A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Bangui Uçuşu (2)

Kategori Kategori: Anılar | Yorumlar 2 Yorum | Yazar Yazan: Pınar Özkan | 23 Mayıs 2009 13:46:42

Alarm, uçakta yangın olduğunu gösteriyor. Ama nerede? Kokpite girip hemen kapatıyorum kapıyı. Pilotlar yanıp sönen ışığa bakıyorlar. Önlerinde ve başlarının üzerindeki göstergeleri tek tek kontrol ediyorlar. Kaptan Du Bois anlık bana dönüp bakmasıyla beraber sağ elini yanıp sönen kırmızı ışığın üzerine kapatıyor.

 
Bunu dikkate alma! Bağırarak konuşuyor, alarm sesi çok güçlü.

Sağ motoru gösteriyor. Motorda bir sorun olduğunu düşünmüyoruz. Sen yine de kabine dönüp kimseye farkettirmeden sağ motora bakıp gelir misin?
 
Bağırarak yanıtlıyorum. Anladım kaptanım..
 
Kokpitten çıkıyorum. İçim biraz rahatlıyor ama  hızlı hareket edip motora hemen bakmam gerekiyor. Galleyde  bekleyen Andrea ve Elizabeth yüzüme bakıyorlar. Kokpitten gelen sesi duymuşlar belli! Umarım misafirler duymamıştır. Şu ara kimsenin tuvalete kalkmaması iyi olur. Kokpitin yanındaki tuvalete gelirlerse alarm sesini kesinlikle duyarlar. Bongo ve eşi ellerindeki dergilere bakıp sohbet ediyorlar. Kızlara önemli değil işareti yapıyorum, korumalara gülümseyip orta kabine yürüyorum.
 
Sağ motor hizasına gelince boş bir üçlü koltuk sırasını seçip pencere kenarına geçip oturuyorum. Askerler beni görmüyor yine de yerde birşeyler arar gibi yapıyorum, biraz da koltuk ceplerini karıştırıyorum. Bir ara yüzümü cama yapıştırıp dışarı bakıyorum. İçimin az da olsa rahatlamasına rağmen yaslandığım camda küt küt atan kalp atışlarımı duyuyorum.
 
Sağ motor normal görünüyor, alev duman hiç birşey yok. Sadece motorun yanıp sönen kendi ışıkları var. Sakinleşip ayağa kalkıyorum. Pilotlara bu haberi vermek üzere kokpite yürüyorum.
 
Motorların kendi yangın söndürücüleri var. Bir yangın olduğunda bunlar otomatik olarak devreye giriyorlar. Ancak emin olmak gerekiyor, bir kez devreye girince o motorun çalışıyor olması sanırım mümkün değil.
 
Demek ki yanlış bir alarm bu!
 
Kokpite girer girmez sağ motor normal görünüyor diyorum.
 
Biz de öyle düşünmüştük der gibi başlarını sallıyorlar. Bir süre arkalarında duruyorum, onlar hala meşgul. Alarmı kapatıyorlar.
 
Daha önce servis esnasında terleyen kızların yerinde olmak istemediğim aklıma geliyor. Beni kokpite girerken gördükten sonra eminim aynı şeyi onlar da benim için düşünmüşlerdir.
 
Kaptan President'ı soruyor. Alarmı duymuş gibi bir halleri var mı?
 
Keyfim yerine geliyor. Yok yok öyle görünmüyorlar, yalnız.. korumalardan emin değilim! Bir de.. Bonte dönüp bakıyor. Sırıtıyorum.  Andrea ile Elizabeth'in rengi uçtu!!
 
Du Bois gözünü hala önündeki göstergelerden ayırmıyor. Söyle kızlara yanlış alarm.
 
Kokpitten çıkıp galleye geliyorum. Herşeyin normal olduğunu söylüyorum kızlara.
Elizabeth deneyimli bir hostes olgunluğuyla, B747 de uçarken bir kez başına böyle birşey geldiğini söylüyor.  Andrea sözünü kesiyor. Bizim Air Gabon'un jumbosunda mı?
 
