A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

BERLİN ve BEN

Kategori Kategori: Berlin Günceleri | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Gültekin Emre | 23 Haziran 2011 11:47:38

Ben Berlin'in içine girdikçe o da benim evlilik yüzüğüm gibi yer almayı sürdürüyor hayatımda. Berlin'le ben, arada bir onun bunaltıcı göğüne, kimi geçimsizliklerine, politikasına laf etsem de, mutlu bir karı koca gibiyiz 1980'den beri.

6 - 12 Haziran, 2011
 
6 Haziran, Pazartesi
 
BERLİN ve BEN
 
       Bu yıl 31 yaşına girdi 8 Şubat 1980’de Berlin’e ayak – buraya geldiğimde yaşım 29’du- basışım. İlk kitabım Kurşunî Bir Siperde’den (1980) de çantamda birkaç nüsha vardı. Berlin’de sudan çıkmış balığa döndüm ilk günler dil ve yol bilmez bir hayatı kucaklayınca. Geride bıraktıklarımı özlemem hiç elimi bırakmadı. Karım ve 3 yaşındaki oğlum, bir süre, “geride kalanlar”dan oldular. Ömrümün çeyrek yüzyılını geçirdiğim Ankara’dan ayrılmak zorunda kalmıştım can belasına, bu bana çok dokunuyordu üstelik. Sonra da dostlarıma seslendim durdum üç bin kilometreden, Bizsiz Gibi’de (1983): “Anlatın bana yorgun yüzlü dostlar/Bu yüreğin sızısının nedenini” diyerek. Kimse bir şey anlatacak durumda değildi, çünkü ortalık toz dumandı hep olageldiği gibi. İçimde birikenleri paylaşacağım kimim vardı ki “gurbette” şiirimden başka? Yollarda geçen ömrümün elinden tutup bir başka hayata tutunmaya başladım can havliyle.
 
       Bir gece duydum ki 12 Eylül belası çökmüş ülkemin göğüne. Al sana bir yıkılış daha!
 
      Sıkıntılar da çorap söküğü gibi çözülür bazen. İşler yoluna girer ve sonra aile birleşir. Tuvaleti dışarıda bir oda bulunur. Burası Almanya’dır! Yaşamak zorunda kalınan ülke!
 
     “Yer altı trenleri/Alıp götürür beni/(giden ben mi/bana benzer biri mi)//Gurbet yalnızca yalnızlık değil/Akşamsız sabahsız bitmez tükenmez günler/(akıp giden bir yaşam mı/aynada gördüğüm yalnız bir akşam mı)//Sokak adları, yer altı istasyonları/Eski ve yeni yapılar, ev işgalleri/(değişen bir ad mı/değişmeyen bir yaşam mı)”
 
Yeni kentin ruhu ruhuma sinmeye başlar iyice, üstüme başıma sıvana sıvana: “Yabancı İşçinin Yabancılığı”nı gözlemeye başlıyorum bir yandan da kendimle birlikte:
 
“Anılar/Bırakıp gitmeyin beni/Burada beni kimse bilmez ki”
 
         Öğretmen olarak iş buldum. Ülkeme gidemiyorum. Taşınma yasağı olan Kruezberg’teki tek odalı bir arkadaş evinden kentin daha iyice bir semtine taşınıyoruz elimiz para görünce.  Bir de bakıyorum ki aradan sekiz yıl geçmiş ve bu şiirime şöyle girmiş: “Kimse oturdum diye sekiz yıl bu evde/Duvarına bir plaket asmayacak ardımdan”. Öyle ki artık “Gurbetin elinde yeni bir yaşam/Uzak dışı, kübik bir akşam”dır yaşamım. “iki kültür arasındaki/Baş döndürücü uçurum” vardır ortada alışılması gereken.
 
     Berlin, yaşlılar kentiydi benim geldiğim yıllarda. Erkek nüfusun çoğu savaşta ölmüştü. Berlin’e insanları çekebilmek için ayak bastı parası ve özendirici parasal yardımlar göz boyasın istiyorlardı. Arada “utanç duvarı” dedikleri bir heyula vardı. Batı’dan Doğu’ya gözetleme kulesi gibi yerlerden bakılabiliyordu gizemli  dünyanın kapısını çalmak için. Ya da vizeyle geçilebiliyordu öte tarafa. Kanallar yarım akıyordu, metrolar kimi istasyonlarda durmadan geçiyordu öteki Berlin’e (doğu) ait olduğu için.
 
