A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

istiklâl marşı

Kategori Kategori: Ayorum Güncel | Yorumlar 4 Yorum | Yazar Yazan: Aykut Yazgan | 05 Ekim 2009 10:12:00

istiklâl marşının tamamını, altta yazılacak olanlara belki de bir başvuru metni olarak aldım. okudukça ara ara tekrar yukarlara, satır aralarına bakarak yeni bir şeyler, anlamlar, değişik görüş açıları yakalamak mümkün olur.

 
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
 
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
 
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
 
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın
 
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
 
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
 
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
 
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır  rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
 


önce istiklâl marşı, ya da kimilerine göre milli marşımızın geçmişi:
 
maarif vekaleti, 1921'de bir güfte yarışması düzenlemiş, söz konusu yarışmaya toplam 724 şiir katılmıştır.
 
kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen mehmet akif ersoy, maarif vekili hamdullah suphi'nin ısrarı üzerine, istiklal harbi'nin özellikle hangi ruh ve ideolojik çerçeve içerisinde verilebileceğini türklere göstermek amacıyla, ankara'daki taceddin dergahı'nda yazdığı ve istiklal harbi'ni verecek olan türk ordusu'na ithaf ettiği şiirini yarışmaya koymuştur.
 
yapılan elemeler sonucu türkiye büyük millet meclisi'nin 12 mart 1921 tarihli oturumunda, bazı mebusların itirazlarına rağmen mehmet akif'in yazdığı istiklal marşı kabul edilmiştir.
 
mecliste istiklal marşı'nı okuyan ilk kişi dönemin milli eğitim bakanı hamdullah suphi tanrıöver olmuştur.
 
mehmet akif ersoy istiklal marşı'nı, şiirlerini topladığı safahat'ına dahil etmemiş ve istiklal marşı'nın türk milleti'nin eseri olduğunu beyan etmiştir.
 
şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katılmış, 1924 yılında ankara'da toplanan seçici kurul, ali rıfat çağatay'ın bestesini kabul etmiştir.
 
bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930'da değiştirilerek, dönemin cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası şefi osman zeki üngör'ün 1922'de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe konmuş, toplamda dokuz dörtlük ve bir beşlikten oluşan marşın armonilemesini edgar manas, bando düzenlemesini de ihsan servet künçer yapmıştır.
 
protokol gereği, sadece ilk iki dörtlük beste eşliğinde istiklal marşı olarak söylenebilmektedir.
 
yukardaki açıklamalar wikipedia’dan alıntılandı.
 
bu açıklamalardan sonra asıl sorulara geçmeden önce hem akif hem de yazdığı ve istiklal marşı olarak kabul edilen ve bir millete mal olan şiirine ait nazım usta’nın “kuvâyi milliye’ sinden aşağıdaki bölümü, ilerde söyleyeceklerime bir giriş olsun diye buraya alıyorum.
 

 
tınaztepe’ye karşı kömürtepe güneyinde,                   1576
on beşinci piyade fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti         
ve onların genci, uzunu,
darülmuallimin mezunu
                                        nurettin eşfak,             1580
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
                                                    konuşuyor:
 
            -bizim istiklâl marşı’nda aksayan bir taraf var,
            bilmem ki, naasıl anlatsam,
            âkif, inanmış adam,                                  1585
            fakat onun, ben,
                        inandıklarının hepsine inanmıyorum.
            meselâ bakın:
            “gelecektir (1)  sana vadettiği günler hakkın.”
            hayır,                                                   1590
            gelecek günler için
                                    gökten âyet inmedi bize.
            onu biz, kendimiz       
                                    vadettik kendimize.
            bir şarkı istiyorum                                   1595
 
zaferden sonrasına dair.
            “kim bilir belki yarın...”
 
 
  (1) aslında “doğacaktır” olması lazım.

bu şiir, toprakları yabancı ve aç gözlü müstevliler tarafından haksız yere gasp edilmeye çalışılan bir milletin, onun bu istilaya karşı vermiş olduğu destansı çabalarını ve kahramanlıklarını anlatmalıydı.
 
türkiye büyük millet meclisinin 12.3.1337 günkü altıncı toplantısında maarif vekili hamdullah suphi’nin bütün dayatmalarına rağmen, millet vekilleri besim atalay, tunalı hilmi ve diğer bazı muhalif vekillerin görüşleri de bu doğrultudaydı.
 
bu beylerin söyledikleri: milli marş olarak yarışmaya katılan bir şiirin seçilebilmesi için onun “milletin ruhuna tercüman olacak bir marş” olması gereğiydi.
 