Evet diyor Elizabeth. İç geçiriyorum. Demek ki  dört motorlu o şahane dev uçaklarda da böyle şeyler olabiliyormuş. Uçağımıza laf ettirmiyorum.

Perdeyi aralayıp misafirlere bakıyorum yemeklerini bitirmişler, Andrea kahve servislerini yapıyor.
President dosya rapor herhangi birşey okumadığı gibi diplomatik geziye çıkmış bir havada da değil. Eşiyle konuşup gülüşüyorlar.  
 
Korumalardan önde oturanı koridordan her kabine çıkışımda bana bakıyor. Kokpitteki alarmı duymuş olabilir mi? Umarım onlara birşey söylememiştir. Uçakla ilgili teknik konularda konuşmak hem benim işim değil hem de sorumluluk taşıyor. Pilotlar ise şimdi meşgul, birazdan yemeklerini yiyecekler. Ben en iyisi bundan sonra pek ortalıkta dolaşmayım. Arkadaki durumları telefonla sorarım. Galleye gelip Bonte'nin yemeğini hazırlıyorum.
 
Kokpitten telefon geliyor Bonte'nin sesi.  Şey... kaptanımız rejime girmiş yemiyecekmiş ona kahve bana ne varsa hepsini getir!
 
Bonte'nin yemeğini götürüyorum. Galleye döndüğümde ise korumayla karşılaşıyorum. Korktuğum  başıma geliyor. Beni bekliyormuş gibi bir hali var. Çok ciddiler hiç gülümsemiyor bu adamlar.

Mr Bongo sizinle konuşmak istiyor, diyor ve gidip yerine oturuyor.
 
Elizabeth ve Andrea'ya dönüyorum. Biz servisi bitirdik hadi bakalım biraz da sen ilgilen der gibi bakıyorlar.
 
Nerden çıktı şimdi bu! deminki durumla ilgili nasıl bir açıklama yapsam acaba? Ya uçuş korkuları varsa? İkna etmek zor olur. En iyisi olayı geçiştirmek.
 
“O alarm mı ? Önemsiz! Bazen uçuşlarda böyle yanlış alarmlar olabiliyor. Bir kahve daha alır mıydınız?” 
 
Rujumu tazeliyor, saç ve tokalarımı yokluyor, fularımı düzeltiyorum. Kızlara göz kırpıp kabine çıkıyorum.
 
President'ın önüne gelip dizlerimi  hafifçe büküp çömeliyorum. Prokotol gereği onun göz hizasından biraz aşağıda olmam gerekiyor. Gözlerinin içine bakarak konuşuyorum.
 
Ekselans..  Adım Pınar. Bu uçakta supervisorum. Umarım yolculuğunuz rahat geçiyordur.
 
Gözlerimi eşine çeviriyorum.
 
Madam Bongo bir arzunuz var mı? Bir kahve daha alır mıydınız?
 
Deminki korumanın duvar gibi suratından sonra President ve First Lady sanki balayına çıkmış mutlu bir çift gibi gülümsüyorlar. Alarmdan haberleri yok. Mr Bongo uçtuğu uçağın yabancı bir    şirkete ait olduğunu biliyor ama merak ettiği birşey var.
 
Air Gabon’un kiraladığı bu uçak nerden geliyor?
 
Türkiye'den, İstanbul'dan  geliyoruz Ekselans.
 
President emin olmak  istiyor.  Peki siz ve pilotlar oralı mısınız?
 
Pilotlarımız Belçikalı, bizim şirkette çalışıyorlar, biz beş Türk hostesiyiz, görevli geldik.
 
President pek keyifli beni dinlerken sürekli gülümsüyor, tekrar soruyor.
 
Peki arkadaşlarınız nerede?
 
Biri arkada bugünkü uçuşta görevli, diğerleri otelde Ekselans.
 