 İlk gözlemlerle yazılan pek çok şiirim oldu Berlin’e ve Berlinlilere, bizimkilere ilişkin. “Yaşlı Bir Bayanın Günlük Gezisi”nden ilgi gören bir şiir oldu. “Bir sen/bir de ben/Varız bu dünyada/Öteki seslere sakın aldanma//haydi biraz gezelim/Benim dert ortağım köpeğim”
 
Sonra bir gazete haberi günlerce içinde yaşadığım toplumu sorgulattı bana. Ölüsü dört yıl sonra bulunan yaşlı bir kadının şiirini yazdım. “Bakmayın siz/Dört duvarın ağlamasına/Yaşlıyım diye/Üstüme üstüme varmasına”
 
 Ardından “Yaşlılık, Yalnızlık ve Yabancılar” başlıklı şiir çıka geldi. Üstüme bir gariplik sinmiştir artık ve bu hal ikinci bir deri gibi yapışıp kalır yıllar yılı. “Sabahın dördünde işe giden” makinelerin  arasında olduğumu anlamakta gecikmedim elbette. Kimlik değişse de kültür, yaşam biçimi kolay kolay değişmiyor. Evlerde turşular kuruluyor, balkonlardan çarşaflar silkeleniyor, düğünlerde halay çekiliyor, sünnet düğünleri iki dilli yazılıyor, döner giderek marka haline geliyor, Anadolu kahveleri çoğalıyor....  Ve bunlar da ucundan kıyısından, gözlemler olarak, şiirime girdi hep.
 
Ne kadar Türkiye varsa, o kadar da Almanya yer aldı duygularımda, düşüncelerimde ve şiirlerimde. “Yolumun Ütündekiler” başlıklı şiirimdeki şu dizeler içinde yaşadığım kentle bütünleşmemi de gözler önüne seriyor Aşk ve Minyatürler’de (1989) : “Çıldırmak üzere olan bir zenci mi gördüğüm/Tiyatrodaki rolünü metroda ezberleyen bir oyuncu mu/Kitabına dalmış Çinli’nin yazacağı mektubu düşünüyorum/Sarışın bir Alman arıyor gözlerim//hangi ulustandı/Benimle yatmak isteyen kız/saatlerin artık ne önemi var”
 
Şiirin devamında da buradaki tarihimize de eğiliyorum bir parça: “Yolumu neden uzatıyorum aşksız evlere doğru” diye sorduktan sonra, bir başka soruyla geçmişe doğru yoluma şöyle devam ediyorum: “Bizimkilerin tarihi niye düştü aklıma yine/Sarık ve kılıç yüklü sağrıları terli atlarla gelmişler/Çevirmeni beklemişler saray kapılarında/Bavul yoktu o zamanlar//Gazetelerde kızlar, ayıptır söylemesi/Yatacak erkek aramazlardı/ayıptı kadınların/Kocalarıyla sefere çıkması/sekiz ay sürerdi üç bin km/Sayılar da damlaya damlaya göl olur mu/Haritalarımızın kimi yerleri boş mu kaldı/Biz buralarda pikniklere başlayalı”
Kent ve bizimkiler üzerine gözlemlerle kendi duygularımı yoğurmaya çalışmışım burada.
 
Şu dört dize de Berlin’in  kendine özgü ve çarpıcı doğasını gösteriyor sanıyorum: “Sokaklarında denizi arayan martılar/Başka hangi kentte size bu kadar yakındır/Denize ulaşamadan sefere çıkan vapurlar/Başka hangi kentte bu kadar gözyaşlıdır” Berlin, gölleriyle bir iç liman gibidir. Martıları insanın can yoldaşı sanki,  o kadar yakın. Şiirin sondan bir önceki dizesi benim aldığım yolu gösteriyor: “Gece de, yol da, görüntüler de bitmez Berlin’de” Öyle büyüleyici, etkileyici bir kent bu benim yaşadığım Berlin!
 
