme, kendini kabul ettirme kaygısı taşımadan yazıldığında çok daha sevimli oluyorlar. Zihinsel bilgi üzerinden ilişki kuran insanlar, fikir alış-verişi yapanlar bu iddialaşmadan kolay kolay kurtulamazlar. Çünkü bildikleri ile kendilerini özdeşleştirip bunu bir kişilik sorunu haline getirirler. Ama emekle, tefekkürle, deneyimle erişilen gerçeklikler kendilerini kabul ettirmek için bir iddiada bulunmaya gereksinim duymazlar. Onlar deneyimlerine dayanarak kendilerinden emindirler (emin belde). İnsanlara akıl vermek, didaktik davranmak yerine, "ben bir yol izledim ve bunları deneyimledim, bunlara şahit oldum. Dene sende göreceksin, hem de kendine özgü yollardan, kendi özgünlüğünü ortaya koyacaksın" gibi bir tutumla. Yazıdaki şu söylemler bu anlayışı dile getiren örnekler:

"Burada yapmak istediğimiz, inandığının kavrama dönüştürülmesi, bilince yükseltgenmesi. Önemli olan bu, çünkü böylece düşünce kendi içinde bir bütünlük kazanır, başka bilinçler önünde ele alınabilir ve değerlendirilebilir olgunluğa erişmiş olur."

"Bu olgunluk bilincin kendi üzerine dönmesi, kendi kendini ele alması, kendi aklına konmuş ipotekten kurtulması demektir."

"Daha önce önüne ket vurulmuş olan düşünce önüne konulan dogmalardan, inançlardan kurtulma yolunu bulmuş olur. Burası önemli bir nokta, vurguyla söylemek istiyorum, çünkü bu aşamada felsefe ile psikoloji ve psikiyatri bir araya gelir ki, çok önemli bir işlevdir."

Engin gönüller, şefkatli anlayışlar, paylaşımcı-umut verici emekler hep olagelmiştir. Bu emkler ve onları paylaşıma sunanlar oldukça, insan minnet duymaktan, hayata güvenmekten uzak kalır mı hiç?


Hulusi Akkanat { 19 Eylül 2009 11:13:52 }
Gerçekten de kabuğundan çıkan varlık, karma varlık düşlemleri uyandırır. Bu da yalnızca yarı insan, yarı balık bir varlık değildir. Yarı ölü,yarı diri varlıktır; daha da aşırıya kaçırılırsa, yarı taş, yarı insan varlıktır. Medusalaştırıcı düşlemin tam tersidir bu. İnsan, taştan doğar. Devinmeden duran, düşlemi uyandırmaz; kabuk terk edilecek bir kılıftır!
Bir eylemi, dilbilgisel türetmelerle, tümdengelimlerle, tümevarımlarla hissedemeyiz. Fiiller de adlar gibi donup kalabilir. Fiilleri imgeler yeniden harekete geçirebilir yalnız.
Kabuk izleği konusunda imgelem, küçük ve büyük diyalektiğinin dışında, özgür varlık ve zincire vurulmuş varlık diyalektiğini de işler: Zincire vurulmuş bir varlıktan neler beklenemez ki!
Görmek isteriz, ama görmekten de korkarız. Her türlü bilginin duyumlanabilir eşiği de budur işte. Bu eşiğe vardığında, içimizde uyanmış olan ilgi dalgalanmaya başlar, bulanır, sonra o noktaya geri döner.
Gerçeklik yanı başlarında durup yatıştırmadığında, düş kurduğumuzda, korku ile merak arasındaki dalgalanmalar nasıl da artar.
Hızla, kararlılıkla açılan çiçek, bize bir bağış sunar sanki, dünyanın bir bağışıdır çiçek.
Güzel de, uç duruma taşınmış bu imgelerin apaçık dinamizmi neden kaynaklamıyor? Bu imgeler, gizli ile belirginin diyalektiği içinde canlılık kazanır. Gizlenen varlık, yeniden kabuğunun içine gire varlık, bir çıkış hazırlar. Bu, gömülen bir kişinin dirilmesinden uzun süre ağzını açmamış bir insanın birden konuşmaya başlamasına varıncaya kadar, bütün eğretileme ölçeklerinde geçerlidir. Öyle görünüyor ki, yazında belirlenmeye giden imgenin merkezinde kaldığımızda, kendini kabuğunun hareketsizliğinde saklayan varlık, geçici varlık patlamalarına, varlık anaforlanmalarına hazırlanmakta. En dinamik kaçışlar, tembel varlığın, başka bir konuma geçip tembelliğini sürdürmek istediği, yumuşak bir tembelliğe gömüldüğü durumda değil de, varlığın sıkıştırıldığı durumlarda gerçekleşir.
Kabuklara bürünmüş kurtlar, ortalıkta dolaşan kurtlardan daha acımazsızdır.

Kadim candostumun gönlüne sağlık, saygı ve sevgilerimle
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığında akşam pazarı...
Ders kitabına göre Gezi 'dış mihrakların işi'
#BeniBulAnne
Türkiye’de TV dizileri: Sansür ve otosansür
AKP’nin eğitim politikaları ve sonucu!!!

Üçlü zirvede onaylanan 12 maddelik Tahran bildirisi
Suriye’de ölen isyancıların ailesine Türkiye’de ev sözü
ABD'nin İran'a yaptırımlarının Türkiye'ye etkisi ne olur?
Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!

Bıçak kemiğe dayanmış!
Fitch'ten uyarı üstüne uyarı!!!
TL, değer kaybında Arjantin’le yarışıyor
Hayali düşmanla savaşan Türk ekonomisi
Erdoğan'ın ABD'nin elektronik ürünlerine boykot çağrısı dış basında…

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Umutsuz ve kitapsız olmayın
Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

Bir şehri 2000 yıl sonra ortaya çıkardı
'Son Troyalı'nın iskeleti bulundu
Büyük Set Resifi'ni robotlar koruyacak
Annesi Neanderthal, babası Denisovan bir melez
Kan Lekelerine Yapılan Testlere Göre İsa’nın Kefeni Sahte

Türkiye’den göç %42 arttı.
Viyana yedi yılın birincisi Melbourne kentini geride bıraktı.
15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...

Aziz Sancar: Ülkeye küsüm
Gemi adamı cüzdanlı bir kadın!!!
Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!

Bu kurban
Kervan
Silistre
Hür İrade
İşletme

Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git