Öyle mi? diyor tatlı bir tavırla. Madam Bongo ise İstanbul'dan gelişimizle ilgileniyor, bu kez o konuşmaya başlıyor.
 
İstanbul güzel bir şehir değil mi? Hakkında çok şey işittim.
 
Evet, çok güzel mutlaka gitmelisiniz. Birazdan alçalacağız inmeden önce bir arzunuz var mı? Kahve ya da çay?
 
Olabilir, teşekkür ederiz.  Galleye dönüyor kahvelerini yapıp götürüyorum. Yarım ağızla
korumalara da soruyorum. Sanki president ile eşi arkadaşlarım da korumalar diplomatik görevliler gibi görünmeye başlıyor bana.
 
Elizabeth kemer ışıkları yanınca alçalma anonsu yapıyor. Biraz sonra da kabin kontrollerinin ardından iniş anonsu ile beraber galley perdelerini bağlayıp yerlerimizi alıyoruz.
 
Oturduğum yerden konuklarımıza bakıyorum. Yaklaşmakta olduğumuz Bangui'ye bakıyorlar.  Böyle sevimli bir adam Orta Afrika Cumhuriyeti'nin diktatörüyle nasıl bir görüşme yapacak acaba? Yoksa Ömer Bongo da mı bir diktatör? Öyle olsa Gabon'da birtakım ayaklanmalar ya da huzursuzluklar olurdu. Yoksa biz mi farkında değiliz? Bildiğim kadarıyla Gabon zengin bir ülke hatta diğer Afrika ülkelerinden çalışmaya geliyorlar. Otelde kalan Fransızca öğretmenlerinden biliyoruz. Ancak inanılmaz yavaş bir büroksileri olduğu söyleniyor.  Öğretmenler altı aydır Gabon'da çalışmalarına rağmen maaşlarının henüz bağlanmadığını anlatmışlardı. Kafam iyice karışıyor.
 
Yumuşak bir iniş yapıyor park yerine doğru ilerliyoruz. President ve eşi hala gülüşüyorlar. Yuvarlak camdan ilerlediğimiz yöne doğru bakıyorum, büyük bir kalabalık bizi bekliyor.
 
Gelip parkediyoruz. Motorlarımız duruyor hemen merdiven yanaşıyor. Önce korumalar sonra Bongo ve eşi ayağa kalkıyorlar. Elizabeth'le korumalardan gelen işaret üzerine ön kapıyı açıyoruz. Gabon'daki kalabalıktan daha büyük bir kalabalık dışarda bekliyor. Kırmızı halının ortasına büyük bir asker gurubu yürüyor, aralarındaki sanırım Başkan Patesse. President ve eşi hepimize teşekkür edip merdivene çıkıyor, kalabalığa el sallayıp aşağıya iniyorlar. Elizabeth'e soruyorum.
 
Niye bu kadar çok asker var? Ömer Bongo'yu korumak için mi?
 
Elizabeth dışardan gözünü ayırmadan yanıtlıyor. Sanırım bunlar Patesse'nin özel savaşçıları, hani bu kanun dışı öldürmeleri yapanlar. Gazetede görmüştüm üniformalarından tanıdım. Bongo'yu değil özellikle Patesse'yi koruyorlar.
 
Arka kapıdan inen Bongo'nun on kişilik asker gurubu ilerleyen Bongo'nun hemen arkasında yer alıyorlar. Ortada buluşan iki başkan el sıkışıyor, bekleyen bayraklı arabaya binip uzaklaşıyorlar.
 
Uçakta kalıp kalabalığın ayrılmasını bekliyoruz. Gazeteci ve televizyoncular dağılıyor. Askerlerin bir kısmı kalıyor. Uçak teknisyeni sandığım görevliler geliyorlar. Askerler uçağın çevresinde halka oluyor kaldığımız süre boyunca uçağı koruyacaklar. Teknisyenler turuncu rengi motor kılıfları getiriyorlar. Motorlar soğuduktan sonra bu kılıflar takılacak. Bunlar, birilerinin motorların içine birşey atma ihtimaline karşı önlem olarak takılıyor.
 