     Günün birinde geriye dönme düşüncesi kafamdan silinmeye başlayınca geçirdiğim sarsıntıyı imliyor şu dizeler: “...bölünüyorum/Yaşlı Berlin’in genç yüreği gibi ikiye”  Taşı Sula (1998) kitabımda yer alan “Döndüğüm Yer Burası Değil” şiirim de ikilem arasında kalmanın tedirginliğini yansıtıyor: “Ölürüm, öldüğüm yer burası değil”, “Giderim, gittiğim yer burası değil”, “Dönerim, döndüğüm yer burası değil” Dönülecek bir yer kalmadığının yaşattığı umutsuzluğu atlatmak kolay olmadı.
 
Bu arada, Berlin’in Devlet Kitaplığı’nı, en önemli arşivlerini günlerce, aylarca arşınlayarak bizimkilerin geçmişteki izlerine ulaşmaya çalıştım. İlk gelen elçiye (Ahmed Resmi Efendi), savaşta annesini babasını yitirmiş öksüz öğrencilerin Berlin’e getirilmesine, Talat ve Enver Paşaların fotoğraflarına, istatistiklere... daha pek çok belgeye ulaştım ve 300 Jahre Türken an de Spree (1983) yani 300 Yıldır Türkler Berlin’de kitabım bu unutulmuş belgelerden oluştu. Büyük yankı uyandıran bu çalışmamın devamını açtığım sergilerde değerlendirdim. Berlin’deki bizimkilerin izinden yürümek yalnızlığımı giderdi.
 
        Kanun Hükmünde Şiir’de (1999) yer alan “Yerinde Duramayan Şiir”in 2. bölümünde çok kültürlü bir yaşamın bende yarattığı duyguları ele almaya çalışmışım: “İşte çok kültürlü bir akşam yine/Rosalinde’de, bizimkilerin hiç gitmediği/Biram köpürmüyor, 30’la gidilir bu sokakta/Hangi ulusu ararsan var bu adreste/Rakım sulanmıyor, ırmaklar dökülüyor kadehime/Cazıma kasap havası eşlik ediyor//Başörtülü bir geceye kayıyorum şuradan/Biramın ayranını kim kabartacak sorarım size/Rakım beyaz peynir bakınıyor, birazdan gelir//Cazım miskete kaptırmış kendini kan ter içinde”
 
Bir çalkalanma söz konusu burada elbette. Çünkü Berlin,  çok uluslu, çok kültürlü, çok dilli... bir kent.  Kendimi bu kentte giderek melez görmeye başladım. 2 sayı çıkarabildiğim şiir dergisinin adını da o yüzden Melez koymuştum. Sonra da seçme şiirlerimin başlığı oldu, Melez (2005).  Daha önce  Parantez’le (17 sayı), çok tutulan ve hâlâ aranan Şiir-lik’le (55 sayı) Berlin’le Türkiye arasında şiirden bir köprü kurmuştum bir avuç genç şairle birlikte.
 
       Berlin, benim ayrılmayı düşünmediğim, iyice yerleştiğim bir kent artık baştaki tedirginliklerime karşın. Tedirgin, huzursuz günlerimi unutmadım. Kentten korktuğum anlarımı da. Mimari olarak eskinin ve yeninin bir arada, uyum içinde olmasının büyüsüne, çekiciliğine kaptırıp gittiğim çok oluyor kendimi. Günlük yaşamın doluluğuna da. Kültürün her yerden karşıma çıkmasına da öyle alıştım ki. Yine de ülkemi çok özlüyorum yaşadığım yerin çok güzel bir yer olmasına karşın.
 
      Kentin geçmişinde yer alan, adeta kazınan bizimkilerin tarihi ve kültürü beni hep heyecanlandırdı. Onun için Türk Edebiyatında Berlin (2003) kitabını hazırladım. Berlin’e gelen ve bu kente ilişkin anı, şiir, öykü, deneme, roman yazan kim varsa bizden, onların yazdıklarına ulaşmaya çalıştım. Sonuçta ortaya zengin, şaşırtıcı bir kitap çıktı. 1993’te de Yarım Damla-Almanya’daki Türk Şiiri Antolojisini hazırlamıştım. Türkiye’de yaşayıp Almanya’daki Türkleri konu edinen şiirlerle birlikte Almanya’da yaşayıp da orayı yazanlar ve Almanca yazanların ürünlerini bir çatı altında toplamıştım “Bir Vücutta İki Post”, “Bir Yaşamda İki Dünya” ve Bir Dünyada İki Yaşam” diyerek.
 