1921’de durum böyleydi. savaş henüz bitmemişti. ve kesin zafer daha kazanılmamıştı.
 
ve her cephede bütün imkansızlıkların içinde kahramanca savaşan, bu toprakların bir mozayik gibi bezenmiş emsalsiz insanın aklında, birçok edibimizin, tarihçimizin ve belgeselcilerimizin israrla ispatlamaya çalıştıkları gibi belki bir an önce köyüne dönmek, belki kaçmak, belki saklanmak vardı.
 
ama büyük çoğunluk savaştaydı ve vatanı kurtarmak üzereydi. çünkü vatanın kurtulmuş olması bu uğurda savaşanların, fiktif olarak  kaçanlardan daha fazla olduğunu gösteriyor.
 
insanın vatanı, üzerinde yaşadığı, yediği içtiği mutlu olabilmek için uğraş verdiği toprak parçası giderek o insanın da bir parçası olur.
 
yaşamı ve her şeyden önce bağımsızlığı ve özgürlüğü o toprak parçasına denk düşer.
 
onu koruyabilmek, onu ayakta tutabilmek, onda kök salabilmek için bir uğraş verir..
 
bunun dışında, mesela, göçebelik bir meslektir. fakat zor ve meşakkatli bir meslek. yersizlik ve yurtsuzluk.. kök salabilecek, yeşerebilecek, ‘benim’ diyebileceğin bir toprağın olmaması...
 
bunun dışında esaret altında yaşamak ve beylere hizmet etmek te bir meslektir. ancak insanı aşağlayan bir boyunduruk ve sana ait olmayan bir toprak parçasında, sığınmak için bir fare deliğine girmeye bile fırsatın bulunamadığı bir meslek...  hatta olmayan bir tanrıya bile..
 
özgür, bağımsız olarak bir toprak parçası üzerinde yaşayabilmek, hayatını bu şartlarla sürdürebilmek ise ancak insanın kendi hür iradesine, yaşama sevincine bağlıdır.
 
tarihte insanların kendi iradeleri ile sahiplendikleri yurtlarının dışında, onlara toprak bahşeden, onlara topraklar hediye eden, bağışlayan, bu toprakları ilelebet onlara tapulayan örnekler de yok değildir.
 
işte misal olarak tora’nın tanrısının, peygamberler peygamberi ibrahim ile yaptığı anlaşma böyle bir anlaşmadır.
 
tarihten binlerce sene önce tanrıyla onun atadığı bir peygamber ve bir ırk arasında yapılan bu tapu muamelesi, ikibinli yıllara gelindiğinde; kendilerini bu miras yolu ile bir toprak parçası üzerinde hak sahibi gören insanlarla, onu kendi iradeleri ile hak ettiğini savunanlar arasında kızılca bir kıyamete dönüştürdü.
 
yahudiler ve filistinliler...
 
işte bir avuç askerinle çaresizlikler içersinde dev gibi bir orduyla savaşa hazırlanan inançsız constantin’e gökyüzünde görünen yazı:
 
“in hoc signo vinces...”
 
bulutlar içinde belli belirsiz bir istavroz ve : “bu işaret altında muzaffer” olacaksın sözleri...”
 
ve işte bu şiire; ayak topu müsabakalarından, dükkan açılışlarına kadar, yalan yanlış, her yerde okunan, akif’in şiirine, istiklal marşımıza bakıldığında, içinde bolca geçen şehit, şüheda, hakk, kurban, cennet, ilahi, din, ezan, vecd, secde, iman gibi bu dünyaya ait olmayan sözcükler, vaatler onu milli mücadelede insan üstü bir çabayla, insanların vatanı kurtarma gayreti ve o gayretin ve çabanın arkasında duruşlarından çok,  genelde bu işin bir inanç uğruna yapıldığının altını kalın çizgilerle çiziyor ve terennüm ediyor.
 
nazım usta’nın da dediği gibi eğer mutlu yarınların doğuşu bize hakk tarafından vadediliyorsa, o zaman üzerinde halen oturduğumuz toprakların tora’nın tanrısının ibrahim’e vadettiği topraklardan bir farkı kalmaz.
 
bu, bize ve bu toprak ve bir umut uğruna toprağa düşmüş binlerce insana saygısızlık olur.
 
bu, bize bu toprakları iç ve dış düşmanlardan kurtuluşun yolunu gösteren, açan ve kazanan gaziye de saygısızlık olur.
 
bu basit bir sadaka olur..
 
ki, bunların içersinde hakk’a inanların yanında inanmayanlar da vardı şüphesiz.
 