Kalabalık iyice dağıldıktan sonra ön kabinde toplanıp ekip arabasını bekliyoruz. Biraz sonra yer görevlisinin hazır olduğunu söylediği servise yerleşiyoruz.
 
Öğle saatleri, hava çok sıcak ve nemli ancak kapalı hatta nerdeyse karanlık belki de
birazdan yağmur bastırır. Bu uçuşla beraber Banguí'ye üçüncü gelişim ilk kez otele çıkacağım.
 
Devlet başkanını taşıdık, 6 saatlik bir dinlenme süremiz var ve otelden ayrılmamız söz konusu değil. Kaptanımızın söylediklerine uymak zorundayız. Yine de Du Bois'in  bir kez daha ağzını arasam mı?
 
Kaptanım.. umarım kalacağımız yer şehrin içindedir, belki otelin hemen yanında kahve içebileceğimiz bir kafe de vardır.
 
Olur der gibi kafasını sallıyor. Bonte atılıyor söze. Yanında da şehir turları düzenleyen bir turizm acentası! Kıs kıs gülüyor. Bonte'ye bir şey demiyorum ama o konuşmasını sürdürüyor
 
Uzun zamandır Afrikada'sın, hangi ülkede kaldığımız otelin yakınında bir Kafe vardı ve sen kahve içtin söyle bakim?
 
Susuyorum. Dışarıyı seyreden Du Bois bana dönüyor sevecen bir tonla konuşmaya başlıyor.
 
Bu iyimserliğini seviyorum. Pekala dışarda göreceklerinden hiç de hoşlanmayacağını  sen de biliyorsun ama yine de umudunu kaybetmiyorsun. En iyisi otele gidene kadar yolda gördüklerinle idare et.
 
İkisi de haklı.Uçtuğumuz Afrika ülkelerinden Senegal ve Kenya'nın dışında hepsinde yanımızda en az bir Afrikalı stewardla dışarı çıktık ve buna rağmen tedirginlik yaşadık. Bazen de hiç çıkamadık. Hem kadın hem beyaz olmak bizim başlıca sorunumuz.
 
Havalanından ayrılalı bir on dakika oldu fazla kalabalık olmayan bir yolda ilerliyoruz. Çevrede gördüğümüz sarı kurak bir toprak. Yerleşim bölgeleri biraz ilerde olsa gerek. Bir süre sonra ilerde binalar görünmeye başlıyor. Tam yaklaşmaya başlamışken ekip arabamız bir yola kıvrılıyor.
Dayanamayıp sürücüye soruyorum.
 
Gideceğimiz otelin adı ne? İngilizce anlamıyor, aynı soruyu Bonte Fransızca soruyor. Yanıt, daha önce de tahmin ettiğimiz gibi, cumhurbaşkanı Patesse'nin otellerinden biri.
 
Geçtiğimiz bu yol üzerinde de yine yer yer çatlaklıklar olan kurak sarı bir toprak hakim. Ötede derme çatma tek tük evler, sepet ya da kovalarla birşeyler taşıyan insanlar var.
 
Daha ilerde yol daralmaya başlıyor artık bomboş sarı bir arazide gidiyoruz. Arabada sessizlik egemen. Kimse konuşmuyor. Sonsuza kadar uzanıyormuş gibi görünen çorak arazide tek tük ağaçlar ortaya çıkmaya başlıyor. İlerledikçe ağaçların daha sıklaştığı bir bölgeye geliyoruz. Bir kenar yoldan sapar sapmaz ağaç kümelerinin ada oluşturduğu bir parka varıyoruz. Ortada otele benzeyen bir bina var, kapısında birkaç asker. Bahçedeki palmiye ağaçları çok güzel.
 