      Bunlar benim Berlin’le nasıl iç içe geçtiğimi, onunla ne düzeyde bütünleştiğimi gösteren örnekler. Şiirime kentin her anı, her hali kendiliğinden giriyor Türkiye’nin girdiği gibi. Şöyle de denebilir: “Bir Vücutta İki Post”u yaşıyorum: Yani “Bir Dünyada İki Yaşam”; elbette “Bir Yaşamda  İki Dünya”. 
 
        Kentlerle şair ve yazarlar arasında kopmaz bağlar var: Kavafis’in “Kent” şiiri, A. Döblin’in Berlin Alexander Meydanı, J. Joyce’un (Dublin’le özdeşleşen) Ulysses, Andrey Beliy’in Petersburg romanı... gibi örnekleri çoğaltmak olası.  Kentler, imgeleriyle, ruhlarıyla, özgün yapılarıyla, tarihleriyle, kültürel kimlikleriyle, coğrafyalarıyla... şairleri, yazarları, sanatçıları etkilemişlerdir hep. Yaratıcı ile kent arasında imgelere, betimlemelere, gözlemlere, yaşamlara dayalı kopmaz bir bağ vardır. Ankara’yı nasıl hâlâ unutamadıysam, benim için Berlin’den vazgeçmek de olası değil.
 
     Berlin, artık yerleştiğim kent. Yaşamımı geçirmek istediğim ülke ise Türkiye. İki ülke arasında bir köprü gövdem, düşlerim, yaşamım, şiirlerim. Yüreğim ikiye bölünmüş durumda. Kreuzberg’e “Küçük İstanbul” dendiği için mi ben de Berlin’deki İstanbul’dan yıllarca yazılar yazdım dergilere? Bilmiyorum. İstanbul’un, Ankara’nın, Ayvalık’ın bazı semtleriyle Berlin’in kimi yerleri arasında benzerlikler kurdum hep, kuruyorum. Türkiye’de yaşıyormuşum gibi yazıyorum şiirlerimi, yazılarımı, ama Berlin’de yaşıyorum, bir başka dilin içinde. Bu hem besliyor beni, hem de kentle aramdaki bağları güçlendiriyor, çoğu zaman da bunaltıyor, yoruyor.
 
      Ben Berlin’in içine girdikçe o da benim evlilik yüzüğüm gibi yer almayı sürdürüyor hayatımda. Berlin’le ben, arada bir onun bunaltıcı göğüne, kimi geçimsizliklerine, politikasına laf etsem de, mutlu bir karı koca gibiyiz 1980’den beri.
  
 
7 Haziran, Salı
 
Yeni şiirin bitip bitmediğini henüz bilmiyorum:
 
“Her şey yerli yerinde
Değil, eğri bir gün
Rüzgâr küstü küsecek
 
Gözüm üzüm karası
Akşam ters lale
İçimde kocaman bir yamaç
Uzağın yakınlığı”
 
 
8 Haziran, Çarşamba
 
Schleswig-Holstein Eyaletiyle Türkiye’nin Berlin Büyükelçiliği arasında yapılan bir işbirliğinin açılış akşamı epeyce görkemli geçti.
 
“Merhaba Türkiye” başlığı altındaki konuşmalar iyi dostluk temelinin sürmesi dileğini içeriyordu.
 
“Yüz Yüze” başlığı altında sunulan konserde bağlama üstadı Taner Akyol yer aldı European Music Project grubuyla birlikte.
 
Schleswig-Holstein Eyaleti’nin mutfağından örnekler ise çok lezzetliydi: Peynir çeşitlerine diyecek bir şey yok. Ayrıca kuşkonmaz, mevsimi ya, balık, et çeşitleri, mevsim meyveleri... hele kırmızı şarabın ağızda bıraktığı buruk tat!
 
9 Temmuz’dan 28 Ağustos’a kadar sürecek soluklu bir müzik maratonu, Merhaba Türkiye! Ahmet Özhan, Selim Seslen (klarnet), DJ İpek İpekçioğlu,  Bilkent Ensemble, Burhan Öçal, Hüsnü Şenlendirici... ve daha pek çok Türk sanatçısın yer aldığı dev bir program! Ne yazık konserleri izleyemeyeceğim Ayvalık’ta olacağım için.
 