istiklali korumak, özgürlük için savaşmak ve bunları kazanmak ve muhafaza etmek hakkı eğer hakk’a tapmaktan geçiyorsa, ve bu şiir bu topraklar üzerinde yaşayan herkese aitse ve terennüm edenlerin içinde binler onbinler değil, bir kişi dahi bu tapınmanın dışındaysa, bu çok aşağlayıcı, ayırımcı ve rencide edici olur.
 
eğer bu şiir yalnızca hakk’a tapanların şiiri ise, o zaman gavurların deyimi ile bu en âlasından aparteizm ve diskriminasyondur.
bu düpedüz bir ayrımcılıktır.
 
diğer taraftan; muhayyel bir tanrının imparator constantin’e göklerden bulutların arasından yol göstermesi ve ancak kendisine inanırsa imparatoru muzaffer kılacağı söylencesi gibi eğer bizler de marşımız doğrultusunda istiklâlimizi ve istikbalimizi ve her şeyimizi kendi aklımız ve irademiz dışında ‘bilinmeyen bir tanrıya’ terketmeye kalkarsak sonumuzun nasıl olabileceği de zaten yavaş yavaş belli olmaya başlamıştır.
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 2 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

murat Ünver { 28 Nisan 2010 18:55:18 }
bırakın o günün koşullarını bu günün koşullarında bile ABD ve AB liğine karşı savaşıp bağımsızlığımızı geri almak öncelikle ölümü göze almak yada bu uğurda yaşamayı göze almayı gerektirir .Samimi iseniz eğer .Aklı normal çalışan her kez bağımsız olmayı istiyor . Ancak sorun bedeli olan ölümü göze alanların sayısındaki azlıkta . Ancak ölümü göze almanın iki yolu var biri çatışma içinde pişmek veya isyan - kin duygusu ile ölümü düşünemez hale gelmekse diğeri fena fillah noktasına gelmek - nirvanaya ermektir .Hakkıdır hakka tapan milletimi , istiklal mısrağını tersden okursanız Hakkıdır nefse tapan milletlerin kölelik cümlesi çıkar. Savaş vermeden nasıl bağımsızlığımızı kaybettiğimizi amlamakta bana yardımcı oluyor bu cümle. Yaşamının 22 yılını atesit olarak yaşamış bir kiş olarak size tavsiyem dini siyasi ve ekonomik çıkarlarına alet edenler dışında da dinini yaşayan ve bu yötemlerle gelişen insanlar var . Eğer ön yargılı değilseniz dinin tarihte ne güzel insanlar yetiştirdiğini ve günümüzde de yetiştirmeye devam ettiğini görebilirsiniz Size tavsiyem TRT 2 de düşünce iklimi programını izlemenizdir . Cuma geceleri 21 de . Sağlıcakla kalın .
ali ihsan kabaoğlu { 21 Şubat 2010 09:16:23 }
diskriminasyon=Söz olarak "ayırma anlamına gelir.Politikada iki türlü uygulaması vardır.Biri,ekonomi alanında aynı malı,müşteriye göre başka başka fiyatlar üzerinden satmaktır.İkinci uygulama ise,aynı bir ülke içinde aynı ırk ya da aynı dinden olmayan vatandaşlar arasında farklar yaratmaktır ki bu da çok defa sosyal ve siyasi tepkilere yol açar.Bu ayırma daha kalabalık ve daha güçlü olan grupların azınlıkdaki zayıf gruplara karşı yaptıkları baskı ve haksızlıklarla kendini gösterir.Bunun en belirli şekli ırk ayrımıdır.Buna da ABD ve Güney Afrika'da rastlanmaktadır.
serdar göker { 04 Ocak 2010 00:26:06 }
İstiklal Marşı'nda niye milletin anlayamayacağı kadar karışık ve zor bir dil seçilmiş.

50 sene sora diline yabancılaşacağını milletin nereden bilsin garip. Uzağı görememişler, şimdiki neslin inkişafını tahmin edememişler de onadandır.
edip { 05 Ekim 2009 19:23:50 }
" aparteizm ve diskriminasyondur"

1. kelime ateizim mi diyeceğim ama konuyla bi alakasınıda bulamadım. İkinci kelime farklılık yaratmak mı tam karşılığınnı bulamadım. Ayorum Türkçe destekçisi bir site, ama siz bu anlam veremediğim kelimeleri kullanmışınız.