Çantalarımızı alıp otele giriyoruz. İçerisi otele benzemiyor. Lobi ve resepsiyon yok. Çok odalı bir villa veya malikane demek daha doğru olur. Garson kıyafetli hizmetliler önce bize bahçeyi gezdiriyorlar sonra odalarımıza götürüyorlar. Güzel bir bahçesi bir de havuzu var. Kalacağımız saatler boyunca bahçede veya içerde istediğimiz zaman yemek yiyebileceğimiz söyleniyor. Herkes odasına çekiliyor.
 
Nilüfer’le üstümüzü değiştirip aşağıya iniyoruz. Listedeki yemeklerden birşeyler seçiyoruz. Garsonlar getiriyorlar hemen. Ayakta durup bir yere ayrılmıyorlar. Yemekten sonra biraz bahçede dolaşıp odalarımıza çıkıyoruz. Odalar zevkli döşenmiş, pencereden bahçe ve palmiyeler güzel görünüyor, ama beni rahatsız eden bir havası var. Hapis tutuluyormuşuz gibi bir duygu içindeyim.
 
Bangui'deyiz, ama buraya ilişkin hiç bir şey göremiyoruz. Dönüşümüz de aynı yoldan olacak. Yine kırmızı halı, bayraklı araba, el sıkışan başkanlar, korumalar, askerler, çekim yapan gazeteciler, hizmette kusur etmeyen suskun bir ekip…
 
Bir diktatörün evinde kalmak mı beni rahatsız ediyor? Yoksa bir diktatörün ülkesinde olmak mı? Olmamak gibi bir şey…
 
Kalacağımız sayılı saatlerin çabuk geçmesini istiyorum.
 
 
 
 
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 2 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

Elâ Uluhan { 25 Mayıs 2009 13:30:18 }
Yahu, su sayfalara bir "haber verici" programcık konulamaz mi acaba? Yazi 23'ünde yayımlanmış, ben ne gun goruyorum... Daha yeni kontrol etmiştim oysa.

Yine nerelere götürdün, getirdin bizi. Sağ ol.
Beatrice Berkman { 24 Mayıs 2009 22:31:28 }
Pinarcim,
Devamini yazdigin icin tesekkurler!!!
Yuregim agizima geldi ,sanki macera bir kitap okuyor gibiyidim. Yine harikaydin!
Sevgiler,Selma
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Tuna Nehri’nin kıyısındaki demir ayakkabıların hikayesi
“Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?"
'Deizmin yaygınlaşmasının sorumlusu siyasetçiler'
500 TL'ye 'noter onaylı' üniversite diploması!
Türkiye’de bir işçinin hayatının bedeli 6 bin lira!!!

Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!
Başbakan seçilemeyen Paşinyan'dan genel grev çağrısı
Kaynak sorunundan bahseden hükümetten seçim atağı!
'Türkiye iş kazaları ve meslek hastalıklarında dünya 3'üncüsü, Avrupa 1'incisi'

Seçim ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarına etkisi ne olacak?
Türkiye'de Merkez Bankası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kulak asmadı
Türkiye'den 1.1 milyar dolar yerli sermaye kaçtı
6 sıfırlı lira daha güçlüymüş!
Büyük başarı : Dolarda hedef 1.97'ydi 3.92 oldu

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşan ilk insanlar gemilerle geldi
Yaratıcı olmak şizofreni riskinizi yüzde 90 arttırıyor
İnsanlar niçin et yemeye başladılar?
DNA’mızın ne ırkı var, ne de milliyeti
Avustralyalı Aborijinler, bilinmeyen bir “insan” türünün DNA'sını taşıyorlar.

15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...
İslam’da hile: Yeter ki kitaba uydur!
Türkiye'yi kanser eden ürünleri devlet gizledi!

Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!
Her tasavvuf üstadı biraz Freudyendir
Gözaltındaki köle işçiler: Göçmenler

İşletme
Tırnak İçinde
Çatıda Çatlak
Edebiyat Notları, Mart - Nisan
HAD...

İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri
Başkaldırının simgesi Landmesser'in hikayesi


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git