 
9 Haziran, Perşembe
 
“Sır Koşusu”nu yayımlanması için yollamıştım Sincan İstasyonu’na. İçime sinmeyen, çürük diş gibi duran bir dize vardı beni rahatsız eden ve beynimi oyan. İşte o dizeyi “Taze aşka değdi nazar” çıkardım ve nasıl rahatladım. Şiirin tümünü boğuyordu bize yalnızca beni değil. Bir dize ya da dizeler yama gibi durur ve bunu zamanında fark edemezse şair, kötü elbette.
 
Şiirin tüm yapısını bozar o eğreti dize. Şiirimi kurtardığıma nasıl seviniyorum! Dergiye şiirin yeni halini yeniden yolladım.
 
 
10 Haziran, Cuma
 
Bendeki seçim heyecanı ama daha da ötesi, Ayvalık’a kavuşacağım sevinci uyku falan bırakmıyor bende. Bir şey de yazamaz oldum. Ama okumamın hızı hiç kesilmedi. Şair Kemal Varol’un romanı ilk Jar (Sel Yay) beni sardı, alıp götürüyor. Hayali bir kasabada (Arkanya), Doğu’da geçiyor roman. Rahatsız Kâmil ile İçli Halil’in düşmanlılarını konu ediniyor.
 
Karşılıklı iki ayrı meyhanenin bahçesine her gün gelerek, önlerindeki bir duble rakıyı içmeyerek, arada bir bellerindeki tabancaları yoklayarak, birbirlerine düşmanca bakıp duran iki kahramanın öyküsü. Masal gibi. Öykü içinde öykü. Meyhane sahibi. Hayri Abi de karşı meyhaneyi işleten kardeşiyle kanlı bıçaklıdır. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin hemen sonrası. Sıkıyönetimin en ağır, ezerek insana yüklendiği günler. Hava kurşun gibi ağırdır kasabada. Rakı içen köpek ve kasabanın renkli tipleri... Rahatsız Kâmil ve İçli Halil’in gerçek gibi duran ama hangisinin gerçek olduğunun belli olmadığı öyküler... Romanın dili enfes, anlatımına ve kurgusuna da diyecek yok doğrusu.
 
 
11 Haziran, Cumartesi.
 
Sel Yayınlarının Kadın Öykülerinde İstanbul, Ankara, İzmir, Karadeniz, Avrupa’dan sonraki kitabı Doğu da yayımlandı. Hande Öğüt’ün hazırladığı kitapta 34 kadın yazar yer alıyor. Doğunun çileli, mutsuz, ezilen, gün görmeyen, gelenek baskısında ömür tüketen, aşkı tanımadan hayata veda eden... kadınlarının olduğu kadar erkeklerin de öyküsü. Farklı, vahşi bir coğrafyanın geleneklerinin, kültürünün, tarihinin, yaşam biçimlerinin... yer aldığı öyküler Türkiye gerçekleriyle de örtüşüyor. Sarsıcı öyküler. Kitapta yer alan öykülerin kadınları “gerçek kadınlar... Modern-gelenek tartışmasının üzerinde uzlaşılan ‘nesnesi’ konumuna sokulmamış, sembolik bir simgeye indirgenmemiş, tarihin bir yerine sabitlenmemiş, tekil ve yekpara bir kadınlık durumu içine hapsedilmemiş kadınlar...
 
Diyarbakır’da, Mardin’de, Erzurum’da, mezrada, köyde, dağda, ikinci kez ötekileştirildiği büyük şehirde, İstanbul’da, varoşta, yollarda, gurbette, sürgünde kadınlar. Hayatlarını, varlıklarını iç savaş, köy boşaltmalar, mayınlı tarlalar, kopan bacaklar, söndürülen ocaklar, gerilla, itirafçı, korucu, göçler, cezaevleri, geçit vermez dağlar, patriyakal şiddet, dondurucu soğuklar, milliyetçilik, töre, ensest, yoksulluk, yoksunluk, suskunluk, dışlanmışlık, Kürt sorunu, namus cinayetleri üzerinden hatırlayan, yaşayan kadınlar.” Onların öyküleri.
 
 
12 Haziran, Pazar
 
Sonunda oldu, seçim de bitti. İktidar partisi yine iktidar, tek başına. Muhalefetin (CHP) oyları artmasına, milletvekilini çoğaltmasına karşın 2. parti olmaktan kurtulamadı. MHP barajı aştı ama kan kaybettiği ortada. Bağımsız adaylar çoğaldı ve etkin bir muhalefet sergileyecek güce ulaştılar.
 