Benim de İstiklal marşının takıldığım yerleri var. osman zeki üngör'ün bestesi çok zor bir beste. Diyaframdan nefs alarak söylemek gerekiyor. Ama ben ilkokul öğrencilerine bunu öğretmeye çalışıyorum. Tabi ki nefesi yatmediği için de yanlış öğreniyor, ve de öyle gidiyor. Daha sonrada çok komik görüntüler ortaya çıkıyor, istiklal marşı okuyamayan milletvekilleri, öğretmenelr gibi. Bu marş madem ki milletin marşı neden okuyamayacağı kadar zor. İçindki kelimeleri lisede ki öğretmenimiz 1 ay boyunca bize açıklamıştı. İstiklal marşının tahlili hala vardır müfredatlarda. Niye milletin anlamayacağı kadar karışık ve zor bir dil seçilmiş.

Diğer kısımlarına siz değinmişini, çok ilgimi çekti ama yelpazeniz çok geniş, yetişmekte zorlandım (benim beceriksizliğim).

Güzel yazınız için teşekkürederim.
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Avustralya Başbakanı: Erdoğan'ın sözleri düşüncesiz ve aşağılayıcı; ilişkiler gözden geçirilebilir
Başın Sağolsun Yeni Zelanda
Yeni Zelanda tarihinin en karanlık günlerinden biri : İki camiye silahlı saldırı; 40 kişi öldü, 20'si ağır 48 kişi yaralı
OECD’den Türkiye’ye ‘rüşvet’ uyarısı
Almanların %80’i Türkiye’ye seyahat etmek istemiyor

Golan Tepeleri neden önemli?
Jacinda Ardern kimdir?
Hollanda'da sağ oylar patladı.
Avustralyalı Bağımsız Senatör Fraser Anning için Change.org'da rekor
Cumhurbaşkanı Buteflika rehin, Cezayir halkı tutsak

Erdoğan'ın Harcamaları 25 Kat Arttı!
Kripto para kartı çıktı.
Bile bile lades : Üçüncü havalimanı battı
Türkiye’de son 5 yılda 516 bin esnaf iflas etti
Açlık sınırı 2 bin lirayı geçti!

Narsisizm nedir ve görülme sıklığı neden artıyor?
2019’da bizi bekleyen ölümcül 10 tehlike
2050'de, 60 yaşın üzerinde 2,1 milyar insan var olacak
Neden bazı ülkelerde 'çay' bazı ülkelerde 'tea'?
Kız kıza muhabbet, haftada en az iki kez!

Sansüre karşı ‘Yollara Düştük’ belgeseli erişime açıldı!
Türkiye’de 2018’in en çok okunan kitaplar
'3'üncü Boyutta Turhan Selçuk Çizgi Kahramanları'
Dede Korkut UNESCO listesine girdi
Umutsuz ve kitapsız olmayın

Algı çok tanık tek
Bir Süreç Olarak İnsan
Ütopya: Ayakları yerde, başı gökte
Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…

‘Uyurgezer’ adımlarla felakete doğru
Dünyanın turnusol kâğıdı
2018 İklim Raporu: Dünya'yı kurtarabilecek son nesil biziz
Avustralya’da öğrencile gelecekleri için sokaktaydı…
Küresel ısınma için belirlenen hedeften uzaklaşılıyor

Facebook şifrelerinizi yine değiştirmenin zamanı geldi
Pasaport yerine geçecek yüz tanıma yazılımı geliyor
En yüksek radyasyon seviyesine sahip akıllı telefonlar açıklandı
Dışkıdan Tuğlaya
Dünya futbol tarihinde bir ilk!

Güle güle Alzaymır
3.6 Milyon yıllık ayak izleri bulundu.
“Karbon keşfi” ile, karbondioksiti, kömüre dönüştürdüler…
Düşünceleri okuyan teknoloji bulundu
İlk defa genetiği değiştirilmiş bir primat klonladı

Dünyanın en yaşanılabilir şehri : İstanbul 130 Sydney 11. sırada
Kadınların hak eşitliği oranı Avusturalya'da %96.8 Türkiye'de %79.38
Hukukun Üstünlüğü Endeksi: Türkiye 126 ülke arasında 109'uncu sırada
Türkiye, Rusya, Brezilya ve Endonezya ile aynı kategoride
Türkiye ekonomik özgürlükte sınıfta kaldık

BEKA MEKA
Hangi inanç bu kanlı elleri temizler?
Umudum yok İnadım var!
Göbeklitepe’yi Yapanlar Kimdi?
Hızlı moda ,ucuz giysi, ağır bedel

Anadolu
Ayranı Yok İçmeye
Seviye
Anahtar
ENSAR

Sümer Atasözleri ve Özdeyişler
Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git