Türkiye bir kez daha, dört yıl, iktidar partisinin bilinen uygulamalarıyla, yalanlarıyla, dine verdiği ağırlıkla yönetilecek. Halkımız bunu istedi, başa gelen çekilir!
 
Ben şaşırdım ama pek çok insan şaşırmamış, bu sonucu bekliyormuş.
 
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 9.5 / 2 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Tuna Nehri’nin kıyısındaki demir ayakkabıların hikayesi
“Ya Hıristiyan veya ateistler haklıysa?"
'Deizmin yaygınlaşmasının sorumlusu siyasetçiler'
500 TL'ye 'noter onaylı' üniversite diploması!
Türkiye’de bir işçinin hayatının bedeli 6 bin lira!!!

Türkiye'de son seçim anketi açıklandı.
Gel de bu başkanın sözüne inan!
Başbakan seçilemeyen Paşinyan'dan genel grev çağrısı
Kaynak sorunundan bahseden hükümetten seçim atağı!
'Türkiye iş kazaları ve meslek hastalıklarında dünya 3'üncüsü, Avrupa 1'incisi'

Seçim ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarına etkisi ne olacak?
Türkiye'de Merkez Bankası, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a kulak asmadı
Türkiye'den 1.1 milyar dolar yerli sermaye kaçtı
6 sıfırlı lira daha güçlüymüş!
Büyük başarı : Dolarda hedef 1.97'ydi 3.92 oldu

ÇOCUK
Tek kullanımlık naylon poşetleri tüm mağazalarından kaldırıyor
Kadınlık hallerı, yaşanmışlıklar : Oğlum ölüyor galiba
Dünyanın en eski şişe mesajı Avustralya'daki kumsalda bulundu
Çocuk gelin sayısında utandıran birincilik

Türk Mitolojisinde Erlik Hanın Yeri Tasviri ve Kökeni
Nebil Özgentürk’ün gözünden: 11 dakikalik Aydin Boysan belgeseli
Robert kolej’de
İnsanlığın Karanlık Yüzü
Tarih ateizm’in insanlar için din kadar doğal olduğunu gösteriyor

Atatürk ve Hegel : İki aklın buluşma noktaları
Mutluluk mu dedi biri…
Umut: Canlanan ve Canlandıran Yaşam Enerjisi
Bilmeden İdeolojikleşmeye
Özgürlük Sorumlulukla - Zorunluluk Sınırla

Yağma ve talanın süresi 49 yıla çıktı
Mercan kayalıkları için 400 milyon dolar
Dünya’nın 6.kitlesel yokoluş olayının eşiğinde
Bu banklar havadaki kiri küçük bir ormandan daha fazla çekiyor
20 yıl sonra Türkiye …!

Kripto para üretiyor olabilirsiniz!
Milyonlarca kişi cep telefonu ile tehlikede!
'Milyonlarca insanın kişisel verileri, ticari ve siyasi amaçla kullanıldı'
Güneş küresi icat edildi!
Robotlar işinizi elinizden alacak mı?

50.000 yıl önce Avustralya’ya ulaşan ilk insanlar gemilerle geldi
Yaratıcı olmak şizofreni riskinizi yüzde 90 arttırıyor
İnsanlar niçin et yemeye başladılar?
DNA’mızın ne ırkı var, ne de milliyeti
Avustralyalı Aborijinler, bilinmeyen bir “insan” türünün DNA'sını taşıyorlar.

15 yılda 20.447 işçi “iş kazalarında” can verdi
Türkiye basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 157. sıraya geriledi
AB Komisyonu'ndan tüm zamanların en olumsuz Türkiye raporu...
İslam’da hile: Yeter ki kitaba uydur!
Türkiye'yi kanser eden ürünleri devlet gizledi!

Firavunlar ölür firavunluk kalır
2018’de Mayıs 68
Kürt sorununu cesaretle biz çözeriz!
Her tasavvuf üstadı biraz Freudyendir
Gözaltındaki köle işçiler: Göçmenler

İşletme
Tırnak İçinde
Çatıda Çatlak
Edebiyat Notları, Mart - Nisan
HAD...

Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar
İpek Yolu'nun kalbi: Özbekistan
Osman Hamdi Bey.
Ahilik
Nogay Türklerinden Atasözleri


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar









Basa git